Türkiye’nin gündemi bu değil diyeceksiniz ama bu ülkede çok az gündeme gelen, toprağı, ağacı, suyu, bitkiyi rant için sattırmak istemeyen yollara düşmüş insanlar var. Sesleri nerdeyse hiç duyulmayan, anayasa tartışmalarına farklı bir boyut getirebilir miyiz diye kafa yoran, ilk kez ekolojik anayasa talebini ortaya koyan insanlar var. Çoğunluk ise çılgın projeleri, üçüncü köprüyü, iki yeni İstanbul’u, nükleer enerji santrallerini, her vadiye bir HES’i, çevreyi, doğayı hatta insanı yok sayan dizginlerinden boşanmış kalkınma faaliyetlerini konuşmayı daha çok seviyor. Ben, sevilmeyenlerden bahsedeyim.
Doğaya egemen olma, onu sınırsız bir kaynak gibi kullanma yaklaşımı üzerine kurulan kalkınmanın bugün dünyayı getirdiği nokta ortada. Ekosistemlere verilen zararlar iklim değişikliğine neden oldu, insanlık kendi eliyle yaratılmış felaketlerle mücadele etmek zorunda. Bunun böyle devam etmemesi için farklı bir yaklaşıma ihtiyaç var. Toplumun farklı kesimlerinin nasıl bir anayasa talep ettiği, uzun zamandır ülke gündemine getirilmiş olsa da, şimdi bir grup insan Türkiye’de yapılacak yeni anayasa için ilk kez “ekolojik anayasa” talebini literatüre sokmaya çalışıyor.
Diğer anayasa yazım heyetleriyle paylaşım
Girişimin amacı, yeni anayasanın doğayı bir hak öznesi olarak tanımasını sağlamak. Ekolojik Anayasa Girişimi, Türkiye’deki Yeşiller Partisi’nin öncülüğünde başlatılan bir hareket. Yeni anayasanın doğanın haklarına ve ekolojik ilkelere vurgu yapan sivil ve demokratik bir anayasa olması için tartışma başlatmak amacıyla kurulan girişimin akademisyen, hukukçu, politikacı ve gazeteci gibi farklı meslek gruplarından 40 kişilik bir Çağrıcı Grubu var. Grup, biri şubatta, diğeri geçen hafta olmak üzere iki çalıştay düzenledi ve önerilerini ortaya koydu. Bundan sonraki hedef, diğer anayasa çalışması yapan gruplarla irtibata geçmek. Bir sonraki adımda 12 haziran seçimlerinin ardından siyasi partilere Ekolojik Anayasa Girişimi metninin sunulması var. Değişik illerde çalışmanın anlatılarak, daha geniş kitlelerde farkındalık yaratılması da hedeflerden biri.
Ekolojik vatandaşlık
Mutabakat sağlanan görüşlerden bazıları şöyle: Yeni anayasa insan merkezli değil ekoloji merkezli olmalı. Anayasada insan, çıkarları ve geleceği doğadan ayrı ve bağımsız bir varlık gibi tanımlanmamalı, anayasa insanı tabiatın bir parçası olarak görmeli. İnsana saygı, çevreyi metalaştırma hakkını vermez. Hayvan hakları anayasal güvence altına alınmalı, hayvanlara yönelik suçlar ceza yasası kapsamında değerlendirilmeli. Vatandaşlık, doğaya zarar vermemek ve gelecek kuşaklar adına onun emanetçisi olmak anlayışına uygun olarak ekolojik sorumluluk çerçevesinde tanımlanmalı. Özel mülkiyet, hakların korunması gözetilerek, kamu yararı yanı sıra çevrenin korunması amacıyla da kısıtlanabilir. Çevre sorunlarının ulusal sınırlarla sınırlandırılamayacağı, küresel bir anlayışın zorunlu olduğu kabul edilmeli.
Ekoloji merkezli kamu yararı
Ekolojik anayasanın mutabakat metninde kamu yönetimi ilkelerine de geniş yer verilmiş. Oradaki ilkeler ise şöyle sıralanıyor: Yeni anayasa, bireylerin ve sivil toplumun çevre konularında bilgi edinme, karar mekanizmalarına katılma ve yargıya erişim haklarını garanti altına almalı. Kamu yönetimi, çevrenin ve doğal varlıkların kullanımında, yönetiminde ve muhafazasında doğal dengenin gözetilmesinden yükümlü olmalı. Yeni anayasada kamu yararı ilkeleri ekoloji merkezli bir bakış açısıyla yeniden tanımlanmalı. Ekosisteme kalıcı olarak zarar vermiş uygulamaların oluşturduğu doğal ve sosyal tahribatın belgelenmesi ve tazmini için tedbirler bir kamu sorumluluğudur. İklim değişikliği, çevre kirliliği ve doğa korumayla ilgili tüm uluslararası anlaşmalara taraf olunmalı ve anlaşma hükümleri iç hukuka aktarılmalı.
Metinde yer alan en önemli maddelerden biri ise şöyle ifade edilmiş: Sürdürülebilir kalkınma ilkesinin doğa korumacıları değil, doğayı tahrip eden şirket ve yönetimlerin elinde her kapıyı açan sihirli bir anahtar haline geldiği ve uygulamada her zaman kalkınma lehine kullanıldığı, bu kavramın hukuksal değil, ideolojik bir kavram olduğu dikkate alınmalı. Bu nedenle sürdürülebilir kalkınma kavramının yeni anayasada yer almasının önüne geçilmesi gerekir.
Dünyada Bolivya, Kenya, Ekvator gibi ülkeler dışında ekolojik anayasa konseptiyle hazırlanarak yürürlüğe konmuş anayasa yok. Ancak, bu konuda kabul görmüş birçok uluslararası bildirge ve sözleşme var. Bunların kaynak olarak kullanılması da metinde önerilen konulardan biri.
Avrupa’nın uzun süredir izlediği Yunan tragedyası kötüleşerek sürüyor. Küresel kriz döneminde Avrupa’nın ilk kurtarılan ülkesi unvanına sahip Yunanistan’ın durumu yeniden tartışma konusu. Avrupa ve Birliği ve IMF’in çabalarıyla 110 milyar avro finansal yardım yapılan Yunanistan’ın yeniden kurtarılması tartışmaları geçen hafta gündemden düşmedi. Yunanistan’ın kurtarma paketinin koşullarını karşılayamadığı yönünde çok ciddi şüpheler var. Üstelik, Yunanistan’ın 2012’de kendi başına borcunu çeviremeyeceğine de kesin gözüyle bakılıyor. Borcun yeniden yapılandırılması, AB ve IMF’ten ek yeni yardım istemesi ya da borcunu ödemesi için daha fazla süre verilmesi tartışılan görüşler arasında. Ülkenin borcunun yeniden yapılandırılmasının hem Yunanistan’a hem diğer Avro ülkelerine zarar vereceği ise en güçlü öngörü olarak ortaya çıkıyor. Yapılan hesaplamalara göre, Yunanistan 2013’e kadar 60 milyar avroya yakın kaynak bulmak zorunda.
Yunanistan’a ara dönem ziyareti gerçekleştiren AB ve IMF yetkilileri, Atina’da karşılaştıkları durumdan pek memnun değiller. Borçları yeniden yapılandırmanın Yunanistan için mucize getirmeyeceğini belirten IMF, ülkenin istemesi halinde, ek destek vereceklerini kaydediyor. Yunan hükümetinin bütçe performansını ölçen heyetin ilk izlenimi sıkıntıların sürdüğü şeklinde. Bir IMF yetkilisinin yaptığı açıklamalar sıkıntıyı ortaya koyuyor: “Bütçe gelir hedeflerinin tutmayacağına ilişkin endişe var. Daha fazla kesinti istenebilir.”
Rapor, Yunanistan’ın kullandığı yardımın 12 milyar avroluk yeni diliminin serbest bırakılması için kritik. IMF, Atina’nın geri ödemelerinin 7,5 yıldan 10 yıla çıkarılmasını istiyor. Almanya ise, Yunanistan’a yeni bir destek sağlanmadan önce Atina hükümetinin ödevlerini yerine getirip getirmediğine bakacak. Kurtarma paketini aldıktan bir yıl sonra borcunun sürdürülebilirliği sorgulanır hale gelen Yunanistan, gözden geçirme ziyaretinde olumlu izlenim bırakırsa –ki zor görünüyor- AB’den ikinci kez yardım alabilir.
Özelleştirmeler birinci öncelik
Gelinen noktada, özelleştirmeler mevcut durumun en hassas noktasını oluşturuyor. Şu anda Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun ajandasının ilk maddelerinden birini özelleştirme programının oluşturduğu belirtiliyor. Papandreu, sağlam bir özelleştirme planı için hazır olduklarını, bunun da kamu kesimine fayda sağlayacağını söyleyerek, “Başlangıçta özelleştirmeler bir öncelik değildi. Ancak, şimdi özelleştirme planı ajandanın bir numarası. Gerçekleştireceğimiz kalkınma projeleriyle borcumuzu ödeyeceğimiz konusunda güçlü olduğumuz göstereceğiz” diyor.
Bu arada, Papandreu, kendileri için son derece hassas olan bir konuya da açıklık getiriyor: “Bize ada ya da anıtları kefalet olarak verip vermeyeceğimizi sormak, bizi bir nevi aşağılamaktır. Bizim verdiğimiz sözler ve yaptıklarımız yeterli garanti olacaktır.”
Son dönemde gelir hedeflerini yakalayamayan Yunanistan’ın piyasaya 2012’de de dönemeyeceği belirtiliyor. Yunanistan, ikinci bir paket üzerinde uzlaşırsa bunun şartlarının çok sert olacağı kaydediliyor. Avro Bölgesi yetkilileri gelecek hafta Yunanistan krizini görüşecek.
Yeni en zayıf halka Güney Kıbrıs
Yunanistan’ın ardından İspanya, Portekiz, İrlanda Avrupa’nın en zayıf halkaları olarak sıralandı. Gözden kaçan bir ülke var ki, o da Güney Kıbrıs. Çok ciddi ticari denge açığı yaşanan ülkede, hem ihracat hem de ithalat gerilemiş durumda. Güney Kıbrıs’ın bankacılık sistemini kurtaracak finansal kaynaklar bulamaması, Yunanistan’ın yardım yapamayacak durumda olması Güney Kıbrıs’taki ekonomik krizi tetikliyor. İşsizlik oranı yüzde 8, bütçe açığı 400 milyon avro civarında, 892 bin nüfuslu ülkede kamuda çalıştırılan personel sayısı 70 bin 429. Geçtiğimiz günlerde Güney Kıbrıs Merkez Bankası Başkanı Athanasios Orfanidis’in dayanamayıp, geçmişte Yunanistan’ın yaptığı gibi Güney Kıbrıs Maliyesi’nin de rakamlarda sahtekârlık yaparak AB’yi kandırmasını dile getirmesi, Merkez Bankası ile hükümeti karşı karşıya getirdi. İflas kapıda, iflas etmemesi için AB’nin diğerlerine yaptığı gibi Güney Kıbrıs’a da mali yardımda bulunması gerekiyor. Öte yandan, ülkenin devlet tahvillerinin de dünya piyasalarında hiç itibar görmediği de konuşulanlar arasında.
Küresel krizin ardından gelişmiş ekonomilerin toparlanmadaki zorlukları, özellikle finansal sektörü yeniden ayağa kaldırmakta yaşadıkları sorunlar Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’den oluşan BRIC ülkelerini göz bebeği yaptı. BRIC kelimesini dünya finans jargonuna 2001 yılında Goldman Sachs kazandırmıştı. BRIC ülkelerinin son 10 yılda gösterdikleri dinamik büyümenin ardından Türkiye’nin bu gruba dâhil edilip edilmeyeceği tartışılıyordu. Hatta kimileri, hiçbir farklı anlama gelmese de, TBRIC diye bir kısaltma bile uydurmuştu. Sonunda Türkiye BRIC’e değil misk kedisi anlamına gelen CIVET’e dâhil edildi. Güney Afrika da BRIC’i çoğul hale getirdi: BRICS! Geleneksel ekonomik güç merkezleri olan Avrupa ve ABD’den güç kayması devam ederken, BRICS ile birlikte gelecek 10 yıla CIVET ülkelerinin damga vuracağından bahsedilmeye başladı. CIVET, BRIC’e göre daha riskli ancak pazar dinamikleri açısından cazip.
Dünya ekonomisinin Misk kedileri
CIVET ülkeleri arasında Kolombiya, Endonezya, Vietnam, Mısır ve Türkiye yer alıyor. CIVET içinde yer almak için gerekli şartlar arasında, büyümeyi ve harcamayı destekleyecek (vasıflı!) genç nüfus, kredi kanallarının destekleyecek düşük borç yükü, istihdam imkânları ve uzun soluklu büyüme yaratacak çeşitlendirilmiş bir ekonomi, yüksek tasarrufları veya büyümeyi finanse edebilecek sermaye birikimi yer alıyor. Türkiye, bu kriterlerin büyük kısmını yerine getirebildiği için CIVET arasında sayılıyor. En önemli göstergelerden biri de, bu ülkelerin hepsinin yabancı yatırımcı çekme cazibesi. Gelişmekte olan ülkelerin bu yıl gelişmiş ülkelerden üç kat daha hızlı büyüyecekleri ve küresel toparlanmaya öncülük edecekleri de yine öngörüler arasında yer alıyor. Küresel ekonominin yeni gözdelerinden oluşan CIVET grubunun isim babası ise, dünyanın en büyük bankacılık gruplarından biri olan HSBC.
S&P’den CIVETS 60 Endeksi
Yapılan tahminlere göre, gelişmiş batılı ülkeler yavaş, BRICS ve CIVET ülkeleri daha hızlı büyüme gösterecek. Küresel büyümenin motoru, önce BRICS ardından CIVET ülkeleri olacak. Türkiye, genç nüfusu, düşük borçluluk oranı, çeşitlendirilmiş ekonomisi ve güçlü finansal sistemiyle grubun öne çıkan üyesi. Küresel ekonomik krize en iyi dayanan ve en az hasarla süreci yöneten bu ülkeler, geçen hafta ekonomi dünyasının iki önemli gazetesi hem Wall Street Journal hem de Financial Times’ın radarındaydı. Wall Street Journal, “Türkiye, yeni endeksin merkezi” derken, Financial Times, Standard&Poor’s’un geçen hafta açtığı CIVET 60 Endeksi’nin yüzde 21’ini oluşturarak kilit oyuncu olduğunu yazdı. Endeksin amacı, CIVET ekonomilerinin önemini uluslararası yatırımcılar için ne kadar arttığına dikkat çekmek. Ancak, ülkeler arasındaki siyasi farklılıklar göz ardı edilemeyecek düzeyde. Türkiye, grupta tek Avrupalı, AB ile üyelik müzakereleri sürdüren bir ülke iken, Vietnam otoriter bir rejimle yönetilen, Mısır ise halk ayaklanmaları sonrası reform aşamasında olup otoriterlikten kurtulmaya çalışan bir ülke.
Piyasaların Erdoğan endişesi
Ancak, Türk ekonomisine ilişkin tüm görüşler bu kadar olumlu değil. Türkiye ile ilgili bir analiz yayınlanan Economist dergisi, “Türkiye ekonomisi aşırı ısınıyor” derken, siyasi gelişmelere atıfta bulunarak, “Türkiye’de seçmenlerin bir kısmının hükümetin son dönemdeki baskıcı yöntemlerinden huzursuzluk duysa da, AKP’nin genel seçimlerde yine birinci parti olmasının beklendiğini” yazdı. Ekonomi, enflasyon ve cari açık rakamlarıyla uluslararası piyasalarda endişe uyandırırken, yaklaşan seçimlerin siyasi arenada yarattığı gerginlik de yakından takip ediliyor. Bu konuyla ilgili en çarpıcı, en değişik analizlerden birini geçtiğimiz günlerde Royal Bank of Scotland Group analisti Timothy Ash yaptı. Ash’in tespitleri şöyle: “Üçte iki çoğunluğu kazanmış bir AKP’nin tartışmalı bir Anayasa reformu dayatabileceğini, Türkiye’yi, bugünkünden de fazla gücü Başbakan, hatta “Başkan” Erdoğan’ın elinde toplayacak bir başkanlık sistemine doğru götürebilecek olduğunu gözlemleyen piyasalar genel itibariyle endişeli. Piyasaların tercihi statükonun muhafaza edilmesi yönünde.” Ekonomik göstergeler yıllardır AKP’nin güvendiği dağlar. 2007 seçimi gibi 2011 seçimini de ekonomik performansı sayesinde kazanacağı kabul görüyor. Bu performansın temellerinden birisi, dış piyasalarda Türkiye’nin itibarı. Ama yukarıdaki ihtiyatlı duruştan anlaşılıyor ki, dış piyasalar AKP garantisinin üstelik tek elde toplanacak daha fazla güç ve iktidar anlamına gelebilecek olmasına mesafeli. Bir nevi “AKP’ye evet, mutlakıyete hayır” demekteler.
Türkiye’de son dönemde büyüme ve kalkınma odaklı ekonomi modelinin bir unsuru olarak yapılmak istenen HES’ler, nükleer enerji santralleri gibi projelerle çevre ve ekoloji ile ilgili konulardan çokça söz edilir oldu. Biz henüz ‘Çernobil’den ders çıkarmıyoruz bari Fukushima’dan korkun’ diyorduk ki, karşımızda Başbakan’ın ismiyle müsemma çılgın projesi denilen devasa bir Kanal İstanbul projesi bulduk. Karadeniz ile Marmara Denizi arasına kanal açma üzerine kurulu proje, şüphesiz pek çok tartışmayı da beraberinde getiriyor. Karadeniz ile Marmara arasına açılacak bu kanal ile Panama gibi gemilere alternatif geçiş sağlanacakmış.
Çevre Etki Değerlendirme! O da ne?
Tahmin edeceğiniz gibi projeye çevrecilerle birlikte bilimadamlarının pek çok noktada itirazı var. Karadeniz ile Marmara arasında Boğaz’daki akıntılardan oluşan su akımından farklı olarak doğal dengeyi bozacağı ve farklı sorunlar ortaya çıkaracağı yönünde görüşler var. Üstelik sadece sudaki değişime yönelik değil, tüm ekosistemi etkileyebilecek bir olumsuzluktan bahsediliyor. Kanalın yapılması halinde, tuzluluk açısından yatay denge bozulacak, Karadeniz’in tuzluluğu azalacak ve tatlı su gölü haline gelecek. Mevcut fauna ve flora yapısı yokolacak. Havzadan su çıkışı artacağı için havza kendisine su taşıyan nehirlerden daha fazla su isteyecek. Havzaya su taşıyan nehirlerin su seviyeleri azalacak, hatta kurumaları söz konusu olacak. Hacettepe Üniversitesi’nden Cemal Saydam hocanın görüşü konuyu gayet iyi özetliyor ve şöyle anlatıyor: “Süveyş Kanalı’nın iki tarafındaki denizdeki tuzluluk oranı birbirine yakın ve Süveyş Kanalı bu iki denizin tuzluluk oranlarını bozmaz. Korent ve Panama Kanalları doğu-batı istikametinde olduğu için her iki yakadaki deniz suyu tuzluluğu eşit ve bu kanallar tuzluluk açısından bu denizlere etki yapmaz. Karadeniz’in tuzluluk oranı yüzde 0,19 iken Marmara’nın tuzluluk oranı yüzde 0,38. İstanbul Boğazı’nın derinliği yeterli olduğu için üstten az tuzlu su güneye giderken, alttan çok tuzlu su kuzeye gidiyor ve denge bozulmuyor. 25 metre derinlikte bir kanal yapılacağı için üstten kuzey güney istikametinde az tuzlu su yine akacak ama alttan çok tuzlu su kuzeye akamayacak. Bu durumda havzadan net az tuzlu su çıkışı olacak. Net çok tuzlu su girişi de azalacağı gibi Karadeniz’in tuzluluk oranı uzun vadede gittikçe azalacak. Bu da suyun kaldırma gücünü olumsuz etkileyecek ve hatta 300 bin dwt’luk tankerler artık yeterli su kaldırma kuvveti olmayacağı için geçemeyecekler.” Saydam’ın konuyla ilgili açıklamalarını okuyunca, proje hazırlanırken bilimadamları bunları bilmiyor olabilir mi sorusu akla geliyor ki, bilmemeleri imkânsız.
Sınır aşırı ÇED raporu gerekli
Bunlar işin özetle çevreyle ilgili boyutu. Bir de Karadeniz’e kıyısı olan diğer ülkelerle ilgili boyutu var. Türkiye dışında, Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya ve Gürcistan’ın da Karadeniz’e kıyısı var. Bu tip projeler sadece o projenin hayata geçtiği ülkeyi değil, Karadeniz’e kıyısı olan tüm ülkeleri ilgilendiriyor. Projeyle ilgili bir ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) analizi yapılması halinde, projenin etkilerinin sadece kanalın gerçekleştirileceği Karadeniz ve Marmara kıyılarını değil, Karadeniz’e kıyısı olan tüm ülkeleri ilgilendirdiğini de hesaplamak lazım. Üstelik Karadeniz’e kıyısı olan bu ülkelerin ikisi Avrupa Birliği üyesi. Yani, Türkiye’nin “bu bizim iç işimiz, uluslararası boyutu yok, size mi soracağız” demek gibi bir durumu yok. Her ne kadar hükümet, 3’üncü köprü, Akkuyu ve Sinop Nükleer Santralleri, Ilısu Barajı gibi büyük projeleri ÇED’den muaf tutma uyanıklığını gösterse de, Kanal İstanbul gibi bir proje için sınır aşırı ÇED hazırlanması gerekiyor. Bağımsız uzmanlar tarafından hazırlanan raporların ortaya çıkması yıllarca sürerken, genel olarak ÇED raporunun finansmanını da projeyi yapmak isteyen ülke ödüyor.
Hesap verebilirlilik önemli
Böyle bir projeye hazırlanacak ÇED raporunun maliyetinin de milyon dolarlar mertebesinde olduğu belirtiliyor. Çok farklı parametre gözetileceği için raporun olumsuz çıkma olasılığı da hesaba katıldığında, bu maliyetli işe ödenecek paranın çöpe atılacağını söylemek yanlış olmaz. Kanal İstanbul için böyle bir raporun sonucunun ne olacağını kestirmek zor değil, birkaç gündür bu konuda uzmanların söyledikleri ortada. Böyle durumlarda Avrupa ne yapıyor diye bakıldığında, hem büyüklük, hem de birden fazla ülkeyi ilgilendirmesi sebebiyle Manş Tüneli’nin yapımı akla geliyor. İlginçtir, Manş Tüneli için hazırlanan ÇED raporu, proje sahiplerinin projenin çevre üzerindeki etkileri konusunda hesap verebilirliklerinin aracı haline getirilmiş. Yani ÇED bulguları, çevreye gelebilecek zararlar konusunda proje sahibini sorumlu tutmuş. Tünelin yapılacağı dönemde ÇED raporu çok önemli bir rol oynamış.
Manş Tüneli’ndeki etki analizi
Hatta Avrupa Komisyonu, ÇED raporlarında projenin vatandaşlar üzerinde direkt, ikincil veya kümülatif, kısa, orta ve uzun vadeli, kalıcı veya geçici, pozitif veya negatif sonuçlarının değerlendirilmesini istemiş. Bağımsız çevre uzmanları tarafından yapılan 46 tavsiyenin 42’si Manş Tüneli’nin kurucu anlaşmasına girmiş. Bunların arasında topografya, yeraltı suları, hidrojeoloji, toprak kalitesi ve tarım, karasal ekoloji, kıyısal hidrografi, deniz ekosistemi ve balıkçılık, arkeoloji, mimari miras, yerleşim, elektrik altyapısı ve telekomünikasyon, su ve gaz altyapısı, enerji tüketimi, dizayn ilkeleri ve görsel etki, ulaşım ağı, gürültü ve titreşim emisyon ve kalıntıları, hava, su ve atık emisyon ve kalıntıları başlıklarından oluşan 18 ayrı etki analizi yapılmış.
Çılgınların böyle “lüzumsuz” konularla işi olmaz ama bu defa kaçış yok.
Türkiye, fosfat kaynakları ve rezerv büyüklüğü açısından dünyada 12. sırada yer alıyor. Dünyada 16 milyar ton fosfat kayası rezervi var. Bunun yüzde 36’sı Fas ve Batı Sahra’da, yüzde 23’ü ise Çin’de. Dünya fosfat üretimi 1999’da 147 milyon tonken, 2009’da 178 milyon ton seviyesine yükselmiş. Tüketim de buna paralel bir seyir izliyor. Yıllık yüzde 3’lük artış öngörülüyor. Türkiye’deki rakamlara bakacak olursak şöyle: Fosfat rezervinin 500 milyon ton civarında olduğu belirtiliyor ve bu rezervin yüzde 80’lik kısmını sadece Mardin’in Mazıdağı İlçesi’ndeki yataklar kapsıyor.
Mazıdağı, hem kalitesi açısından yüksek bir değere sahip hem de Türkiye’nin en büyük fosfat kaynağı olma özelliğini taşıyor. Fosfat kayası, kimyevi gübre üretiminde en önemli hammadde. Mazıdağı Fosfat Tesisleri, Türkiye’deki en büyük fosfat hammadde kaynağına sahip olmasına rağmen üretim maliyetlerinin yüksek olması nedeniyle yıllardır verimli şekilde değerlendirilemiyor. Tesis, 1994’ten bu yana atıl durumda. Tesis, Özelleştirme İdaresi tarafından 2006 ve 2007’de iki kez ihaleye çıkarılmış ancak sonuç alınamamış.
Kapasiteye rağmen ithalat yapılıyor
2010 rakamlarına göre, Türkiye’nin yıllık fosfat kayası ihtiyacı 1,5 milyon ton. Ancak, Türkiye’nin fosfat ihtiyacının tamamı, daha ucuz olduğu için yıllardır ithal ediliyor. Yine 2010’da 180 milyon dolarlık fosfat ithalatı yapılmış. Gübre ve hammadde ithalatı için yapılan ithalat ise 1,5-2 milyar dolar seviyesinde. Son 10 yılda Türkiye’nin yıllık gübre tüketimi 5-5,5 milyon arasında. Diğer yandan, üretim kapasitesi ise 5,7 milyon ton. İhtiyaçtan fazla üretim kapasitesine sahip olmasına rağmen, ithalatın üretimden ucuz olmasının sağladığı avantajla üretimin neredeyse yarısı kullanılıyor, ayrıca ithalat önemli bir gelir kaybına neden oluyor.
Altı şirket ihalede teklif verdi
Tüm bu gelişmelerin ışığında Mazıdağı Fosfat Tesisleri’nin yeniden ekonomiye kazandırılması ve fosfat yataklarının değerlendirilmesi maksadıyla Özelleştirme İdaresi, mart ayında bir tesisin satışına yönelik bir ihale gerçekleştirdi. Dimin Madencilik San. ve Tic. AŞ, TMC Enerji Yatırımları San. ve Tic. AŞ, Konya Şeker San. ve Tic. AŞ, Eti Gümüş AŞ, Gemlik Gübre San. AŞ. ve GÜBRETAŞ olmak üzere altı şirket ihalede teklif verdi. Rekabet Kurulu da, ihaleye teklif veren altı firma ile ilgili değerlendirmesini yaparak 15 nisanda, bu şirketlerden herhangi birinin Mazıdağı Fosfat Tesisleri’ni devralmasının rekabet açısından sorun yaratmayacağını açıkladı.
Teklif sahiplerinden Tarım Kredi Kooperatifleri Merkez Birliği’nin çoğunluk hissesine sahip olduğu GÜBRETAŞ, birkaç yıl önce İran’ın en büyük petrokimya tesisi Razi Petrochemical şirketini satın almıştı. Fortune dergisinin geçen ekimde yayımladığı bir araştırmaya göre, “Türkiye’nin en hızlı büyüyen şirketi” olan GÜBRETAŞ’ın pazar payı yüzde 28,5. Bağlı olduğu Birlik, 1,3 milyon çiftçinin ortaklığı ile faaliyette.
DİKA’dan dört alternatif
Geçen yıl DİKA (Dicle Kalkınma Ajansı) tesislerin ekonomiye kazanımı için kapsamlı bir fizibilite çalışması yapmış. Rapora göre, fosfat kayalarının öğütülerek Doğu Karadeniz’deki asidik topraklarda doğrudan kullanımı, fosfatın kanatlı hayvan yemi olarak kullanımı, organik tarımda değerlendirilmesi ve fosforik asit üretimi ile gübre fabrikası kurulması olmak üzere dört alternatif öne çıkmış. Bu demek oluyor ki, Mazıdağı fosfatını hiçbir işleme tabi tutmadan tarımda kullanmak mümkün. Yine, bölgede bir gübre fabrikası kurulmasının da ekonomiye getireceği katkı ortada. Tesislerin bölgedeki tarım ve hayvancılıkla entegre edilmesi de önemli bir alternatif olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, tesislere sahip olacak taliplerden biri, Türkiye’nin en büyük fosfat rezervine de sahip olacak. Bir anlamda şirket sektördeki pozisyonu itibariyle ‘tekel’ konumuna gelecek. Hem tesis verimli şekilde bölge ekonomisine kazandırılmış olacak, hem de sermayenin yurtdışına çıkışı engellenecek. Çiftçi, ucuz hammadde kullanacak, tarım ürünlerinin fiyatları da makul seviyelere inebilecek. Sektöre hem stratejik hem de ticari olarak yeni bir vizyon kazandırması beklenen bu ihaleyle şüphesiz, bölgedeki istihdama sağlanacak katkı da en önemli kazanımlardan biri olacak.
Çernobil’in 25. yılında Nükleere Hayır Yürüyüşü
Çevre, doğal yaşam ve kültür, iktidarların ve şirketlerin saldırısı altında. İnsanın doymak bilmez hırsıyla, Anadolu’nun dereleri HES’lerle şirketlere satılıyor, ormanlar, tarım ve SİT alanları hoyratça kullanılıyor, Çernobil’in etkileri sürerken, Fukuşima ile sarsılırken nükleer inadı devam ediyor. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Türkiye’de çevre bilincinin oluşması için çalışanların emeklerinin boşa gitmediğini ve yaygınlaştığını görmek gurur verici. Hükümet, nükleer santral konusunda tartışmaya bile gerek görmeden, yanı başından geçen Ecemiş Fay Hattı’na rağmen santralı yapmakta son derece kararlı. Japonya’daki felaketin boyutlarının dünyaya maliyetinin tam ne olacağını hâlâ kimse kestiremiyor. Greenpeace Akdeniz’in derlediği rakamlara göre, Japonya’daki nükleer kazanın TEPCO şirketine maliyeti 130 milyar dolar. Avrupa Radyasyon Risk Komitesi (ECCR) raporlarına göre, bölgede 200 bin kişi kanser riski altında. En az 25 ülke Japonya’dan ithal edilen zirai ve diğer gıda ürünlerine yasak getirdi. Bu karar, bölgedeki geçim kaynaklarını on yıllarca etkileyecek. Japon Nükleer Ajansı, 10 bin 500 ton radyoaktif suyun, Pasifik Denizi’ne boşaltıldığını doğruladı. Denizde yapılan ölçümlerde yasal sınırın 10 bin kat üzerinde radyoaktif iyot-131 tesbit edildi.
Nükleer karşıtları uyumayacak
17 nisanda Mersin’de Akkuyu’ya karşı insan zinciri ile başlayan çevre hareketleri, dün Ankara Kuğulu Park’ta nükleer karşıtı eylemle devam etti. Nükleer karşıtı eylem zinciri bugün İstanbul’da yapılacak, saat 12:00’de Kadıköy’de büyük bir miting düzenlenecek. Ardından, Çernobil’in 25. yıl anması için 26 nisanda İstanbul Galatasaray’da Greenpeace, Küresel Eylem Grubu ve Yeşiller olarak bir etkinlik gerçekleştirilecek. Bu arada, nükleer karşıtları nerede olurlarsa olsunlar Çernobil’in 25. yılı nedeniyle 25 nisan saat 09:00’dan 26 nisan saat 10:00’a kadar 25 saat uyumayacak. Nükleere karşı olmak için bir Çernobil yeter de artar, Fukuşima’ya gerek yoktu. Nükleer karşıtları yeni doğa ihanetleri olmasın diye uyumayacak.
Huffington Post, bilmeyenler için bu yılın şubat ayında AOL tarafından 315 milyon dolara satın alınmasıyla dikkat çekmiş bir internet sitesi. Ekonomi ve siyaset dünyasında ses getiren haberler yapan bu site, hızla ünlendi ve internet gazeteciliğinde yeni bir örnek oluşturdu. Time Warner’dan 2009’da ayrılan internet portalı AOL’in, Amerikan internet gazetesi Huffington Post birleşmesi, yeni medyanın kazandığı gücü açıkça ortaya koyuyor. AOL, küresel krizle birlikte 2010’da yüzde 26 oranında azalarak 2.4 milyar dolar olarak gerçekleşen cirosunu, bu yeni birleşmenin inşası ve yeniden yapılandırılması için kullanacak. Bu satın alma aynı zamanda, ABD’de bir internet blog sitesinin ne kadar büyük karlar sağlayabildiğini kanıtlayan ender girişimlerden biri. Huffington Post, ayda ortalama 25 milyon kullanıcı tarafından ziyaret ediliyor. ABD makamlarının bu satışa onay vermesinin ardından, yılın ikinci yarısında satışın resmileşmesi bekleniyor.
Bloggerlar dava açtı
Tüm bu başarının arkasında ise bir kadın var, Arianna Huffington. Huffington Post’un AOL ailesine katılmasıyla birlikte AOL Başkanı Tim Armstrong, bünyelerindeki yeni medya oluşumunun başına Arianna Huffington’ı getirdi. Satış bu kadar ses getirince, binlerce gönüllü yazarın içerik sağladığı sitenin hissedarlarları ve blogçuları, satıştan kendilerine pay verilmemesini “köleliğe” benzeterek, 105 milyon dolarlık tazminat davası açtı. Süreç nasıl işleyecek hep birlikte göreceğiz.
Ekimde İstanbul’a geliyor
Dünyanın en güçlü kadınları arasında gösterilen Arianna Huffington, kazandığı bu deneyimleri çeşitli platformlarda paylaşıyor. Bu etkinliklerden biri de yakında Türkiye’de yapılacak. Huffington, dijital pazarlama alanının uzmanlarını biraraya getirecek 13 ekimde Digital Age tarafından düzenlenen Digital Age Konferansı’nın konuğu olacak. Huffington’ın konuşmacı olarak gelmek için yüklü miktarda para istediği belirtiliyor. Huffinton’ı dinlemek için gelecek katılımcı sayısının yüksek olacağı kesin.
Siyasette başarısız olunca...
Peki kim bu Arianna Huffington? 61 yaşındaki Huffington, Atina doğumlu, İngiltere’de büyümüş. Daha sonra New York’a taşınmış, 80’li yıllarda Cumhuriyetçi Michael Huffington ile evlenmiş. Bu evlilik sayesinde ABD’nin siyasi ve zengin elit tabakası ile yakın ilişkiler kurmuş. Kitap yazmış, çeşitli televizyon programlarına yorumcu olarak katılmış, bir dönem gazetedeki köşesinde siyasi değerlendirmeleri ile önemli bir okur kitlesi kazanmış. İlerleyen zamanlarda kocasının aksine 2003’te California’da Demokrat Parti’den siyasete girme denemesinde bulunmuş. Seçimi Cumhuriyet Partili Arnold Schwarzenegger’e karşı kaybetmiş. Aslında, siyasette kaybetmiş olması Huffington’ın hayatının dönüm noktası olmuş. 2005’te girişimci ve gazeteci Kenneth Lerer ile birlikte 1 milyon dolar yatırımla Huffington Post adlı online haber sitesini kurdu. Site ilk dönemlerde diğer haber sitelerine link vererek ya da o haber sitelerini kaynak göstererek yayıncılık yapmış. Haberden ziyade yorumu, yazarın kişisel bakışını öne çıkarmış. Huffington, bu arada kişisel ilişkilerini de kullanarak, siyaset, ekonomi ve eğlence dünyasından pek çok ünlü ismi sitesinin yazarları arasına katıyor. Barack Obama, Hillary Clinton, Bill Gates, George Clooney, Madonna ve Donna Karan’ın da aralarında bulunduğu birbirinden ünlü isimler Huffington Post’ta yazmaya başladı. Hatta, birkaç yıllık bir genç bir site olmasına rağmen birçok büyük gazetenin köşe yazarını bünyesine katma başarısı gösterdi.
Farklı bir iş modeli yarattı
Ardından, binlerce blog yazarıyla içerik ortaklığı anlaşması yaptı. Arianna Huffington, bir zaman sonra “Blogger Queen” yani Blogger Kraliçesi olarak anılmaya başlandı. Son yıllarda haber merkezini güçlendirdi, çalışan sayısı 200’ü geçti. İçeriğini ücretsiz sunan Huffington Post, gelirini reklamlardan elde etti. Aylık 25 milyon ziyaretçi sayısı ile pek çok gazeteyi ve haber sitesini solladı. Bu rakamlar, okuyucu yorumlarının sayılarına yansıyor, bazı yazılara binlerce yorum yapılması dikkat çekiyor. Tabi, tüm bu avantajları ve girişimci yönü, büyük grupların ilgisini kısa sürede çekmesine yetti de arttı bile. Ardından AOL ile birleşme kaçınılmaz hale geldi, 315 milyon dolarlık satış rakamıyla internet sitesiyle nasıl para kazanılabileceğinin ve kadın girişimciliğinin en önemli örneklerinden biri oldu. 60’lı yaşlarının başında gelen bu şöhret ve büyük başarının sırrını, hem de bize yakın bir kültürden gelen Atinalı Arianna Huffington’dan dinlemek epeyce ilginç olsa gerek.
Kuzey Kıbrıs’ta Sendikal Platform, 28 Ocak ve 2 Mart’taki Toplumsal Varoluş mitinglerinin ardından geçen hafta da Cumhuriyet Meclisi’nin önünde bir miting yaptı. Mitingin Türk medyasına yansıyan kısmında mesele, katılımcıların Türkiye aleyhine açtığı pankartlar, pankartlara polisin müdahalesi ve çıkan arbede olarak yer aldı. Bu miting, daha önce yapılan iki mitingden bazı sebeplerle farklıydı. O ayrıntılar nedir diye bakarsak, durum şöyle izah edilebilir.
Daha önce yapılan mitinglerde KKTC’deki sendikalar ve siyasi partiler birlikte hareket etmiş, Türkiye’nin dayattığı ekonomik önlem paketini sorgusuz sualsiz uygulamaya koyulan UBP Hükümeti’ni protesto etmişti. Ancak, 2 Mart’ta yapılan mitingin ardından yaşanan süreçte aralarında CTP, TDP ve DP’nin bulunduğu siyasi partilerle sendikaların arası açıldı, bir manada Sendikal Platform çöktü.
Sebep, tamamen liderliği ve gücü kimin elinde tutacağı meselesi. Sendikalar, sürecin başını çekmek isterken, siyasi partiler bu süreci “Türkiye ile kavga etmeden” götürmek niyetinde.
Siyasi partiler eyleme katılmadı
Bu sebeplerden siyasi partiler 7 Nisan’da yapılan eyleme katılmayacaklarını açıkladı. 7 Nisan’daki eyleme sadece sendikalarla marjinal gruplar katıldı. Meclis önünde yapılan eyleme polis sert biçimde müdahale etti. Bu arada, sendikacılar CTP ve TDP yöneticilerine karşı sözlü ve fiili saldırıda bulundu. CTP Milletvekili Ömer Kalyoncu, bir grup eylemci tarafından tartaklandı ve hatta sözlü saldırıya maruz kaldı.
Ayrı düştükleri noktalar
Sendikal Platform’un tamamen Türkiye karşıtı bir dil kullanıyor olmasından ve sürecin bunun üzerine kurulmasından siyasi partiler rahatsız. Argümanları, “Türkiye, bu ekonomik önlem paketini dayatıyor ama UBP Hükümeti de bu paketi kabul etti. Dolayısıyla tavır, Türkiye’ye değil, KKTC Hükümeti’ne olmalı” şeklinde. Partiler, her durumda Türkiye ile çalışmak zorunda olduklarını bildiklerinden, süreci doğru yönetip bazı durumları ‘sineye çekme’ taraftarı.
Siyasi partilerin bugüne kadar tavrı, sürecin birlikte oluşturulacak bir platform tarafından ve somut çözüm önerilerinin de geliştirilerek yönetilmesinden yana oldu. Mesela, karşı çıkılan uygulamalarla ilgili alternatiflerin geliştirilmesine yönelik bir tür komisyon çalışması gerçekleştirilmesi önerisi getirdiler. Ada’daki kaynaklar, sendikaların son derece sabırsız ve sürecin öncülüğü konusunda ısrarcı davrandıkları şeklinde görüş bildiriyor. Ekonomik paketin derhal çekilmesi ve Türkiye’nin Ada’ya müdahalesine son verilmesi talepleri, sendikacılar tarafından ileri sürülüyor.
UBP odaklı muhalefet
Buna karşılık, siyasi partiler bu kadar sert bir çatışma yerine çözüm önerilerini de oluşturduktan sonra tepkilerin Türkiye odaklı değil, UBP Hükümeti odaklı geliştirilmesini öneriyor. İşte mesele tam da burada düğümleniyor. Sendikalarla siyasi partiler arasındaki bu söylem ve tavır farklılığının, süreci bundan sonra daha da sertleştireceği görüşü hakim. Sendikalarla siyasi partiler arasındaki bu derin görüş farklılığının UBP Hükümeti’nin elini güçlendireceği de güçlü bir olasılık. Öte yandan, 5 Haziran’da yapılacak Kurultay’a hazırlanan CTP de, pozisyon belirlemeye çalışıyor. Muhalefeti yönlendirmek ve UBP Hükümeti’nin icraatlarını hedef almak niyetinde.
CTP-TDP’den ortak etkinlik
Bu arada, CTP ile TDP, 24 Nisan’da ortak etkinlik düzenleme kararı aldı. Partiler, Federal Birleşik Kıbrıs’ın onaya sunulduğu ve Kıbrıs Türk halkının büyük oranda evet dediği 24 Nisan referandumu iradesine dikkat çekmek amacıyla 24 Nisan’da ortak etkinlik düzenleyecek. UBP Hükümeti’nin hiçbir konuda çare üretemediği ve halktan gelen tüm tepkilere kulak kapattığı tespitinde bulunan bu iki parti, etkinlikte ‘kendi kendilerini yönetmek isteğiyle kendi yurdunda söz sahibi olmak’ noktasına dikkat çekecek. Konuyla ilgili partiler pazartesi günü bir basın açıklaması yapacak. Çözüm iradesi yeniden yansıtılacak ve sendikalara ‘bizsiz bu süreç olmaz’ mesajı verilecek. Mitingin geniş katılımlı bir meydan mitingi olması planlanıyor. Tüm bu gelişmelerin ışığında Kuzey Kıbrıs’ta gündemin ve havaların eşzamanlı ısınacağı kesin.
Geçen hafta, İstanbul Ticaret Odası’nın işadamlarına Balkanlar’daki yatırım ve işbirliği fırsatlarını tanıtmak amacıyla başlattığı girişimin Arnavutluk ayağına katıldım. 50 yıl komünist rejim, ardından baskıcı bir sistemle yönetilen ve dünyayla ilişkisi kesilen Arnavutluk, çok partili demokratik sisteme 20 yıl önce geçmiş bir ülke olarak ekonomik anlamda pek çok şeye ihtiyaç duyuyor. Son sayıma göre 4 milyon 100 binlik nüfusa sahip ülkenin yüzde 70’i, çoğu Bektaşi olmak üzere Müslüman ve yüzde 30’u Hristiyan (yüzde 20 Ortodoks-yüzde 10 Katolik). Avrupa Birliği’nde serbest dolaşım hakkına sahip. Akla gelebilecek her türlü sanayi yatırımına, altyapı projelerine, konut, alışveriş merkezi gibi müteahhitlik işlerine fazlasıyla ihtiyaç var. Ülkede kamu harcamalarının son altı yılda yüzde 70’i karayolları için harcanmış. Bu harcamalar daha dört yıl sürecek. Hem hükümet hem işadamları Türklerle iş yapma konusunda istekliler. Türkiye, bu yeni gelişen ülkeden çok yüksek pay alabilir. Komşusu Yunanistan, daha çok ülkedeki bankacılık ve telekom sektörünü elinde tuttuğundan diğer alanlarda açık var.
Vergi sıralamasında 3’üncü
Arnavutluk’ta hükümet, gelecek altı ayda ihale edilmek üzere gündemine çok önemli ve büyük özelleştirmeler almış. Özelleştirmelerle bu pazara girmiş ve hala faaliyetlerini sürdüren pek çok örnek mevcut. Çalık Grubu, özelleştirmeden aldığı Albtelekom’la şu anda Eagle Mobile adıyla ülkede hizmet veriyor. Dört GSM operatörü arasında 3’üncü sırada olan Eagle, en hızlı gelişimi gösteren operatör. Çalık Grubu’nun BKT adlı bir de bankası var. Yine Arnavutluk’un milli havayolu şirketi Albanian Air’i özelleştirmeden Türk Evsen Group satın aldı. Şu anda Arnavutluk’un en yüksek vergi verenler listesinde ilk iki sıradaki kamu şirketlerinin ardından 3’üncü sırada yer alan Kürüm Holding, özelleştirilen demir çelik fabrikalarını satın alarak bu ülkeye girmiş. Kürüm Holding’in Arnavutluk’taki Genel Koordinatörü Zeki Kaya, 160 milyon avro yatırım yaptıkları fabrikanın piyasa değerinin 800 milyon dolar olduğunu, teklifler geldiğini ancak satmadıklarını söylüyor. Şimdi, Çinlilerle krom ve metalürji işine girdiklerini anlatan Kaya, ülkedeki ikinci en büyük krom rezervine sahip olduklarına dikkat çekiyor. Ekin Madencilik’in de bakır madenleri, Altınbaş Holding’in de Alpet markalı benzin istasyonları mevcut.
Özelleştirme programı çok yüklü
Hükümetin programına aldığı şirketler arasında neler yok ki? Petrol şirketi AlPetrol, sigorta şirketi Insic, demiryolları, elektrik dağıtımı, madenler, limanlar sadece birkaçı. 2 milyar tonluk karasal petrol rezervine sahip Arnavutluk’ta bu alanla birlikte doğalgaz taşıma işine talip aranıyor. Seranda, Lora ve Şencin limanları özelleştirilecek. Dört adet HES’in özelleştirmesi uluslararası ihaleyle yapılacak. Ülkenin elektriğinin yüzde 98’i HES’lerden karşılanıyor. Ülkenin su kaynaklarının sadece yüzde 40’ı işletiliyor. Drin Irmağı üzerine kamu-özel sektör ortaklığıyla bir HES projesi yapılması planlanıyor. Tiran’daki Parlamento binası yeniden inşa edilecek. Ayrıca, atık toplama ve su arıtma gibi altyapı işleri için ihaleler açılacak.
Önemli bir gelişme de şu: Balkanlarda yatırımcının çekindiği sorunların başında, girişimcinin yatırım yaptığı arazinin, komünist rejim zamanında başkalarına ait olduğunun iddia edilmesi ve tapuyla ispatlanması halinde açılan davalarda, hükümetlerin birşey yapamaması geliyordu. Arnavutluk’ta hükümet bu sorunu da çözmüş.
Arnavutluk’un liman kenti Durres ile Kosova’yı birbirine bağlayan ve inşaatını ABD’li Bechtel ile Enka İnşaat’ın birlikte yaptığı otoyola gişe konacak. Bunun işletmesine de Türkler talip olabilir. Şimdi, 1 milyar avroya malolacak ve Durres kentini Makedonya’ya bağlayacak otoyolla tünel projesi yapılacak. Tiran Büyükelçisi Hasan Aşan, Durres Limanı’nın büyük önem taşıdığını, iş dünyasının Türkiye’den Durres’e Ro- Ro seferleri yapılmasını istediğini söylüyor.
Siyasi kriz büyüyecek mi?
Bu arada, 8 mayısta ülkede seçim var. 2009’da yapılan seçimlerde Demokrat Parti lideri ve halen Başbakan olan Sali Berişa, o dönem oy sandıklarında yolsuzluk yapmakla suçlanmıştı. Bu seçimlerde Avrupa’dan pek çok gözlemci gelecek. Buna karşılık muhalefetteki Sosyalist Parti, Meclis’i yasal bulmadığı gerekçesiyle Meclis’i sürekli boykot ediyor, Meclis’te karar alınamıyor. Sosyalist Parti Lideri Edi Rama, aynı zamanda Tiran Belediye Başkanı. İlginçtir, AB üyeliği yolunda mesafe katetmek hem Edi Rama’nın hem de Berişa’nın seçim vaadiymiş. Ama AB entegrasyonu için gereken reformlar Parlamento çokluğu olmadığı için sağlanamıyor. 8 mayıstaki seçim nasıl bir tablo ortaya koyacak ülkede merak konusu.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararından sonra ABD, İngiltere, Fransa ve Kanada gibi ülkelerin de aralarında bulunduğu koalisyon güçleri Libya’ya karşı fiilen savaş başlattı. Bu önemli kararın tartışılmaya başladığı ilk andan itibaren "Batılılar Libya'nın petrolünün peşinde" argümanını kullananların sayısı hiç az değil. Pek çok insan, Fransa, İngiltere ve ABD’nin Libya’nın petrol kaynaklarının peşinde olduğunu düşünüyor. Ancak, ülkenin ekonomisinin neredeyse tamamının petrol gelirlerine dayandığı Libya’da, Batılılar zaten petrol musluğunun başında. Bakalım petrol endüstrisinde kimler faal durumda?
35 şirketin 14’ü Avrupalı
Libya’nın petrol geliri ihracat gelirinin yüzde 98’ini, gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 25’ini oluşturuyor. Libya, tüm Afrika kıtasında ispatlanmış doğalgaz ve petrol rezervlerinin yüzde 45’ine yakın kısmına sahip. Yapılan hesaplamalara göre, Libya’nın 46 milyar varil petrol rezervi ve 1.5 trilyon metreküp doğalgazı var. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre, Libya normal dönemde günde 1.6 milyon varil petrol üretiyor, ürettiği petrolün yüzde 85’ini Avrupa’ya olmak üzere 1.49 milyon varilini ihraç ediyordu. İç karışıklık nedeniyle günlük üretim seviyesi 400 bin varile geriledi.
İhalesi yapılmış, yapılmakta olan ve imtiyazı alınmış petrol sahalarının sayısının 201 adet olduğu belirtiliyor. 35 tane yabancı petrol ve doğalgaz şirketi ülkede aktif durumda. Bunların 14’ü Avrupalı, 11’i Asya Pasifikli, altısı Kuzey Amerikalı, ikisi Rus, biri Kuzey Afrikalı ve biri de Güney Amerikalı. Bunlara çokuluslu petrol şirketlerinin yanı sıra çeşitli ülkelerin sahip olduğu milli petrol şirketleri de dahil. Halihazırda, Libya’daki petrolün yüzde 52’sini çokuluslu petrol şirketleri, yüzde 31’ini yabancı ülkelerin sahip olduğu milli petrol şirkeleri, yüzde 17’sini de bu iki grupta yer alan şirketlerin aralarında kurduğu ortaklıklar çıkarıyor.
Aslan payını İtalyan ENI alıyor
Libya’da şu anda 11 tane milli petrol şirketi faaliyette. Brezilya’lı Petrobras, Çinli CNPC, Hindistanlı ONGC, Endonezyalı Pertamina’nın da aralarında olduğu altı şirket Asya Pasifik bölgesinden. İkisi Avrupalı, Polonyalı Polish Oil&Gas ve Türkiye’den TPAO. Bir tanesi de dünya devi Rus Gazprom. Çin’in devlet şirketi CNPC’nin Libya’daki petrolün yüzde 10’unu ülkesine götürdüğü kaydediliyor. Cezayir’in Sonatrach adlı devlet şirketinin de küçük de olsa Libya’da faaliyeti var. Çokuluslu şirketlere gelirsek...
En önemli çokuluslu şirketler ENI, OMV, Repsol- YPF, ConocoPhilips, Hess, Marathon, Occidental ve Suncor olarak sıralanıyor. Aslan payını İtalyan ENI alıyor dersek yeridir, ülkedeki petrolün yüzde 25’inin ihracatını tek başına yapıyor. Bu şirketlerin dışında Total, BP, Wintershall, Shell, Woodside Petroleum gibi daha pek çok şirket adı saymak mümkün.
1 milyon 759 bin 540 kilometrekarelik yüzölçümüyle Afrika’nın dördüncü büyük ülkesi Libya’nın topraklarının yüzde 95’i çöl veya kurak araziden oluşuyor. Kuzeyde Akdeniz ve güneyde Ekvator Afrikası arasında bir kum denizine benzeyen ve çok eskiden de deniz olan Büyük Sahra Çölü’nün, yaklaşık 1300 kilometre uzunluğundaki büyük bir bölümü, Libya topraklarının tamamına yakın kısmını oluşturuyor. Peki petrol havzaları nerede?
Özellikle Sirte Körfezi’nin altından başlayarak doğu kısma doğru genişleyen ve Rimal’i de içine alan bölge, işte 35 şirketin ilgi odağındaki yer. Kaddafi’nin merkezi olan Batı Libya’nın Gharyan şehrinin batısına doğru olan bölge de, yine önemli bir petrol alanı olarak ilgi çekiyor. Yine bir diğer bilgiye göre, Libya’nın bilinen petrol rezervlerinin yüzde 80’i Kaddafi’nin kenti olan Sirte havzasında. İmtiyazlı sahalara bakıldığında, petrol kenti Res Lanuf’ta en büyük alanlar Waha Oil Co. konsorsiyumuna ait. Konsorsiyum ConocoPhilips, Marathon ve Hess şirketlerinden oluşuyor. Merkezi Tripoli’de bulunan ENI’nin hatırı sayılır sahalarının yanı sıra, Alman RWE, ABD’li ExxonMobil, Sarir kentinde de rezervlere sahip Rus Gazprom faaliyette. Zuetina’da büyük bir alan İngiliz- Hollanda ortaklığı Royal Dutch ve Shell’e verilmiş.
Sözün özü, süregelen askeri müdahaleyi "Emperyalist Batı, Libya'nın petrolü için savaşıyor" klişesiyle kolayca açıklarken Batı’nın ve aslında Türkiye dahil bütün dünyanın Libya’nın petrolüne çoktandır sahip olduğunu hatırda tutmak gerekiyor.
Türkiye’nin defalarca girişimde bulunduğu ve tam da Japonya’da yaşanan felaketle aynı döneme denk gelen nükleer santral kararlılığı, hem yurtiçinde hem uluslararası alanda büyük bir talihsizlik olarak görülüyor. Dünyanın gözü Japonya’daki Fukushima nükleer santraline çevrilmişken, Enerji Bakanı Taner Yıldız, “içimin rahat etmediği bir şeyin altına imza atmam” derken, Başbakan Erdoğan Mersin Akkuyu’da yapılacak nükleer santralden asla geri dönüş olmadığını ifade etti. Hatta, nükleer santral tehlikesine karşı “evde oturmak da riskli” dercesine, nükleer santral ile tüp karşılaştırması yaptı. Tartışmalara cuma günü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de katıldı, Türkiye’nin birden nükleer enerjiden vazgeçmesinin doğru olmadığını hatta Türkiye’nin nükleer için geç kalmış bir ülke olduğunu söyledi. Bizdeki nükleer felaket böyle... Biraz dünyadan örneklere bakalım.
Çernobil’den bugüne 800 kaza
Nükleer felakette ortaya çıkan radyasyon ve radyoaktif maddeler sadece “düştüğü yeri” yakmıyor. Nükleer enerji kazalarının geçmişine bakıldığında genellikle iki kazadan bahsedilir: Çernobil ve TMI (Three Mile Island). Dünyanın en feci nükleer kazası olarak tarihe geçen Çernobil’den yayılan radyasyonun İskoçya’ya kadar etkisini gösterdiği biliniyor. Sadece Çernobil’den bu yana irili ufaklı 800 tane kaza olduğu kayıtlara geçmiş bir veri. Nükleer kaza ve nükleer yakıt çubuklarının neredeyse eridiği son anda kurtarmalar, hemen tüm santrallerde olagelen hadiseler. Çernobil’den bu yana sadece ABD’de 200 adet son anda kurtarma vakası yaşanmış. Yine 2006’da İsveç’te meydana gelen bir kazada altı nükleer reaktörden dördü devre dışı kalmış. 2007’de Japonya’da yaşanan bir deprem sonrası nükleer enerji santralinde yangın çıkmış ve tesisin yedi reaktörü kapatılmış. O dönem 1200 litre kirlenmiş suyun denize karıştığından kaç kişinin haberi var? Örnekler muhtelif.
Bu duyarsızlık Japonlara hakaret
Dünyanın bu sıcak gündemini Greenpeace Akdeniz Direktörü Uygar Özesmi ile konuştuk. Özesmi, Başbakan’ın ve hükümetin duyarsızlığının, neredeyse herkese olan güvenini kaybetmiş Japonlara hakaret etmek anlamına geldiğini dile getiriyor ve şöyle devam ediyor: “Nükleer enerjinin karşısında olan çevre hareketleri, Japonya’da olanlar karşısında dehşete ve hüzne kapıldı. Bir şey yapılması için harekete geçti. Bizdeki politikacılar, verilen mesajlarla oradaki insanların ıstırabını görmezden gelerek, hâlâ uygulanan yanlış enerji politikaları nedeniyle evlerde kullanılan tüpü de küçümseyerek, orada kaybolan yaşamları hiçe saydılar. İşin insani boyutunu görmezden geldiler.”
Diretme yolunu tercih ettiler
Japonya, nükleer felaketi hâlâ bertaraf edebilmiş değil. Pek çok gelişmiş ve gelişmekte olan ülke önlemler alıyor, yeni güvenlik planları hazırlıyor. Dün gelen haberler, Fukushima bölgesinde üretilen gıdaların üretiminin yasaklandığı, Tokyo ve yakınlarındaki şebeke suyunda radyoaktif madde izleri bulunduğu yönündeydi. Peki dünyada bunlar olurken, bizde bu inat niye? Özesmi, bunu da şöyle açıklıyor: “Türkiye’deki çevre hareketleri nedeniyle daha önce nükleer santral yapımı iptal edildi. Halkın bunu yine engelleyeceğini bildikleri için dayatmacı üslup uyguluyorlar. Nükleere karşı Meclis’e 170 bin imza taşındı, bu daha önce nerede görülmüş? Cuma günü Greenpeace olarak başlattığımız imza kampanyası, bir günde 20 binden fazla imza aldı. Bu bakış açısıyla halkı dinlerlerse, olmayacak. İnsan fikrine yönelik saygılarının bir göstergesi bu. Hükümetin bu yanlıştan hâlâ dönme şansı var. İnsana değer verdiklerini göstermek için askıya aldıklarını söyleyebilirler. Bu gidişle halkın desteğini bu dayatmacı üslupla kaybedecekler.”
Özesmi’ye göre, nükleere yapılan her yatırım yenilenebilir enerji ve enerji geleceğinden çalmak demek. Avrupalı ülkeler nükleer enerji programlarını revize ediyor. Hem güneş, rüzgâr, jeotermal gibi yenilenebilir enerjinin payını arttırmaya hem de verimliliği yükseltmeye çalışıyor. Özesmi, mücadelelerinin nükleer kararı tamamen iptal edilene kadar süreceğini söylüyor: “Tehlikeli bir malzemeyle tehlikeli süreçlerle tehlikeli atıklar ortaya çıkararak enerji üretiyorsunuz. Bu süreçler işin içine dahil edildiğinde nükleer ucuz değil pahalı bir enerji. Zehirlenmiş toprakların, radyasyona maruz kalmış insanların bedeli nerede, rüzgâr, güneş vs santralinin bedeli nerede? İnsanı ve doğayı bu tartışmanın odağına koymak gerekiyor.”
Geçen yıl Enerji Bakanı Yıldız ile biraraya gelmelerinin üzerinden bir gelişme olmadığını kaydeden Özesmi, şöyle devam ediyor: “Bir yıl önce Bakan nükleerle yaşamaya hazırız demişti. Aynı cevabı şimdi Fukushima’nın 20 kilometre ilerisinde oradaki insanların gözünün içine bakarak söyleyebilir mi? O görüşmede, 2050’ye kadar Türkiye’nin enerji yol haritası raporunu sunduk. Nükleerle ilgili fikir ayrılığımız olsa da sizinle aynı düşünüyoruz, nasıl hayata geçirebiliriz diye bir heyet oluşturalım dedi. Ama heyet kurulmadığı gibi nükleere karşı eylem yapan 58 kişi yargılanıyor.”
Yani politikacılar bize diyor ki, Hasankeyf’siz, Allianoi’suz, ağaçsız, susuz bir Türkiye olabilir ama nükleersiz bir Türkiye asla olamaz. Nasıl olsa kıyamete daha çok var