Yaklaşan insan dalgası, iklim mültecileri

Ramazan ayı vesilesiyle tüm detaylarıyla Somali’deki açlık, kuraklık ve ölümle yoğrulan hayatların dramına tanık olduk. Bu hayatta kalabilme savaşının temelinde iklim değişikliği ve buna bağlı gelişmelerin büyük payının bulunduğunu görmek gerekiyor. Her yıl sayıları giderek artan oranlarda mülteci ve sığınmacı, ülkelerindeki başta siyasi sorunlar, iç çatışmalar ve insan hakları ihlallerinden kaçarak, daha güvenli bir yaşam özlemiyle bulundukları bölgelerden sınırları aşmaya çalışıyor. Artık mülteci kavramı sadece bunlarla ifade edilmiyor. Küresel iklim değişiklikleri, günümüzde mülteci kavramının tanımını da genişletmiş durumda. Küresel ısınmaya sebep olan gelişmiş ülkelerin sorumluluğunu, iklim değişikliğine hiçbir etkisi olmayan ancak iklim felaketlerinden en çok zarar gören yoksul Asya ve Afrika ülkeleri taşıyor.
İklim mültecisi kavramı, 1980’lerin ortalarında ortaya çıkmış. Bu kavramı çevresel mülteci olarak ifade edenler de var. 1990’larda bu sebeplerle yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalanların sayısı 25 milyonken, bugün bu rakamın 50 milyonu bulduğu belirtiliyor. İklim mültecilerinin sayısının 2050’ye kadar 1 milyarı bulacağına ilişkin yapılan tahminler, insanlığın karşı karşıya bulunduğu trajedinin ciddiyetini büyük ölçüde gözler önüne seriyor.
Toplam yüzölçümü Türkiye’ye yakın olan ve 10 milyon civarı nüfusa sahip Somali’den, artık kuraklık ve açlıkla savaşmaktan yorulmuş yüzbinlerce insan sığınmak için Kenya sınırını geçmeye çalışıyor. Uluslararası Göç Örgütü’ne göre, çevre kirliliği, çölleşme, su taşkınları, kıyı erozyonları ve doğal afetler nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalan iklim mültecilerinin sayısı çığ gibi artıyor. The International Organization of Migration verilerine göre, dünyada 2050’de her 45 kişiden biri iklim değişiklikleri ya da çevresel etkiler nedeniyle yer değiştirmiş olacak. Dünya nüfusunun yüzde 3’ü doğdukları yerin dışında yaşıyor ve bu rakamda da artışlar gerçekleşecek. Örneğin, doğal afetin ardından meydana gelen nükleer sızıntı sonrası denize, havaya ve toprağa karışan radyasyon nedeniyle Japonya’daki Fukuşima bölgesi bir daha yerleşime açılmayacak.
Yardım kuruluşu Christian Aid’in raporuna göre, “insan dalgası” olarak nitelendirilen bu iklim değişikliklerine bağlı dev nüfus hareketleri, gelecek 40 yılda artacak. Christian Aid’in çalışması küresel ısınma mültecilerinin, insanlık tarihinin en büyük nüfus hareketi olacağına dikkat çekiyor. Christian Aid, kaynakların zaten kıt olduğu bölgelerdeki nüfus hareketlerinin güvenlik riskleri yaratacağına, bunun da eninde sonunda dünya çapında istikrarsızlık tehdidi oluşturacağı görüşünde.

Geri dönme imkânı yok

Uzman kuruluşların raporlarına göre, küresel iklim değişimlerinin sonuçları dünyanın her bölgesinde aynı etkiyi göstermiyor. Bir bölgede aşırı yağışlar, kasırgalar ve seller yaşanırken, bir başka bölgede ise aşırı kuraklık ve çölleşme hızlanıyor. Her iki durumda da insanların temel ihtiyaçlarını karşıladıkları tarım alanları zarar gördüğü için zorunlu iç ve dış göç yaşanıyor. İklim mültecilerini, diğer mülteci ve sığınmacılardan ayıran en önemli unsur, bu kişilerin yaşam alanlarını kaybetmeleri ve bir daha evlerine geri dönme imkânlarının olmaması.
Küresel ısınma ve iklim değişiklikleri, her yıl pek çok felaketi de beraberinde getiriyor. ABD’nin yeni kasırgası Irene kaç kişiyi evinden, yaşadığı yerden edecek kestirmek zor. 2005’te Katrina ve Rita kasırgaları, New Orleans’ta binlerce kişinin ölümüne neden olurken, iki milyon kişiyi evsiz bıraktı. 2006’da Çin’de meydana gelen tayfunlarla 500 bin kişi evsiz kaldı. Örnekler çoğaltılabilir, Pakistan’ı, İngiltere’yi vuran seller, Avustralya’da kuraklık, Rusya’daki orman yangınları. Dünyanın ilk iklim mültecileri, buzulların erimesi ve deniz seviyesinin yükselmesiyle sebebiyle kıyıları sular altında kalan Tuvalu halkıydı. 12 bin nüfuslu Tuvalu’nun önemli bir bölümü Yeni Zelanda’ya göç etmek zorunda kaldı.
Yakın gelecekte ise en fazla zarar görecek kesimler, alçak kıyılar ve Afrika’daki kuraklık tehlikesi altındaki bölgeler. Uzun vadede, İngiltere, Hollanda ve hatta ABD gibi zengin ülkelerin de iklim değişikliklerinden olumsuz etkileneceği belirtiliyor. Dolayısıyla iklim mültecileri sorunu tüm dünyanın önemini kavraması gereken son derece ciddi bir sorun. Küresel ısınmanın yol açtığı iklim göçleriyle birlikte iklim mültecileri, gittikleri ülkelerdeki konumlarını güvence altına alacak hukuki düzenlemeler talep ediyor. Bu durum uluslararası hukuk ve devletler hukuku bakımından yeni tartışma alanları olarak ortaya çıkıyor.

Türkiye’nin tapusu artık Erdoğan Bayraktar’da

Üçüncü AKP iktidarı döneminde bakanlıklarda yapılan değişiklikler sırasında en çok tartışma yaratan düzenleme, hatırlanacağı gibi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yönelik olmuştu. Hele de Bakanlığa TOKİ eski Başkanı Erdoğan Bayraktar’ın getirilmiş olması, tepkileri çoğaltmıştı. Özünde doğayı, çevreyi, doğal hayatı koruma görevi üstlenen bir bakanlıkla, beton, asfalt, bina, toplu konut gibi unsurların tek çatı altında toplanması, gelişmiş ülkelerde pek görülmeyen bir uygulama. Bu gibi uygulamalara sahip olanlar da çevresel ve toplumsal zararlarını gördükten sonra sadece kalkınmaya yönelik bu modelleri terk etmiş durumda.
Geçen yılın sonlarına doğru Kültür ve Tabiatı Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında değişikliklere gidilerek, tüm doğal alanlar, tarihî ve kültürel SİT alanlarına yönelik geri dönüşü olmayan bir tahribatın yolu açılmak istenmişti. Hatta, Avrupa Komisyonu, kanun tasarısının TBMM gündemine girmesinden hemen sonra yayımladığı Türkiye 2010 İlerleme Raporu’nda tasarıyı “endişe verici bir gelişme” olarak nitelendirmişti. Bu durumun kendisi bile AKP hükümetinin yasa tasarısına ilişkin gerekçesinde dayanak olarak sunduğu “AB uyum süreci doğrultusunda hazırlandığı” iddiasını çürütmüştü. Dolayısıyla paradigmayı, kentsel büyümeyi doğayı azamî koruyarak gerçekleştirmek değil, doğayı kentsel büyümeye uyarlamak olarak özetleyebiliriz.

İmar planlama yetkileri

Geçen hafta, tam da bu tanıma uygun bir düzenleme gerçekleştirildi. Türkiye, kendi sıcak gündemiyle meşgulken, 17 ağustosta Resmî Gazete’de yayımlanan 648 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Türkiye’nin çevre, doğa ve kültür mirasının yönetimine ilişkin çok önemli bir değişiklik yapıldı. Doğal SİT alanlarına yönelik yetkiler Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na geçerken, KHK ile 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Meclis’te tartışmaya bile gerek duyulmadan aslında yürürlüğü sokulmuş oldu. Bunun adı TBMM’ye kanun teklifi sunmadan kanun hükmünde kararnamelerle kamusal varlıkların yokolmasına sebep olacak düzenlemeler yapmak değil de nedir? Muhalefet milletvekilleri bir yana AKP milletvekillerinin kaçının bu yeni durumdan haberi var, merak ederiz.
648 sayılı KHK, Meclis komisyonlarında bekleyen ya da Genel Kurul’a indirilmiş ancak görüşülmemiş kanun tekliflerini de içerecek biçimde genişletilerek yayımlandı. Bu KHK ile 4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun, 3194 sayılı İmar Kanunu, 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu, 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu, 4848 sayılı Kültür ve Turizm Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, 3234 sayılı Orman Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, 6107 sayılı İller Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanun’da değişiklikler yapıldı.

Altı ay sonra ne olacak?

“Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” ile birlikte Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki koruma kurullarının tabiat varlıklarıyla ilgili yetkileriyle il genel meclisleri ve belediyelerin tasarrufundaki imar planlama yetkileri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na geçti, 1989’dan beri faaliyette olan Özel Çevre Koruma Kurumu kapatıldı. Kurumun sorumluluğundaki tüm işler için, “Bakan tarafından uygun görülen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın birimlerince yürütülür” dendi. Artık, milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları, tabiatı koruma alanları, doğal SİT alanları, sulak alanlar, özel çevre koruma bölgelerinin kullanma ve yapılaşmaya ilişkin kararları Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verilecek. Kararname’nin 17. maddesine eklenen Geçici 6. Madde ile, “Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte, doğal SİT alanı ve tabiat varlığı olarak tesbit ve tescil edilmiş alan ve varlıklara ilişkin her türlü belge, bu alan ve varlıkların statülerinin yeniden değerlendirilmesi için en geç altı ay içinde Bakanlığa devredilir” hükmü getirildi. Bu hüküm, altı ay sonra bu statülerin kalmayacağının habercisi niteliğinde. Yalnızca doğal SİT’ler değil aynı zamanda doğal SİT’lerle kesişen arkeolojik, kültürel, kentsel ve tarihi SİT’ler de tehlike altında girmiş bulunuyor.

SİT’ler yeniden belirlenecek

Yine aynı maddenin 3. fıkrasına göre, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca tesbit edilecek uzmanlardan oluşan komisyonda yeniden tesbit edilen doğal SİT alanı ve tabiat varlıklarıyla ilgili statüler, Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın onayıyla, yapı yasağı öngörülen statüler ise Bakanlar Kurulu’nca onaylandıktan sonra tescil edilecek. Bu alanlar ve varlıklar yeni statüsüne, ören yerleri ise mevcut statülerine uygun koruma ve kullanma esaslarına göre yetkili idarelerce yönetilecek.
Dolayısıyla, AKP iktidarının en yaratıcı, en cevval değişiklikleri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile ilintili olarak yaptığını söylemek çok yanlış olmaz. Bu kanun hükmünde kararnamenin hükmünde çevre mevre artık yok...

TEPCO nükleerden çekildi, hükümetin ısrarı değişmedi

Geçen hafta, nükleer enerji tarihinin en büyük felaketi olarak nitelendirilen Fukuşima’daki nükleer kazada büyük sorumluluğu bulunan TEPCO (Tokyo Electric Power Company) şirketi, Türkiye’de Sinop’ta kurulması planlanan nükleer santral işinden çekildiğini açıkladı. TEPCO, martta meydana gelen deprem ve tsunami felaketlerinin ardından nükleer santralde yaşanan gelişmelerle ilgili izlediği tavırla güvenilirliği dibe vurmuş bir şirket olarak zaten gündemden Türkiye tarafından düşürülmeliydi. İlginçtir, aşağıda detaylarını aktaracağım bu şirket, hükümetin isteği ile değil de, kendi isteği ile konsorsiyumdan çekiliyor. Bu, hükümetin nükleer konusunda nasıl bir vurdumduymazlık, enerjisinin büyük kısmını nükleerden sağlayan ülkelerin bile alternatif planları masaya koyduğu bir dönemde nasıl bir anlamsız inat sergilediğinin açık göstergesi olmaya yeter de artar bile.

Hükümetin tavrı

Japonya’da kazadan sonra 14 yeni reaktör inşaatı iptal edildi. Yine kazadan sonra Sinop için görüşmeleri erteleyen taraf Japonya oldu. Türk hükümetinin TEPCO ile görüşmeleri bu zamana kadar devam ettirmesi, hem Türkiye hem de bölge ülkelerin halklarını risk altında bırakan bir tavırdı.
Nükleer felaketle ilgili TEPCO’nun ve Japon hükümetinin büyük ihmalleri olduğu, TEPCO’nun borsada işlem gören hisse senetlerinin değer kaybını azaltmak için felaketi bilerek ve isteyerek, mevcut durumdan daha küçükmüş gibi göstermeye çalıştığı artık bu işi takip edenler için bir sır değil. Üstelik, pek çok kez uzmanlar tarafından burada tsunami olabileceği dile getirilmişken, kafalarını kuma gömüp hiçbir önlem almamış olmaları, felaketin ardından durumun kontrol altına alınması konusunda büyük bir sorumsuzluk göstermiş olmaları da, bizim hükümet için bir şey ifade etmemişti.
TEPCO, kazanın ardından başlayan ve günümüze kadar gelen süreçte takındığı tavırla tüm dünyada tepkileri üzerine çekmiş bir şirket. Süreç boyunca şeffaflıktan uzak bir tavır sergileyen TEPCO, radyasyon seviyeleri konusunda eksik ve yanlış bilgi verdi. Sinop’ta kurulması planlanan nükleer santral için Japonya ile yapılan görüşmeler, Fukuşima’da yaşanan kazanın ardından nisan ayında, TEPCO tarafından geçici olarak ertelenmişti. Hükümet ise kazadan sadece üç ay sonra sicili bozuk TEPCO ile görüşmelere devam etti. Görüşmeleri olumsuz olarak sonlandıran taraf ise TEPCO oldu. Bu süreçte çevreci kuruluşların uyarılarının asla dikkate alınmadığını söylemeye gerek yok.

TEPCO’nun bozuk sicili

İsterseniz bu en büyük nükleer felaketin yaşandığı Japonya’daki Fukuşima nükleer santralinin sahibi TEPCO’yu Greenpeace’in verdiği bilgiler doğrultusunda biraz tanıyalım.
• 2007’de Japonya’da meydana gelen 7.1’lik depremden sonra, TEPCO’nun işletmecisi olduğu ülkenin en yeni santrali Kaşivazaki Kariva’daki üç reaktör aylarca kapalı kaldı.
• Fukuşima’da yaşanan kazadan sonra yapılan bir ankete göre, halkın yüzde 73’ü TEPCO’nun verdiği bilgilerin güvenilir olmadığı görüşünde.
• Deprem olduğu sırada bakım nedeniyle kapalı olan dördüncü reaktör, atık çubuklarının açığa çıkması nedeniyle sızıntı yaptı. İkinci reaktörde deprem sonrası açılan 20 cm’lik çatlak nedeniyle 10 binlerce ton radyoaktif su denize karıştı.
• TEPCO’nun üç reaktörde erime olduğunu saptaması iki ay sürdü, reaktörleri koruyan tanklardaki delikler ise ancak mayısta rapor edildi.
• Japonya’nın nükleer ajansının müdahalesi Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nca da şeffaflık konusunda eleştiri konusu oldu.
• Santralde soğutma işlemleri hâlâ duraklatılıyor ve santralin etrafındaki tahliye alanının biraz dışında bir çiftlikten gelen haberlere göre, daha önce rastlanmamış sakat doğumlar radyasyon güvenliği sorusunu gündeme getiriyor.
• TEPCO çalışanları, Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde 1 ve 2 numaralı reaktörlerde saatte 10 bin milisievert radyoaktivite ölçtü. Bu rakam marttan bu yana ölçülen en yüksek radyoaktivite. Japon Bilim Bakanlığı’nın broşürlerine göre, eğer bir insan 10 bin milisievert radyoaktiviteye maruz kalırsa bir ya da iki haftada ölebilir.

Gelişmiş ülkeler ve nükleer

Fukuşima’daki felaketten sonra pek çok ülke nükleer planlarını askıya aldı ya da iptal etti. Japonya 2050’ye kadar nükleer santrallerini kapatacak. İsviçre üç yeni nükleer reaktör planını iptal ederek, 2034’e kadar nükleer santrallerini kapatacağını açıkladı. Alman hükümeti, yedi nükleer santrali kapatarak, 2022’ye kadar tüm santrallerin aşamalı olarak devre dışı bırakılacağını duyurdu. Çin hükümeti, nükleer santral planlarını askıya aldı. İtalya’da nükleer santral kurulması konusu referanduma taşındı ve iptal edildi. Fransa ise nükleerin geleceğini tartışıyor. Yani anlayacağınız, enerjilerinin büyük bölümünü nükleerden elde eden ülkeler bile, gelecek planlarında nükleerin payını azaltıp, yenilenebilir ve alternatif enerji türlerinde neler yapabileceklerini araştırıyor. Yenilenebilir enerji imkânları geniş bir ülke olarak biz ise ısrarla nükleer gibi riski yüksek, maliyetli ve yapımı uzun yatırımlara dayanan bir enerji türünün peşinden koşuyoruz. Doğanın bize sunduğu imkânlardan korkmadan, nükleer kararının aynı zamanda etik bir karar olduğu gerçeğini gözardı etmeden ve kararı toplumsal boyutundan soyutlamadan yeniden ele almak gerekiyor.

Rating kuruluşlarının ratingini kim ölçecek

Son iki haftadır Avro Bölgesi’ndeki borç kriziyle başa çıkmaya çalışan AB ülkelerinin kredi notlarını çöp seviyesine indiren kredi derecelendirme kuruluşlarının kredibilitesi, ciddi şekilde tartışılıyor, sorgulanıyor. Aslında bu tartışma yeni değil, krizin en yoğun yaşandığı dönemlerde başlayıp günümüze kadar geldi ki, tartışma hâlâ bitmiş değil. Bu kuruluşlar, yatırımcılara şirketler ve ülkelerle ilgili yatırım yapılamayacağına, riskli olup olmadığına yönelik raporlar hazırlıyor. Aşağı yukarı 20 gün önce Moody’s’in Portekiz’in notunu dört kademe birden düşürmesi ve ardından da iki hafta önce İrlanda’nın kredi notunun çöp seviyesine çekilmesiyle bu tartışmalar yeniden alevlendi.
Kredi derecelendirme kuruluşları, geçen hafta başta Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti olmak üzere bir dizi not indirimine devam ederken, bu not kırmaların Avrupa’nın krizi Yunanistan ve Portekiz gibi nispeten daha küçük ülkelerde kontrol altına alma çabalarına zarar verdiği belirtiliyor. Özellikle not indirimlerine veya not indirim uyarılarına son derece duyarlı hale gelmiş olan serbest piyasalar açısından bu haberlerin olumsuz etki ettiği kaydediliyor. Bu kredi notlarında en kritik nokta, ülkenin kamu maliyesinin borçlarını geri ödeyip ödeyemeyeceğidir. Çünkü, o ülkedeki faiz oranı ve yatırım seviyesi bu kredi derecelendirme kuruluşlarının verdiği nota göre şekilleniyor. Dolayısıyla, bir ülkenin notu ne kadar kötüyse veya düşükse, o ülkeye hem devlet tahvilleri için hem de doğrudan yatırım için daha az yatırımcı geliyor. Bunun en önemli sonucu da yükselen faiz oranları ve artan risk primi.
Bu rating kuruluşlarının en bilinenleri Moody’s, S&P ve Fitch. Hepsinin ABD’li olması ve özellikle son dönemde Avro Bölgesi ülkeleriyle ilgili son derece kötü notlar veriyor olmaları Avrupa’da büyük rahatsızlık yaratıyor. Özellikle, Moody’s’in, Portekiz’in kredi notunu dört basamak birden düşürmesinin ardından Avrupa Birliği ‘notçu’lara savaş açtı. Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Moody’s’in Portekiz’in notunu düşürmesinin sadece piyasadaki spekülasyonların artmasına neden olduğunu söylemiş, üç büyük kredi derecelendirme kuruluşunun Avrupa’nın aleyhine yanlı bir tutum içinde olabilecekleri yönündeki kaygısını açıklamıştı. Barroso, “Avrupa’dan bir tane bile kredi derecelendirme kuruluşu olmaması tuhaf. Bu durum Avrupa’nın belirli sorunlarının değerlendirilmesi söz konusu olduğunda, piyasalarda bir miktar yanlılık oluşabileceğini akla getiriyor. Avrupa kaynaklı kredi derecelendirme kuruluşları oluşturulması ihtimaline ilişkin bazı gelişmeler var” demişti.


Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schaeuble de, kredi derecelendirme kuruluşlarının oligopolünün yıkılması gerektiğini söylüyor. Rating şirketleriyle ilgili rahatsızlık ciddi ve yaygın. Avrupa, ABD’nin bu konudaki tekelini kırmak üzere harekete geçmiş durumda. İflas etmiş bulunan Yunanistan için, Avro Bölgesi liderlerinin 159 milyar avroluk ikinci bir yardım paketini onaylamasının ardından notları yine düşürülen Yunanistan, geçen hafta notçulara isyan bayrağını açtı. Yunanistan Hükümet Sözcüsü İlias Mosialos, “Kredi derecelendirme kuruluşlarına yaptığımız ödemeleri kesmeyi düşünüyoruz. Hükümet, bazı sonuçlar elde etmek için para ödüyor. Bu kuruluşların raporlarının gerçekte hiçbir değeri yok” demişti. Yunanistan bir de Moody’s, S&P ve Fitch’e yılda toplam 500 bin avro üyelik bedeli ödüyor!
Ancak, ratingçileri günah keçisi ilan ederken şu gerçeği de gözardı etmemek gerekiyor. AB ve IMF tarafından kurtarılmış olan Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’in kredi notları yatırım yapılamaz seviyelerde seyrederken, borç miktarı bu ülkelerin çok daha üzerinde olan Fransa, Almanya, Avusturya, Belçika, Hollanda ile mali kriz riski bulunan İspanya ve İtalya’nın kredi notları hala daha en yüksek derecelere sahip. Yunanistan’ın 390 milyar dolar, İrlanda’nın 130 milyar dolar ve Portekiz’in 184 milyar dolar borcu var. Ancak en yüksek kredi notlarına sahip olan ülkelerden Almanya, Fransa, Belçika ve Hollanda’nın borç miktarı, bu üç ülkenin üzerinde seyrediyor. Fransa’nın borcu 1,872 milyar dolarken, Almanya’nınki 1,593 milyar dolar. Bu iki en yüksek nota sahip ülkeyi 449 milyar dolar borcuyla Hollanda ve 448 milyar dolarla Belçika takip ediyor. Elbette bunlar şimdilik geri ödenebilir ve yönetilebilir borçlar.
Avrupa Komisyonu, şu sıralarda kredi kuruluşlarının değerlendirmelerine şeffaflık getirecek bir AB yasa tasarısı üzerinde çalışıyor. Yukarıdaki borç ve not dengesine bakıldığında eleştirileri haklı çıkaracak bir durum söz konusu. Ancak, her ülkenin farklı kırılganlıkları, siyasi dengeleri mevcut. Bu noktada şunu sormak gerekiyor: Kredi derecelendirme kuruluşlarının sistematiğinde mi sorun var yoksa Avrupa’nın finansal sisteminin kendisinde mi?

Yunan tragedyasının klonu Güney Kıbrıs

Türkiye’de Güney Kıbrıs kolay kolay haber olmaz. Ya çözümsüzlük ekseninde dönüp durduğumuz Kıbrıs meselesiyle gündeme gelirler ya da Türkiye’ye karşı olumsuz tavır takınan, marjinal söylemlerini yükseltenlerin sözleriyle.
Geçtiğimiz günlerde Güney Kıbrıs, Başbakan Erdoğan’ın ülkenin AB Dönem Başkanlığı’nı Temmuz 2012’de devralacak olması vesilesiyle çektiği restle gündeme geldi. Erdoğan, konuyu, bu tarihe kadar Kıbrıs’ta bir çözüm olmaması halinde Güney Kıbrıs’ın AB Dönem Başkanlığı sırasında AB ile ilişkilerin donabileceği noktasına kadar getirdi. Oysa, meselenin ültimatoma değil, cesaretlendirilmeye ihtiyacı var. Madem, Türkiye bölgenin önemli oyuncularından biri olmayı hedefliyor, iki parçalı bir Kıbrıs üzerinde değil, tek bir Kıbrıs üzerinde çok daha etkin olabilir. Tek bir Kıbrıs’la kendi hinterlandı içinde daha rahat hareket edebilir. Üstelik, durma noktasına gelen AB müzakerelerinde de önemli bir sıçramanın ilk adımını atabilir. Peki, Erdoğan’ın elini bu kadar güçlendiren, restini bu kadar yukarıdan seslendirmesine neden olan şey siyasi değil de ekonomik olabilir mi? Mümkün.

Erdoğan, KKTC’ye yaptığı ziyaret sırasında, “Yunanistan’ın hali ortada... Güney Kıbrıs da aynı duruma düşerse şaşırmayın” demişti. Şaşırmayız, çünkü rakamlar zaten Güney Kıbrıs’ın çok ciddi bir ekonomik çıkmazda olduğunu ortaya koyuyor.
AB liderleri, perşembe günü Yunanistan için ikinci kurtarma paketinde anlaşırken, Avro Bölgesi’nde yeni krizin Akdeniz’in bu küçük ülkesinde yaşanacağı artık aşikâr. Güney Kıbrıs Merkez Bankası Başkanı Athanasios Orfanides, 11 temmuzda yaşanan patlama nedeniyle ülke ekonomisinin 1974’teki olağanüstü hâl durumuna geldiğine dikkat çekerek, acil tedbir alınması çağrısında bulundu. Güney Kıbrıs Lideri Dimitri Hristofyas buna çok kızdı. Ne kadar kızarsa kızsın, Güney Kıbrıs’ın AB ve IMF’nin destek mekanizmasına girmesi ihtimali yükseliyor. Dolayısıyla, Yunanistan’ı kurtarmış gibi yapmakla iş bitmiyor.
Ülke ekonomisinin durumunu ortaya koymak için sondan başlayalım. RMMO Deniz Üssü’nde meydana gelen patlama ve ülke elektriğinin yüzde 50’sini sağlayan Vasilikos Elektrik Santrali’nin tahrip olmasının ülke ekonomisine zararı, elektrik idaresinin sigorta şirketinden alabileceği en üst rakam olan 600 bin avroyu alması halinde 2,4 milyar avro. Credit Suisse’in hesaplamalarına göre, patlamanın ülkenin GSYH’na etkisi yüzde 13,8 ve elektrik santralinin yeniden inşasının maliyeti 1,5 milyar avro. Elektrik santralının yeniden inşasının GSYH’ya etkisi ise yüzde 8,6 civarında. Patlama, bu yaz sıcağında elektriksiz kalan ülkenin turizm gelirlerini olumsuz etkileyecek. GSYH’sının yüzde 80’i hizmetler sektöründen ve ağırlıklı olarak turizmden geliyor. Geçen yıllarda yüzde 1 seviyesinde büyüme kaydeden Güney Kıbrıs’ın bu yıl yüzde 1,5 büyümesi bekleniyordu. Ancak, Maliye Bakanı Michalis Sarris’e göre, bu büyüme hedefi de sıfırlanacak.

Yunanistan’ın küçük kopyası

Gelelim, Yunanistan ile olan ilişkilerine. Avrupa’nın borç krizinde iflas bayrağı açmasına ramak kalan Yunanistan, yanında Güney Kıbrıs’ı da götürmek üzere. Yunanistan’ın neredeyse küçük bir kopyası. Ülkenin mali açığı, yüksek memur maaşları, cömertçe dağıtılan emeklilik maaşları, hükümetin önlem almaktaki yavaşlığı ve ekonomisinin rekabet edemezliği AB’yi bir süreden beri endişelendiriyor. En büyük risklerin başında banka kredileri var. Yunanistan’ın Güney Kıbrıs’tan alacaklı olduğu 10,6 milyar dolar gibi para var. Güney Kıbrıs’ın ekonomik büyüklüğü 23 milyar dolar. Yani ülke, yıllık gelirinin yarısı kadar bir bölümü Yunanistan’a borçlu. Borçlular listesinde Yunanistan’ı Almanya ve Fransa takip ediyor. Toplam borçları ise 50,7 milyar dolar civarında. Yunanistan’daki krizden kaçıp Güney Kıbrıs’ı tercih eden mevduat sahipleri şimdi oradan da kaçıyorlar. Banka kredilerinde daralma var, Yunan ekonomisindeki krizin boyutu Güney Kıbrıs’ın önemli bir ihracat kapısını sekteye uğratıyor. İhracatının yüzde 22’si Yunanistan’a gidiyor. Bütçe açığı ilk beş ayda 500 milyon avroya çıktı ki, bu da GSYH’nin yüzde 3’ü civarında. Yunan piyasasında aktif en büyük üç banka da, batan kredilerini kurtaramamanın ıstırabını yaşıyor.

11 temmuzda yaşanan patlamanın ardından Güney Kıbrıs’ın politik, sosyal ve ekonomik ajandasının değiştirmesi ve acil yeni önlemler alması gerekiyor.
Orfanides’in uyarıları hem Yunanistan’dan gelen kaynak tıkanıklığına dikkat çekmek hem de patlamanın ülke ekonomisine getirdiği maliyetin karşılanması için tasarruf etmek yönündeydi. Hükümet Sözcüsü Stefanos Stefano, yapısal ve mali problemlerin çözümü için yeni bir ekonomik tasarruf planı kararı çıktığını söyledi, ancak detayları henüz ortada yok.

Murdoch imparatorluğuna Soros darbesi

Aşağı yukarı iki haftadır medya devi Rupert Murdoch’ın sahip olduğu News International’ın İngiltere’de başlayıp ABD’ye uzanan telekulak skandalında yaşananları izliyoruz. Yasadışı telefon dinleme skandalının odağındaki News of the World, baskılara dayamayarak geçen pazar son baskısını yapıp yayın hayatına son verdi. Gazetecilik bir yana insani değerleri hiç sayan bir yayıncılık anlayışı İngiltere’de infial yarattı. Murdoch’ın yayınlarında çalışan muhabirlerin telefonları polise rüşvet vererek ya da özel detektifler tutarak dinlediği iddiası gazetenin yayın hayatını bitiren başlıca neden olarak gösteriliyor. Bugüne kadar 4000 kadar kişinin dinlendiği iddiası var. Murdoch, ani bir kararla gazeteyi kaparak kendisine yönelmiş öfke dalgasını savuşturmaya çalışsa da, Murdoch için artık ‘sonun başlangıcı’nın geldiği yorumları yapılıyor.
33 milyar doları bulan yıllık gelir ve 60 milyar doları bulan özsermayesi ile Murdoch’ın News Corporation şirketi dünyanın en büyük medya holdinglerinden biri. 80 yaşındaki Avustralyalı Murdoch da, dünyanın en güçlü kişilerinden biri kabul ediliyor. 1979’da kurulan News Corporation, halen ABD, Avrupa, Avustralya, Asya ve Latin Amerika’da, film, TV, uydu ve kablolu yayın hizmetleri ile medya alanında pek çok şirketi bünyesinde barındırıyor. İngiltere’de telekulak skandalıyla ilgili soruşturma başlatılıyor. Hatta iş ABD’ye uzandı. ABD Senatosu’nun Ticaret Komitesi Başkanı Jay Rockefeller, gerekli makamlara News Corporation’a bağlı gazetecilerin ABD yasalarını çiğneyip çiğnemediklerinin soruşturulması talebinde bulundu. Bu arada, Murdoch’ın yüzde 39 hissesine sahip olduğu İngiltere ve İrlanda’da 700 civarında radyo ve TV kanalı sunan bir platform olan BSkyB’nin hisselerinin tamamına sahip olma rüyası da suya düştü. Daha önce Murdoch’a yeşil ışık yakan İngiliz hükümeti, telekulakla ilgili gelişmelerin ardından Murdoch’ın BSkyB ihalesinden çekilmesini istedi.

BSkyB hayalleri sona erdi

Tüm bu gelişmeler, Murdoch’ın temsil ettiği düşüncenin ne olduğu konusunda aslında önemli ipuçları veriyor. Murdoch, eski, muhafazakâr ve statükocu ideolojinin yılmaz savunucularından biri. Aşırı muhafazakâr yayınları ve yorumcuları ile ABD medyasında sık sık eleştiri konusu olan Fox News, kamuoyunda demokratlara ve liberallere karşı taraflı yayın yaptığı yönündeki eleştirilerin de odak noktası. Program yorumcuları ve sunucuları Cumhuriyetçi Partili eski politikacılardan oluşuyor. Analitik olmayan, propagandaya yönelik yayınlar yapıyor, Müslümanlara karşı ırkçı dili meşrulaştırıyor. Bu arada, Murdoch’ın ezeli bir de hasmı var ve Murdoch aleyhine başlayan sürecin arka planında milyoner George Soros’un olduğu konuşuluyor.
TV programlarında Soros hakkında da olumsuz yayınlar yapılıyor. Murdoch, hızla gelişen ve değişen dünyada artık eski ideolojilerin temsilcisi olarak dikkat çekerken, Soros bunların tam tersini savunuyor. Murdoch, ABD’nin ve İngiltere’nin dünyadaki hâkimiyetinden memnun olan ve bunun devam etmesini isteyen biri. Elindeki medya gücünü statüko savunuculuğu için kullanmaktan çekinmiyor. Hatta bu amaç uğruna BSkyB’yi ele geçirme niyeti vardı ancak köşeye sıkıştı.

Murdoch karşıtlarına destek

İki milyoner karşı karşıya, biri muhafazakâr, diğeri liberal. Kan kaybeden statükocu medyanın sembolü. Öteden beri Murdoch’ın amiral gemisi Fox TV’de Soros aleyhine yayınlar yapılıyor. Zaten, sol ve liberal anlayışa sahip herkes Murdoch’ın rakibi ya da düşmanı. Soros, gerçek anlamıyla küresel sermayenin savunucusu. Pek çok konuda sembol bir isim. Dünyadaki pek çok hükümet ve sermeye gruplarıyla bağlantı halinde. Diktatörlerin devrilmesini destekliyor, çünkü bu sayede daha fazla zenginleşebileceğine inanıyor. ABD ve İngiltere’nin dünyanın hâkimi olmaları yerine, gelişmekte olan ülkelerle işbirliği ve uzlaşı içinde olmalarını istiyor. Soros, yeni, daha özgürlükçü bir medya düzenini destekliyor ve Murdoch medyasından nefret ediyor.
Katıldığı bir programda Murdoch’ı, “kuklaların efendisi” olarak nitelendirmişti. Murdoch’ın ABD’deki Fox TV’sini hedefine alan sivil toplum ve medya kuruluşlarına milyon dolarlar akıtıyor. Bunlardan biri insan hakları, çevre, dinî özgürlükler gibi konularda eylemcilerin buluştuğu www.avaaz.org.
Dolayısıyla, Murdoch’ın işi zorlaşıyor. Soros’un bu işte dahli varsa ki, var görünüyor, Murdoch için tasfiye zamanı gelmiş demektir.