Kentsel bölüşüm rantsal dönüşüm

İnşaat sektörünün reel siyasetin lokomotifi olduğu Türkiye’de AKP iktidarı, adım adım planlarını hayata geçiriyor. Son seçimlerin ardından bakanlıklarla ilgili değişiklikler yapılırken Çevre Bakanlığı’nın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı haline getirilmesi bu planın ilk etaplarından biri. Bakanlığın çevre ile ilgili faaliyetlerden çok inşaat sektörünü semirtmeye yönelik aktiviteleri herkesin malumu olduğundan, çevrenin sadece Bakanlığın adından ve Bakan’ın çevre ve yeşil sevgisiyle ilgili sarfettiği içi boş laflardan ibaret kaldığını söyleyebiliriz. Geçen hafta milyonlar Türkiye Kupası’nı kim alacak diye ekran başına kilitlenmişken, Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, TBMM’den geçiverdi. Kamuoyunda kentsel dönüşüm yasası olarak bilinen bu yasal düzenlemeler, “deprem ülkesiyiz, bu dönüşümü acilen bitirmeliyiz” mealinden bir el çabukluğu ile inşaat sektörüne uçsuz bucaksız bir rant kapısı aralıyor. Deprem riski sadece imara yönelik bir sorunmuş gibi sunuluyor, en yetkili ağızlardan felaket senaryoları yazılıyor, zaten deprem korkusuyla yaşayan halk psikolojik olarak hazırlanıyor. Bu “ben yaptım oldu” yaklaşımı karşısında binaların deprem riskine karşı güçlendirilmesine, riski çok yüksek binaların yıkılmasına, kimsenin karşı çıkmayacağı muhakkak.
Burada, deprem riski, meselenin odağı olarak değil, yasayla birlikte yeni bir sürecin kaldıracı olarak kullanılıyor. Hem de, afet yönetiminden ziyade kentsel dönüşüm adı altında gerçekleştirilecek yıkımın uygulayıcısı konumundaki yönetim anlayışının kaldıracı olarak... Oysaki, afet yönetimi, felaket yaşanmadan önce risklerin belirlenmesi, muhtemel kayıpların önüne geçilmesi veya azaltılmasına yönelik kapsamlı etki analizleri gerektiren, doğaya saygılı stratejik temelli bir plana dayanmalı. Bakıyoruz, dönüşüm yasasının temelinde yine TOKİ başrolde. Bu yasa yoluyla kendisine verilen geniş yetkilerle TOKİ, Başbakan Erdoğan’ın da dediği gibi, kimsenin gözünün yaşına bakmadan yıkımları gerçekleştirecek.

Bu yasaya göre mahkemeler yürütmeyi durduramıyor. Tıpkı HES’lerde olduğu gibi. Ev sahipleri yıkıma itiraz edip kazansa bile, evleri çoktan yıkılmış olacak. Yani, yapının afet riskine karşı dayanıksız olmadığı bilirkişi kurullarınca tesbit edilse de, ev sahiplerinin Bakanlığın tesbitine itiraz hakkı olsa bile, mahkemeler yürütmeyi durdurma kararı veremeyecek ve yargı süreci tamamlandığında yıkım gerçekleştirilecek. Yapı risk taşımasa da, Bakanlığın belirlediği risk alanı bölgesindeyse yıkılabilecek. Bina yeni inşa edilmiş olsa bile yıkılabilecek, yıkımlar reel değerler üzerinden değil emlak vergisi bedelleri üzerinden yapılacak. Bu arada, yasaya göre, yıkıma karşı çıkan, direnen olursa suçlu ilan edilerek, hakkında yasal işlem başlatılacak. Bunlar, yaşadıkları bölgelerden insanları söküp bu bölgeleri, rant ekonomisine yem etmekten başka bir anlam taşımıyor. Madem depreme dayanıklı kentler oluşturmak amaç, mevcut yapı stokunun ekolojik ilkelere ve sismik kurallara göre dayanıklı hale getirilmesi ve bu dönüşümün o mahalle sakinleriyle birlikte yapılması da yasaya konmalıydı. Bu yasa, doğasızlaştırma, nehirsizleştirme, ormansızlaştırma ve insansızlaştırma politikasının –şimdilik– son halkasını oluşturuyor.

Burada hiç ele alınmayan konulardan biri, bu kadar binanın yıkımı sonucu ortaya çıkacak devasa hafriyatın nerede toplanacağı, nasıl bir geri dönüşüme tabi tutulacağı.Geri dönüşüm ve depolama tesisleri mi inşa edilecek, hammadde olarak geri mi kazanılacak, belli değil. Bir ara, kentsel dönüşüm enkazını kaldırım taşı olarak kullanılacağından bahsedilmişti. Muhtemel olarak ortaya çıkacak inşaat ve atık yıkıntı miktarının 143 milyon ton olacağından bahsediliyor. Sadece İstanbul’da kişi başına düşen hafriyat 10,9 kilogramı buluyor.
Kentsel dönüşüm için yoksulluk, yoğunluk, risk gibi farklı yönlerden ele alınacak kapsamlı haritaların çıkarıldığı ulusal bir strateji planına ihtiyaç var. Çünkü, kentsel dönüşüm sadece mekânsal bir dönüşüm demek değil. Mekânsal olduğu kadar ekonomik ve toplumsal boyutlarıyla da ele alınması gereken bir konu. Riskli alanlarda yapılacak kentsel dönüşüm için kamu, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve dönüşüm alanlarında yaşayan insanlarla uzlaşma sağlamak gerekiyor, “ben yaptım oldu” şeklinde değil. Nükleer santral, üçüncü köprü, kentsel dönüşüm gibi dev işlerin hiçbiri salt enerji, ulaşım ya da afet yönetimi projeleri değil, hepsi apaçık rant ve emlak projeleri.
Kentler, orada yaşayan insanların ihtiyaçlarına ve isteklerine göre değil, sermayenin ve iktidarın isteklerine göre dizayn ediliyor. Barınma, sağlık ve eğitim kadar en temel insan hakkıdır. Kentsel dönüşüm altındaki dayatmacılıkla barınma hakkı sağlayamadığınız insanlara iktidar olarak sağlık ve eğitim hizmeti vermeniz mümkün değildir. Türkiye’nin inşaat odaklı büyüme stratejisi kapsamında, şimdi sırada iktidarın ve sermayenin geniş kitleleri, deprem riski dayatmasıyla sürgüne göndermesini izliyoruz.


Üstü olimpiyat parkı altı nükleer reaktör


Bu hafta aklımda çok başka şeyler yazmak vardı ancak bazen akla takılan şeyler insanı “yazmazsa rahat edemeyecek” merhalesine getiriyor. Londra’da Olimpiyat Oyunları’nı izlemeye sayılı zaman kaldı. İngiliz hükümeti, Olimpiyatlar için kamu bütçesinden 9,3 milyar sterlin yani yaklaşık 14,8 milyar dolar harcadı. Bu rakam, İngiltere’nin Olimpiyatlara ev sahipliği başvurusu yaptığı 2005 tarihinde öngörülen rakamın neredeyse dört katı. 27 temmuzda açılış töreni yapılacak oyunlar için İngiltere’de artık son hazırlıklar, son düzenlemeler yapılıyor. İnşası için yaklaşık 12 bin kişinin geceli gündüzlü çalıştığı ve kent içinde ayrı bir kentmiş izlenimi yaratan Olimpik Park daha ziyaretçilerini ağırlamaya başlamadan dünya çapında büyük ilgi uyandırıyormuş. Olimpik Park neyin nesiymiş diye ufak bir araştırma yapınca, karşıma şu bilgiler çıktı: “450 hektarlık bir alana yayılan ve altı temel yapının yer aldığı alanda mimari tasarımlar, düşük karbon salınımı, etkin su ve atık dönüşümü, çevreyle uyumlu malzeme kullanımı, bölgedeki biyolojik çeşitliliğin korunması, hava kalitesinin arttırılması, gürültü kirliliğinin en aza indirilmesi hedefleriyle birlikte hayata geçiriliyor. 80 bin izleyici kapasiteli Londra 2012 Olimpiyat Stadyumu, dünyanın en çevre dostu stadyumlarından biri. En az malzeme hedefiyle inşa edilen yapı benzerlerine göre çok daha az enerji harcayacak.”
Buraya kadar her şey çok şahane. Peki, sizce İngiltere, oyunların oynanacağı bu çevre dostu Olimpiyat Parkı’nı nereye yapmış? Hemen merakınızı giderelim: Daha önce deneysel olarak kullanılan bir nükleer reaktör sitesinin üzerine! Kentin doğusunda yer alan Lower Lea Valley’de eskiden bir nükleer reaktör sitesi varmış. İngiltere’nin 2012’de Olimpiyatları alması kesinleştikten sonra yetkililer, hemen “hiçbir sağlık riski yoktur” yönünde ısrarlı açıklamalar yapmış. Avrupa Birliği’nin en etkin kalkınma ajansı olan London Development Agency tüm çevresel etki analizlerinin yapıldığını belirterek, herhangi bir nükleer kalıntıyla ilgili bulguya rastlanmadığı, zaten yeterli temizlik yapılmadan çalışmalara başlanmayacağı konusunda yüreklere su serpmiş. Ancak tartışma sürüyor.
Buradaki reaktör Queen Mary College tarafından 1982’ye kadar nükleer reaktör mühendisliği çalışmaları için kullanılmış ve daha sonra kapatılmış. Kapatılalı “30 yıl geçmiş ne olacak” diye düşünmeyin, nükleer, hükümetlerin reklamını yaptığı şekilde asla temiz bir enerji olmadığı gibi dünyanın en kirli enerjisi. Bir nükleer tesis en fazla 40 yıl kullanılabilir, ardından sökülüp çevresinin temizlenmesi gerekiyor. Bugüne kadar kullanım süresi dolmuş hiçbir reaktörün temizliği tam anlamıyla bitirilmedi. En kötüsünü sona bıraktım, dünyanın en kirli atıkları olan radyoaktif atıklar 10 binlerce yıl dayanıklı.

***


Seçim sonrası Yunanistan’dan kesitler

Yunanistan’daki kriz, 6 Mayıs 2012 itibariyle ekonomik olduğu kadar artık siyasidir de. 1970’lerden bu yana iktidara gelerek ülkedeki sistemi yozlaştıranların yerini alabilecek Syriza gibi partilerin, adamakıllı, ayakları yere basan bir projesini maalesef duyamadık, en büyük düsturları her şeye hayır demek dışında. Bu da onları ziyadesiyle popülist bir yere oturtuyor. Seçimlerde kemer sıkma önlemlerine öfkeli oylar, Troyka ile yapılan memoranduma karşı olan partilere gitti. Seçimlerde aldığı yüzde 16,7 oyla sandıktan ikinci olarak çıkan sol koalisyon partisi Syriza’nın lideri Alexis Tsipras, kendisine verilen hükümet kurma görevini ikinci gün pes ederek, Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas’a iade etti. Tsipras, “Seçim sonrası şartlar değişti. AB’nin daha önceki hükümetle imzaladığı anlaşmalar hükmünü yitirdi. Başta bankalar olmak üzere finans sektörü devletleştirilecek. Maaş ve ödemelere yönelik tüm kesintiler geri alınarak yeniden eski seviyelere getirilecek. AB, Yunanistan’ı değiştirmekten vazgeçmeli. AB, Yunanistan’a benzemek için çaba harcamalı” diyor. Gerçek ise, anketlere göre, bugün seçim yapılsa yüzde 23,8 ile birinci gelecek Syriza liderinin dediği gibi değil. Birincisi eskisi gibi yüksek seviyelere getirilecek maaş ve ödemelerin kaynağının nereden bulunacağı cevaplanmaya muhtaç, ikincisi AB ülkelerinde Yunanistan’ın durumuna benzemek isteyen başka bir ülke yok. Avrupa’daki tüm mücadele Yunanistan gibi olmamak için veriliyor. Bu tehlikeli vaatler, Yunanistan’da toplumsal memnuniyetsizliği kanalize eden solun yükselişi anlamına gelse de altı boş duruyor. Muhakkak ki iktidara Troyka ile imzalanan memorandum karşıtı bir hükümet gelirse, kurtarma paketlerinin koşullarını yeniden görüşür, yeniden müzakere eder. Ancak, paketleri tamamıyla reddetmek hiç kolay görünmüyor. 
1990’larda krizi yaşayan Asyalılar, salt krizi değil, sonrasını da öngörmeye yönelik politikalar oluşturdu, halklar da hükümetlere yardımcı oldu. Asya, o dönem elde ettiği tecrübeleri 2008’den bu yana süregelen mali krizde de uyguluyor. Asya devleri krize geliştirdikleri farklı yaklaşımla sadece kendi ekonomilerine değil, dünya piyasalarına da rahat nefes aldırıyor. Bu kriz bugünden yarına bitecek gibi görünmüyor. Dolayısıyla, krize karşı geliştirilen politikaların uzun soluklu, geniş kapsamlı, reformist olması şart. Şimdi Cumhurbaşkanı Papulyas liderleri “milli mutabakat” hükümeti kurmak için iknaa çalışacak, yoksa takvimler 17 haziranda yine seçim diyecek. Yunanistan’da siyasetçiler fedakârlık yapmaya hazır mı?


Herkesin reytingi kendine dönemi


Rating kuruluşları finansal krizin patlak verdiği 2008’den bu yana piyasaların ve hükümetlerin günah keçileri olmaktan kurtulamadı. Geçen hafta Türkiye’nin görünümünü pozitiften durağana çekerken öne sürdüğü gerekçelerle S&P, Türkiye’de hem piyasaların hem de siyasilerin öfkesinden ve küçümsemesinden kurtulamadı. S&P’nin 2011 verilere bakarak karar verdiği, üst kurumların aldığı önlemleri ya da açıklamaları anlamadıkları yönünde epeyce söz edildi. Verdikleri notlar ve yorumlarla ülkelerin kaderlerine etki ettikleri bir gerçek. Avro krizinin en vahim dönemlerinde siyasetçiler, bu kuruluşlar için hakarete varan eleştirilerde bulunmaktan çekinmedi. Açık şekilde kredi derecelendirme kuruluşlarının tutumunun ekonomik krizi derinleştirdiği söylendi. Hatta onlara karşı finansal sistemin yeniden yapılandırılması bile konuşuldu. Kredi notlarına aşırı bağımlılıktan kurtulunduğu gün, muhtemelen sorunun büyük kısmının da üstesinden gelinmiş olacak. Kredi notlarına bir yasaklama gelebilir mi, bu küresel finans ortamında mümkün değil, istikrarsızlık yaratabilir ve kapitalizmin doğasına da pek uymaz.

Bu işin ağababaları olarak bilinen üç büyükler –üçü de ABD kökenli– S&P, Moody’s ve Fitch, kredi derecelendirme alanını domine ediyor. S&P ile Moody’s’in ana ortakları neredeyse birebir aynı. Bu ortaklar her iki şirkette de kontrolü elinde tutuyor. En cüretkâr hamlesini geçen yıl ağustosta ABD’nin notunu düşürerek yaptı diyebiliriz. S&P’nin yüzde 100 sahibi konumundaki finans ve yayıncılık kuruluşu McGraw Hill’in ortakları arasında yer alan sekiz isim Moody’s’de de yer alıyor. Moody’s’de S&P’dekilerden farklı olarak Berkshire Hathaway’in sahibi ünlü yatırımcı Warren Buffett da sahnede. Buffett, yüzde 12,5 civarındaki hissesiyle en büyük hissedar. Fitch’in ise yüzde 60’ı Fransız Fimalac Grubu, yüzde 40’ı ABD’li Hearst Corporation tarafından yönetiliyor. Şirket aslında ABD kökenli ancak yıllar içinde el değiştirmiş.

Bu şirketlerin Avrupa ülkeleriyle ilgili son derece kötü notlar veriyor olması, Avrupa’da büyük rahatsızlık yaratıyor. Avrupa, bu kuruluşların etkisinden kurtulmaya niyetli, bu amaçla Avrupa merkezli bir kuruluşun kurulma çalışmaları hızla sürüyor. Krizle boğuşan Avrupa en azından notlar konusunda biraz rahat nefes almak istiyor gibi. ABD’li şirketlerin Avrupa ülkelerinin art arda notunu kırması üzerine gündeme gelen Avrupa rating ajansı projesi, bir ara sermaye engeline takılmıştı. Proje, ajansın kurulması için gereken 300 milyon avroluk başlangıç sermayesini denkleştirilemeyince sonuçsuz kaldı. Ancak, uluslararası medyada yer alan bazı haberlere göre, global düzeyde hizmet verecek Avrupalı bir rating ajansı kurulması için gerekli finansal desteğe ulaşılmış. Avrupalı banka ve sigorta şirketlerinden 300 milyon avro için destek sözü alınmış. Geçen hafta İtalya’da 155 bin şirketi temsil eden Confindustria Başkanı Emma Marcegaglia da aynı durumdan yakınarak, şöyle konuştu: “Avrupa’nın kredi derecelendirme kurumunu oluşturmalıyız. Bu anlamda bir reform yapmalıyız. ABD’li kredi derecelendirme kuruluşları temeli olmayan kararlar veriyor. Verdikleri kararlar çoğu zaman real ekonominin mevcut durumunu yansıtmaktan çok uzak.”
S&P’nin geçen haftaki kararının ardından Başbakan Erdoğan’ın konuyu Bakanlar Kurulu toplantısında gündeme aldığı, Türkiye’nin uluslararası alanda yeni bir not sistemi arayışına girmesinin ele alındığı medyaya yansımıştı. G-20 ülkelerinin de bu kuruluşlarla sorunları olduğundan Türkiye’nin bu alanda liderliğe soyunduğu belirtiliyor. Bu alanda Japonya’nın JCR-Eurasia, Çin’in Dagong Global Credit Rating adında Batılılara alternatif rating kuruluşları olduğunu da hatırlatalım. 
Tabii, bu şirketler kamu yararına ya da ülkelerin hayrına bu not verme işlerini takip etmiyor. Rating kuruluşları auditing için yani yıllık hesap denetimi için belli bir ücret alıyor. Dolayısıyla, hem not ölçümü yaptırıp hem de şirket notu açıklayınca rating şirketini kötülemek pek akıl kârı bir durum değil. Aynı durum kredi notu ölçümü yaptıran şirketler ve finansal kuruluşlar için de geçerli. Örneğin, bir kurum, 500 milyon dolarlık bir bono ihracı gerçekleştirecek ve yatırımcılar bunun bir kredi derecelendirme kuruluşu tarafından notlandırılmasını istiyor. Bu da aşağı yukarı 250 bin dolar ücret ödenmesi anlamına geliyor. Eğer bono ihracı 160 milyon doların altında kalırsa, asgari ödeme 80 bin dolar oluyor. Çok büyük bono ihracatçısıysa yatırımcılar her üç ajans tarafından da değerlendirme isteyeceği için bu 750 bin doları buluyor. Kâr tatlı ve rating kuruluşlarının sistemi bir anlamda esir aldıkları açık.
İşin bu boyutu bir yana, “kredi derecelendirme kuruluşlarına ödemeyi, tahvili çıkarıp kredi alanlar değil yatırımcılar yapmalı” diye de bir görüş var. Burada da bir çıkar ilişkisi çelişkisi ortaya çıkabilir ancak, temel sorun zaten sistemin tek bir tarafın görüşüne göre belirlenmesi. Burada kilit önemdeki nokta şu, bir rating kuruluşu görüş açıkladığında bunun sadece bir görüş olarak değerlendirilmesi, tartışılması teklif dahi edilemez bir gerçek olarak ortaya konmaması. Değerlendirmeler bir analiz olarak görülerek, bir mahkeme kararı gibi algılanmazsa sinirler de bu kadar çok gerilmez.


Kamu borcu değil emlak balonu


Bir ülkenin fevkalade futbol oynaması çok güzel bir görsel şölen ancak ne ekonomik sorunlara çare olabiliyor ne de kronikleşen işsizliğe. Avrupa’nın dördüncü büyük ekonomisi İspanya’da, 1980’lerin sonunda başlayıp 1990’ların başında önemli bir büyüme gösteren inşaat ve emlak sektörü, şu anda ülkedeki bankaların en ciddi derdi konumunda. 2007’nin sonlarında ABD’de sinyallerini vermeye başlayan ve 2008’de büyük bir gürültüyle kopan mortgage krizinin bir başka versiyonu şu sıralarda İspanya’da yaşanıyor. İspanya Merkez Bankası verilerine göre, İspanya bankalarının şubatta batık kredileri oranı yüzde sekiz ile 18 yılın en yüksek seviyesine yükseldi. İspanyol bankaları, inşaat sektöründe yaşanan patlama sırasında cömertçe verdikleri ama şimdilerde geri ödenmesi mümkün olmayan büyük bir kredi sorunuyla karşı karşıya. Bankalardaki batık kredilerin miktarının 150 milyar avroya yakın olduğu tahmin ediliyor. Bu arada, ülkede boş duran konut stokunun ise bir milyon civarında olduğundan bahsediliyor. AB ülkeleri arasında inşaat sektöründe en fazla daralma İspanya’da. Emlak fiyatları yüzde 22 civarında aşağıya çekildi. Sektörün fiyatları daha da aşağı çekmesi bekleniyor. Bu durum bankaları daha fazla zorlayacak. İnşaat sektörünün çökmesinin işsizliğin yüzde 25’ler seviyesine gelmesinde de payı büyük. 
İspanyol bankaları fazlasıyla Avrupa Merkez Bankası’nın yardımlarına muhtaç görünüyor. Son bir yılda İspanyol bankaları, Avrupa Merkez Bankası’ndan 300 milyar avrodan fazla para almış. Emlak balonundaki patlamayla, tasarruf bankalarının bir çoğu iflas bayrağını çekti. Hızla büyüyen emlak pazarı, AB’deki borç kriziyle birlikte derin bir durgunluğa girdi. Avro cinsinden borçlanıp ipotek kredisi veren bankalar, konut talebi azalınca kredileri geri alamamaya başladı. 
Dolayısıyla, İspanya’da Avrupa’nın en zayıf halkası Yunanistan’dan farklı bir durum var.İspanya’daki sorun Yunanistan’da olduğu gibi kamu borçları kaynaklı değil, esas sorun 2000’lerin sonlarına kadar hızla büyümüş ve şişmiş olan emlak pazarındaki balon.İspanya hükümeti, kesintilere giderek ne bankalara ne de emlak sektörünün toparlanmasına imkân veriyor.

Bu işin ucu çok sıkıntılı şekilde Alman bankalarına dayanıyor. Alman bankalarının bilançolarında, İspanya’daki emlak krizinin yarattığı ipotek sıkıntısı var. Aslında hemen hemen Avrupa’nın pek çok ülkesinden bankalar İspanyol bankalarına kredi açtı ancak en çok etkilenenler Alman bankaları oldu. Yunanistan’daki sancılı mali krize maruz kalan AlmanCommerzbank ve Hypo Real Estate bunlardan sadece birkaçı. İspanyol perakende bankacılık piyasasındaki en büyük yabancı bankalardan biri olan Deutsche Bank, en büyük assetlerin sahibi.Barclays’in durumu da Deutsche Bank’tan farksız. Commerzbank’ın sahibi olduğu Eurohypo ve WestLB’nin sahibi olduğu WestImmo, ülkedeki gayrımenkul yatırım uzmanlığına en fazla para verenlerin başında. Alman Merkez Bankası Bundesbank, İspanya’daki bu gelişmelerin Alman bankaları için potansiyel sorun oluşturduğunu ve bankaların titizlikle bilançolarındaki bu sorunlu kredileri temizlemesi gerektiğini belirtiyor. Aslında Alman bankaları bunu bir miktar uygulamış. 2008 başında İspanya’da 200 milyar avroluk portföyleri varken bu rakam geçen yıl 113 milyar avroya gerilemiş.Alman bankaları, kendilerini mevcut durumdan da bir miktar korumuş diyebiliriz. Zira, gayrımenkul projelerine ve arsa spekülatörlerine direkt para vermemişler, sadece banka ipoteklerine para yatırmışlar. 
Ancak, gelinen nokta, yine de AB’nin rekabet kurumlarıyla Almanya’nın da arasını açmak üzere.

Fitch’in bir raporuna göre, bu bilançoları düzeltmek için yıllar gerekiyor. İspanya’daki durum kötüleştikçe en muhafazakâr kredi kuruluşları bile, Fitch’e göre tehlikede ve mortgage kredisi verenler eninde sonunda bunun bedelini ödeyecek. 
Bir zamanlar İspanya ekonomisinin motoru olan emlak piyasasındaki sıkıntıyı ve bilanço dengesizliklerini hükümet, devletin kaynaklarıyla değil asset management şirketleriyle anlaşarak çözmeyi planlıyor. Fiyatların, hâlâ emlak balonunun sönmesine yetecek miktarda düşmediği düşünülüyor.
Türkiye’nin de her yerinde sürekli yeni gayrımenkul projeleri açıklanıyor. Parası olanın müteahhitliğe girip, proje ürettiği bir ortam mevcut. Faizlerin düşük seyretmesi de tasarruf sahiplerini mevduat, bono, altın yerine gayrımenkule yönlendiriyor. Talep arttıkça ortaya çıkan her yeni proje daha yüksek fiyattan sunuluyor. Her projenin cilası kuvvetli olsun diye kentsel dönüşümçılgın projefinans merkeziyeni bir hayat vaadi gibi farklı bir de hikâyesi var. Günün birinde piyasada talep durduğunda ABD’de ve İspanya’da meydana gelen çöküşün bir benzerinin Türkiye’de yaşanması çok zor olmasa gerek. Türkiye’de emlak patlayacak derken, balonu patlamasın...


Güney Kıbrıs’ın İsrail kozu


Enerji konusu, şu sıralar Doğu Akdeniz’de devletlerarası ilişkileri geliştiren değil gerginleştiren bir rol oynuyor. Kıbrıs Adası’ndaki petrol ve doğalgaz aramaları, ilişkilere farklı bir devinim kazandırdı. Artık, Kıbrıs’taki süreç iki tarafın birbiriyle itişmesi şeklinde cereyan etmekten öte farklı bir şekil alıyor. Güney Kıbrıs’ın AB dönem başkanlığını devralacağı 1 temmuz kritik tarihi öncesi Rumlar enerji faktörüyle ellerini güçlendirirken, Ankara siyasete hiçbir yeni pozisyon geliştirememenin köşeye sıkışmışlığı içinde. 
Geçen yıl ekim ayında New York Greentree kasabasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-mun’un liderliğinde başlayan yeni müzakere süreci, Ban Ki-mun’un Ada’daki temsilcisi Alexander Downer’ın mekik diplomasisi şeklinde sürdü. Müzakerelerin son tarihi Güney Kıbrıs’ın AB dönem başkanlığından önce ve Mart 2012 olarak belirlenmişti. Önümüzde birkaç aylık daha süreç var ancak, 1974’ten bu yana süren müzakereler, Dower’ın nefesini çabuk tüketti. New York’ta Ban Ki-mun ile yaptığı görüşmenin ardından Kıbrıs’a dönen ve hem KKTC lideri Derviş Eroğlu hem de Güney Kıbrıs lideri Dimitris Hristofyas ile ayrı ayrı görüşen Downer, cuma günü yaptığı açıklamada, “Taraflar yöntemde anlaşıncaya dek müzakere yok. Eğer iki lider birleşik bir Kıbrıs modeli için anlaşamazlarsa biz onları anlaştıramayız” dedi. 
Anlaşma olacak ki, bunun ardından nihai olarak hedeflenen çok taraflı (multilateral) konferans yönünde adım atılacak. Taraflar, şimdilik buna yakın değil. Süreç muhakkak ki, Kıbrıslılara ait ve BM’nin yaptığı, taraflara yardım etmekten ibaret. Çözümle birlikte Türkiye’nin AB müzakerelerinin önündeki önemli bir engelin kalkacağı ve AB üyeliğinin yeniden gündemin üst sıralarına geleceği açık. Aynı şekilde, Türkiye’nin demokratikleşme ve en önemlisi demilitarizasyon sürecine de önemli bir katkı sağlayacağı çok net. Downer’ın çok taraflı konferansla ilgili yoklama çekmesinin dışında müzakerelere ilişkin yeni bir haber yok. BM, alt düzeyde de olsa “dostlar alışverişte görsün” şeklinde süreci devam ettirecek görünüyor. 
Gelelim Ada’daki yoğun enerji mesaisine... İsrail, iki yıl kadar önce Akdeniz’de Hayfa açıklarında Leviathan ve Tamar adlı önemli doğalgaz yatakları buldu. Bu durum, Ortadoğu’da yeni bir ittifakın ortaya çıkmasını hızlandırdı. Yeni ittifakı besleyen en büyük dinamik, Türkiye ile İsrail arasındaki kimi zaman kontrollü kimi zaman restleşen gerilim diyebiliriz. Türkiye’nin zaten Rumlarla iyi olmayan ilişkilerine İsrail ile bozuşması da eklenince bu durum, iki ülkeyi yakınlaştırdı. İsrail ile Güney Kıbrıs ittifaklarını, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun şubattaki Kıbrıs ziyaretiyle taçlandırdı. Bir süre sonra İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ın dört günlük Kıbrıs ziyareti ilişkileri derinleştirdi. Bu yakınlaşma, İsrail ve Güney Kıbrıs arasında bir stratejik işbirliği sahası yaratırken, Ortadoğu’nun çözümsüzlüklerinden biri olan Kıbrıs sorununa da yeni bir boyut kazandırdı. Geçen yıl iki ülkenin birlikte askerî tatbikat yaptığını ve bu yılın başlarında iki savunma anlaşması imzaladıklarını hatırlatalım. İkilinin çifte vergilendirmenin önlenmesi ve yatırımların korunması konularında da işbirliği anlaşması imzalama niyeti var. 
Ayrıca, İsrail savaş uçaklarının Baf’taki bir üssü kullanma girişimi iddiası da yine Ankara ve Tel Aviv arasında gerilimin dozunu arttırma potansiyeline sahip. Güney Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölge olarak ilan ettiği 12. parselde İsrail hükümetinin desteğiyle petrol ve doğalgaz arayan ABD’li Noble Energy’nin Başkanı Charles Davidson, kısa süre önce Netanyahu ile doğrudan görüşmelerde bulunmak üzere İsrail’e gitti. Noble Energy, İsrail hükümetini bir taraftan doğalgaz yataklarından daha fazla doğalgaz ihraç edilmesine izin vermesi, diğer taraftan da Güney’de doğalgaz sıvılaştırma terminali inşa edilmesini kabul etmesi konusunda iknaa çalıştı. Enerji şirketlerinin pek çoğunun dikkatleri şimdi Doğu Akdeniz’deki bu hareketliliğe çevrilmiş halde.
Bundan sonra, Doğu Akdeniz, Yunanistan’ın da dâhil olabileceği yeni bir ittifaka sahne olabilir. Bunun ilk adımını da İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın elektrik şebekelerini birbirine bağlayacak denizaltı elektrik kablosunun inşasının başladığını duyurarak attı bile. Geçen yıl Rumların aramalarına misilleme amacıyla denizde başlatılan doğalgaz ve petrol aramalarına Türkiye, geçen hafta TPAO ile karayı da ekledi. Türkiye’nin, hem denizde hem de karada aramalar için KKTC’ye yapacağı yatırım 400 milyon doları bulacak. Enerji Bakanı Taner Yıldız, enerjinin dünyada savaş gerekçesi iken Kıbrıs’ta barış gerekçesi olacağını söyleyerek, “Kendi petrolümüzü, gazımızı arayacağız” dedi. KKTC’ye “Türkiye’nin 82. vilayeti” söylemi yaklaşımıyla o barış nasıl gelecek göreceğiz...


Durmak yok işgale devam


Geçen hafta, yıllardır gündemde olan 2B Yasası’nın ilk bölümü TBMM’de kabul edilerek, ormanların satışının önü açılmış oldu. Bu yasa 2B alanlarının kentsel dönüşüm alanı ilan edilmesine olanak sağlıyor, aynı zamana 2B niteliğine sahip olmayan orman alanlarının da yapılaşmaya açılması anlamını taşıyor. Nehirleri HES şirketlerinin, dağları maden şirketlerinin, SİT alanlarını inşaat şirketlerinin hizmetine sunan, nükleer santral için son derece şaibeli şirketlerle iş tutan gözü kara hükümetin, sırayı ormanlara getirmesine şaşmamak lazım. Bunlar, “ekosistemin insanlığın malı olmadığı” gerçeğini, baştan sona elinin tersiyle iten, her çeşit istismara ortak eden, adalet duygusunu son derece zedeleyici uygulamalar. Doğa Derneği’nin hesaplamalarına göre, yasanın tamamının uygulamaya konmasıyla Türkiye genelinde ilk etapta 410 bin hektarlık orman alanı satışa çıkarılacak. Türkiye’de az ya da çok, sınırları içinde 2B arazisi olmayan il sayısı sadece 10. Geriye kalan 71 ilde toplam 260 bin futbol sahası büyüklüğünde 2B arazisi rantın hizmetine açılmış olacak.
Bu arada öğrendim ki, -medyada bu bilgi hemen hemen hiç yer almadı- 2B yasasını BDP dışında, tüm partiler desteklemiş, hiç itiraz etmemişler.
Bir kere işin çarpıklığı, 2B arazileri olarak adlandırılan alanların “orman vasfını kaybetmiş” alanlar olarak tanımlanmasında. Böylesi rahatsız edici bir ifadenin kimse tarafından sorgulanmaması bir yana, bu ifadenin orman alanlarının işgaliyle işgalciler tarafından ormanlar kesilerek yerine apartman, villa, fabrika yapılması ve bu alanların daha sonra işgalcilerine satılması anlamına geldiği de çoktan unutulmuş gibi. Yasaya ilişkin tartışmaların odağında, yeni orman alanlarının işgalleri için yeni bir ivme yaratıldığı var ki, son derece yerinde bir eleştiri. Bu uygulamayla TOKİ, birçok köyün sahibi olacak ve bu da kırsal yaşamın tamamen yok olmasının önünü açacak. Çünkü, orman köylülerinden kullandıkları arazinin bedelinin yüzde 70’ini istemek o araziye TOKİ’nin el koyması demek. Orman arazileri ya üzerindeki işgalciye satılacak ya da TOKİ’ye devredilecek. Topraklarına el konması suretiyle kırsal sahipsiz kalacak, Anadolu’da orman, nehir, dağ, kıyı köşe satışı için hiçbir pürüz kalmayacak. Satış işleminden gelmesi beklenen 20 milyar liranın yüzde 90’ının da kentsel dönüşüm amacıyla kullanılacağını hatırlatalım. Kalkınmanın iktidar tarafından tayin edilmiş en büyük motorunun inşaat olduğu bir ortamda, bu kanunla neoliberal politikalarla kol kola, ülke yağmaya, ranta ve talana açılmış bulunuyor. Hayırlı olsun!


Ne pahasına olursa olsun kalkınma


Türkiye, ekonomik kalkınmayı kendine tek milli hedef edinmiş, gelişmekte olan bir ülke. Kalkınmanın çevresel ve sosyal boyutu tamamen ikinci planda. İstense, kalkınma planına paralel olarak çevre açısından yaşam kalitesinin yükseltildiği şehirler inşa etmek, zamanla fosil enerji üretiminin yerini alacak çevreci ve yenilenebilir enerji potansiyelini değerlendirmek mümkün. 2023’e yönelik önemli planlamalar yapan Türkiye, emisyon azaltma taahhüdünde bulunması gereken ülkeler arasında yer alıyor. Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, Türkiye’nin 1990-2007 arasında doğrudan veya dolaylı olarak 1,4 milyar ton daha az seragazı emisyonu kullandığını, bunun da 17 yıllık dönemde yüzde 20 emisyon azaltımı yapıldığı anlamına geldiğini ifade etti. Benim açımdan konuşmasındaki esas dikkat çekici nokta, “Türkiye’nin hiçbir destek almadan uygulamada çok önemli işler başardığına” yönelik kısmı oldu ki, Türkiye neyi başarmış şöyle bir bakalım.
Bu aslında bindirimden indirim tabir edilen bir durum, mutlak bir seragazı azaltımı hedefiyle yola çıkıp mevcut durumdan indirim değil. Türkiye’nin herhangi bir karbon azaltım hedefi olmamasından yararlanarak 2020’ye kadar 50 yeni kömür santrali inşası planlandığını da ekleyelim. Bu hedef, salımların ikiye katlanacağı anlamına geliyor. Türkiye, herhangi bir karbon salımı azaltım hedefi olmadan teknolojik ve finansal destek almaya çalıştığı için geçen yıl Durban’daki İklim Konferansı’nda günün fosili seçilmişti. Bu konudaki ısrarlarına devam ederek iklim değişikliği için adım atmakta ayak diretiyor. Çevre dostu ve yenilenebilir teknolojilere dayanan enerji yatırımları geleceğin en hızlı gelişen sektörlerinden biri olacak. Türkiye’nin de bu trendi kaçırmaması gerekiyor. Sektör, küresel ekonominin büyüme hızını geride bırakan şekilde büyüyor. Geçen yıl bu alana yapılan yatırımların toplamı 1 trilyon dolar. Temiz enerji üretim kapasitesi 565 gigavata çıktı ki, bu, küresel nükleer enerji üretim kapasitesinin yüzde 47 daha fazlası anlamına geliyor.
AB, 2020 hedeflerinde düşük karbon ve enerji verimliliğine yöneliyor, yani Türkiye’nin yaptığı gibi kömüre yatırım yapmıyor. Türkiye’nin İklim Değişikliği Eylem Planı’nda ne enerji verimliliği ne de daha fazla yenilenebilir enerji yatırımına yönelik madde var. Elektrik üretiminde yenilenebilir enerji payının 2023’te yüzde 30 olması var. Bunun büyük kısmının da HES’lerden sağlanması hedefleniyor. Bu arada, Türkiye’de karbon satışı yapılan 178 projeden 103’ünün HES projesi olduğunu da söyleyelim, zira rakam HES’lerin sadece enerji için değil karbon ticareti için de yapıldığı eleştirilerini haklı çıkarır nitelikte. Planda seragazı indirim hedefi olmaması da planın en çok eleştirilen taraflarından biri.Türkiye, AB ile iklim konusunda bir işbirliği yapmak istiyorsa, önce gerçekçi bir karbon salımı azaltım hedefi ortaya koymak zorunda.


Türkiye’de neden olmasın


The Pew Charitable Trusts
 adlı kuruluşun yayımladığı bir rapora göre, yenilenebilir enerji alanına ABD, geçen yıl 48 milyar dolar yatırım yaptı. 2010’da bu miktar 34 milyar dolardı. Geçen yılın birincisi Çin ise, 45,5 milyar dolar yatırım yaparak ikinciliği aldı. Almanya 30,6 milyar dolarla üçüncü.Türkiye, dünyanın en büyük ekonomilerini biraraya getiren G-20 grubu içinde temiz enerji sektörüne yaptığı 284 milyon dolarlık yatırımla 16. sırada. Rakam kulağa yüksek gibi gelebilir ama Türkiye’nin yatırımı G-20’nin sadece binde birine denk geliyor. Küresel çapta temiz enerji teknolojilerine yatırım 2010’a göre, geçen yıl yüzde 6,5 artarak 263 milyar dolar oldu. Bu şimdiye kadar ulaşılan en büyük miktar. Who is Winning the Clean Energy Race (Temiz Enerji Yarışını Kim Kazanıyor) başlıklı rapora göre, bu yatırımların yüzde 95’i G-20 ülkelerinde yapıldı. Bu arada, ilginç bir tesbit de borç kriziyle boğuşan Yunanistan’dan. Ekonomisindeki küçülmeye rağmen yenilenebilir enerji sektörünün büyüdüğü ülkede, yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim kapasitesi 2011’de bir önceki yıla göre yüzde 44 artmış. En büyük gelişme de güneş ve rüzgâr enerjisinde yaşanmış. Bu arada, krizdeki Yunanistan’ın yenilenebilir enerji yatırımlarındaki en düşük büyüme ise HES’lerde olmuş. Demek ki istenirse oluyor. 
Bu da meraklısına küçük bir not. Küresel düzeyde iklim için daha büyük adımlar atılmasını isteyenler için 5 Mayıs 2012 ajandalara not düşülecek bir gün. O gün tüm dünyada binlerce kent, iklim felaketlerine dikkat çekmek ve bunun için fosil yakıt desteklerinin kaldırılması, alınan vergilerin iklime harcanması, daha fazla enerji verimliliği, daha fazla yenilenebilir ve iklim dostu ulaşım için sokaklarda olacak. 


Akıntıya kapılmış bir enerji politikası


Hükümetin uzun zamandır kullandığı “enerjide dışa bağımlılık” argümanının altında enerjide ciddi, geleceği planlanmış, kazalara yönelik tedbir ve çevresel etki analizleri yapılmış bir politikasının olmayışı yatıyor. Kabinede, Başbakan’dan ekonomi kurmaylarına kadar tek ağız birliği edilen konu, enerjide dış bağımlılık ve yerli enerji kaynaklarına geçme gerekliliği. Buna ek olarak, enerjinin cari açığı en fazla arttıran ithalat kalemi oluşu, her demecin neredeyse olmazsa olmazı. Daha önce HES projelerini hızlandırmak amacıyla kullandıkları bu argümanı, son zamanlarda nükleer santral yapımını bastırmak ve buna kamuoyu yaratmak amacıyla kullanıyorlar. Bu argümana en son alet edilen ise elektriğe yüzde 8 ve doğalgaza yüzde 18 civarında yapılan fahiş zamlar oldu.Petrol ve döviz kurundaki değişime bağlı olarak BOTAŞ doğalgaz fiyatlarını, EPDK ise elektrik fiyatlarını her üç ayda bir gözden geçiriyor. Şimdi, sektör temsilcileri, temmuzda yeni bir zam dalgası geleceğinden bahsediyor. Aslında elektriğe yapılan zammın yüzde 15 civarında olması gerektiği ama rakam çok yüksek olacağı için zammın daha düşük tutulduğu belirtiliyor.

Enerji Bakanı Taner Yıldız, zamların ardından gelen eleştiriler sonrası, bu artışa gerekçe olarak Ortadoğu’daki istikrarsızlığı ve fiyat artışlarını gösterdi. Türkiye’nin 2011’deki 77 milyar dolarlık cari açığının 54 milyar dolarını enerji ithalatı oluşturuyor. Yıldız, petrol fiyatlarında artış eğiliminin devam etmesi halinde enerji ithalatının 2012’de 65 milyar dolara çıkacağını bunun da cari açığa ekstra 10-11 milyar dolar etki yaratacağını söylemişti. Akan bir su gördüğünde üstüne HES yapmadan duramayan Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu da, “HES’ler bizim elektriğimizin sigortası... 45 milyar doları her yıl enerjiden dolayı dışarıya veriyoruz. Cari açığımızın temel sebebi de bu. HES’ler kalkınmanın lokomotifi olacak” demişti. Enerji üretimi bahanesiyle çevre katliamı yapılmasına karşı çıkan halkı ve sivil toplum kuruluşlarını enerji üretimi karşıtıymış gibi sunmak da işin cabası.

Enerji ithalatı toplam ithalatın yüzde yaklaşık 25’ini, cari açığın ise yaklaşık yüzde 85’ini oluşturuyor. Dolayısıyla şu kısırdöngüden çıkmak mümkün değil: En büyük motoru inşaat olan kalkınmacı politikalar yaygınlaştıkça enerji ihtiyacı artıyor, enerji ihtiyacı arttıkça da dışa bağımlılık ekseninden çıkılamıyor. 
Yıldız, doğalgaz ve elektrik zamları bahanesiyle nükleer santralden geri dönüş olmayacağını ifade ederek, “Artık ok yaydan fırlamıştır ve geriye dönüş yoktur” demişti. Bu noktada anlaşılmayan mesele şu: Türkiye’de ilk nükleer santral Mersin Akkuyu’ya standartları son derece şaibeli Rusya’da hakkında soruşturmalar yürütülen Rusatom tarafından yapılacak ve işletilecek. Bu dışa bağımlılığı azaltmayacağı gibi Ruslardan gaz almak için verilen para aslında Ruslara yaptırılacak nükleer santralin finansmanı için kullanılacak. Sinop’a yapılması planlanan ikinci santral için Fukushima felaketi sonrası Japon TEPCO’nun teklifini geri çekmesinin ardından yatırımcı arayışı sürüyor. Üstelik nükleerle ilgili henüz düzenleme, denetleme kriterleri ve kurumları oluşturulmuş değil. ÇED raporunun akıbetinin ne olduğu belirsiz. Nükleeri sürekli yapmaktan bahseden hükümet, bir kaza ânında ne yapılacağını anlatmıyor.

The Economist dergisinde yer alan kapsamlı bir analiz, petrol fiyatlarının sanıldığı gibi petrol üreten ülkelerdeki bir arz sorunu nedeniyle artmadığını ortaya koydu. Fiyatlar Ortadoğu’daki gelişmelere bağlı olarak psikolojik sebeplerle artıyor. Analizde, petrol üreticisi ülkelerin kendi petrol tüketimlerini arttırdıkları grafiklerle anlatılmış. Mesela, Suudi Arabistan’ın günlük tüketimi 1,2 milyon varil artmış. Günlük 2,8 milyon varil tüketimle Suudi Arabistan dünyanın altıncı büyük tüketicisi olmuş. Kendi üretiminin dörtte birini kendisi tüketmeye başlamış. Aynı şekilde İran, Katar ve Rusya’nın da tüketiminde artış var. Analiz, tüketimdeki bu yükselişi Körfez ve OPEC ülkelerindeki nüfus artışına bağlıyor. Üstelik bu ülkeler, petrol ve doğalgaz kaynaklarını bilinçsizce kullanıyor, Suudiler elektriğin yüzde 65’ini petrolden üretiyor. Dolayısıyla bu ülkeler kendi ürettikleri petrolü, artan seviyelerde kendileri tüketmeye devam ettikleri sürece enerji fiyatlarındaki yükseliş trendi sürecek demektir. Durum, Türkiye’nin enerji ithalatı faturasını bu gelişmeler ışığında küçültülemeyeceğini gösteriyor, çeşmenin başını tutan fiyatı belirliyor, bizim gibi ithalatçı ülkeler çareyi zamlarda buluyor. Enerjideki strateji eksikliği, yerel kaynakların kâr hırsıyla şirketlere paylaştırılması, güneş, rüzgâr, jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının reddedilmesi, yerli kaynak derken yine başka ülkenin teknolojisine esir olma hali ne zamların ne de kabaran enerji faturasının önüne geçecek gibi durmuyor...


Bir zamanlar bir Nabucco vardı


Batılı medya organlarında son zamanlarda Nabucco projesinin yılan hikâyesine dönen durumuyla ilgili eleştiri yazılarındaki artış dikkat çekiyor. Yayınların Doğu Avrupa ve Kafkasya enerji haritasında yaşanan değişime paralel bir şekilde gündeme taşınması önemli bir gelişme olarak görülmeli. Fakatinşaat çalışmalarına 2013’te, ilk gaz akışına da 2017’de başlanması planlanan proje, ortak ülkelerin finansmanı karşılayamaması nedeniyle askıya alınmış durumda. Projenin hayata geçmesiyle Türkiye, hem AB için en önemli transit ülkelerden biri haline gelecek, hem de yüzde 60’lara varan Rus doğalgazına bağımlılığına karşı ciddi bir alternatif oluşturacak. Nabucco projesiyle ilgili en önemli sorun olarak, hattı dolduracak yeterli doğalgazın henüz bulunmamış olmasından da bahsediliyor. Nabucco böyle belirsiz bir sürece girince, son dönemde alternatif projeler devreye alındı, Türkiye, Azerbaycan ve Rusya ile Trans Anadolu Boru Hattı ve Güney Akım projeleriyle ilgili anlaştı. Bu gelişmeler, Nabucco hayalinin neredeyse temeli atılmadan bittiğine işaret olarak gösteriliyor. Nabucco projesinin gerçekleşme şansının azalmasına paralel olarak Avrupa medyası, bu durumu eleştirmeye başladı.
Yeni gelişmeler nasıl okunmalı diye bakmadan önce Nabucco projesinin ana hatlarını hatırlayalım: Nabucco, Asya’dan Avrupa’ya uzanan bir doğalgaz köprüsü olarak bölgenin en önemli projesi.Nabucco projesine ilişkin anlaşma yani çok taraflı uluslararası sözleşme, 13 Temmuz 2009 tarihinde Ankara’da imzalandı. Nabucco’nun yapımını üstlenen uluslararası konsorsiyuma Bulgar Enerji Holding, Türk Botaş, Rumen Transgaz, Macar MOL, Alman RWE ve Avusturyalı OMV şirketleri katıldı. 
Maliyetin 12-15 milyar avro civarında olduğu belirtiliyor. Nabucco boru hattı, plana göre, Gürcistan/Türkiye ve Irak/Türkiye sınırlarında başlayıp, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan’ı geçerek Avusturya’daki Baumgarten’da sona erecek. Nabucco, katılımcı ülkeler bağlamında bakıldığında en büyük Avrupa altyapı projesi niteliği taşıyor. Bunun da Avrupa bütünleşmesine katkı sağlayacağı bir gerçek. Anlaşmanın, bugüne kadar hazırlanmış en iyi hukuki altyapıya sahip metinlerden biri olduğu belirtiliyor. Her ne kadar doğalgaz fosil bir yakıt türü olarak karşı olduğumuz bir enerji türü olsa da, hem hukuki içeriği hem de ÇED (çevre etki değerleme) ile ilgili niyetleri bakımından sağlam bir proje. Geçiş ülkelerinin her birinin (Avusturya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan ve Türkiye) kendi milli sınırları içerisindeki boru hattı koridoru için münferit ÇED gerçekleştirecek olması projenin artılarından biri. Bu münferit ülke yaklaşımı her bir yasama meclisinden ilgili onay ve ruhsatları almak için önemli. Hatta, halkın bilgilendirilmesi amaçlı ÇED toplantılarının yapılması planlamada mevcut. Geçen hafta halkın protestoları sonucu yarım kalan Akkuyu Nükleer Santrali için yapılacak ÇED toplantısı gibi uyduruk ve göstermelik değil yani. 
Nabucco Gas Pipeline International Müdürü Reinhard Mitscheck, geçtiğimiz günlerde, Nabucco’nun Avrupa devletlerine gaz sevkiyatının çeşitlendirilmesi konusunda en güvenilir proje olarak hâlâ geçerli olduğunu belirtti. Hâlihazırda nakil hattı uzunluğu 3900 km, kapasitesi ise yılda 39 milyar metreküp. Teklif edilen yeni, masrafı azaltılmış ve kısaltılmış versiyonda güzergâh henüz belli değil ancak, kapasite yarı yarıya indirilecek. Alman RWE şirketinin konsorsiyumdan çıkacağı yönünde açıklamaları da tansiyonu yükseltiyor. RWE, “Gelecekteki gaz ihtiyacımızı karşılamak için giderek daha pahalı olan Nabucco’dan ziyade, daha ucuz seçenekler arıyoruz. Nabucco için şimdiye kadar fazla para harcamadığımız için projeden çıkmak da zor olmaz” açıklaması yapmıştı. Türkiye ise hâlâ projenin içinde ancak projeyi öncelikli olarak değerlendirmediğini dolaylı olarak ima etti. Hukuken sağlam bir anlaşma yerine hiçbir şekilde hukuk devleti olmayan Azerilerle, “iki devlet bir millet” yaklaşımıyla şekillendirilen anlaşmalarla çok uzağı görebilmek mümkün değil.

Financial Times, Avrupa’nın en büyük altyapı projelerinden biri olan Nabucco boru hattı projesinin, Türkiye ve Azerbaycan tarafından atılan bazı adımlar nedeniyle zora girdiğini yazmıştı. Konsorsiyumun Azerbaycan gazını Avrupa’ya getirmek için güzergâh seçmeye hazırlandığı ve Nabucco’nun yeniden değerlendirmeye alındığı ifade ediliyor. Kısalan projenin maliyeti ise 8 milyar avro olacak.
Nabucco projesinin resmî olarak iptal edilmesi hem hayalkırıklığı hem de mahcubiyet yaratacağından henüz kimse tarafından dillendirilmiyor. Ancak, Avrupa’ya enerji konusunda kaynak çeşitliliği yaratacak çok taraflı başka bir tercihin oluşturulması da kısa zamanda pek mümkün görünmüyor.


AKP iktidarı ve inşaat fetişizmi

Dünyanın yaşadığı sorunlar ekonomik krize mi işaret ediyor ekolojik krize mi? Hangisi hangisinin nedeni olabilir? Sürdürülebilir kalkınma ideali ne kadar sürdürülebilir? Sürdürülebilir kalkınma yerine sürdürülebilir yaşam konsepti üzerine bir sistem inşa edilebilir mi? Sadece insana dair değil, tüm bir ekosistemin yaşamını tehdit eden küresel bir çevre kriziyle baş başayız. Kalkınma odaklı politikaların sonucu olarak küresel çevre meselelerinde özellikle uluslararası platformlarda son yıllarda önemli ve ciddi bir duyarlılık var. Bu platformlar ve sivil toplum, hükümetleri çevre meselesine daha duyarlı, daha dikkatli olmaya zorluyor, örneğin seragazı salımı, yenilenebilir enerji gibi konularda daha net hedefler ortaya koyan bir yere doğru itiyor. Türkiye’de bu konuda muktedirlerin hali, sözünü dahi edemeyeceğimiz bir seviyede. Şu sıralarda, başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin pek çok yerinde yapımı devam eden ya da yapımı planlanan enerji yatırımları, inşaat işleri, altyapı projeleri var. Hiçbir gücün önüne geçemeyeceği bir inşaat fetişizmi, hükümetin de pompalamasıyla her yanı sarmış vaziyette. Başta İstanbul olmak üzere pek çok büyük kent, rant merkezli inşaatlarla tıka basa dolmuş. Buna ne çevre bilinci ve ne de bu inşaatlar uğruna hayatını kaybeden işçiler engel olabiliyor. Son zamanlarda nükleer santral, Kanal İstanbul, Taksim dalış tünelleri, HES projeleri, büyük altyapı işlerinin ÇED’den muaf tutulması, orman arazilerinin satışa açılması, sayısız konut ve alışveriş merkezi inşaatları gibi, saymakla bitmez... İnşaat fetişi, TOKİ eliyle gerçekleştirilen toplu konut furyası ve tamamen mülkiyet odaklı bir kalkınma modelinin ne iktisadi olarak ne de sosyolojik olarak bir karşılığı var. Bu sistemin bir süre sonra çökmeye mahkûm olacağı da gayet net okunabiliyor. Tüm bu oldubittiye getirilen durum içinde, sivil toplumun ne dediğinin hiç önemsenmediğini de es geçmemek lazım.  Hatta, iktidarın depremi TOKİ için yeni ve devasa bir inşaat alanına dönüştürme niyetine gerekçe olarak sunması da cabası. Bununla ilgili, –TOKİ Başkanlığı’ndan bir türlü çevreyle ilgili bakanlığın da başında olduğuna alışamayan– Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Yasası ile ilgili görüşmelerin sürdüğünü belirterek, “248 noktada kentsel dönüşüm başlattık. Türkiye’yi dalga dalga dönüştüreceğiz” diyor. Evet, yanlış okumadınız tam 248 noktada birbirinin karbon kopyası, yapı denetimi konusunda nasıl denetlendikleri bir muamma şeklinde depreme güvenli olduğu zannıyla inşa edilen ruhsuz kentler. Bakan, böyle iştahla bahseder de, TBMM Çevre Komisyonu Başkanı Erol Kaya durur mu? Kaya, geçen hafta katıldığı bir toplantıda, “çevrecilik anlayışının topluma aykırı olmakla, marjinal olmakla, hatta toplumun yerleşik değerlerine karşı olmakla eş değer bir imaja büründürüldüğüne” dikkat çekmiş. Çevreden taviz vermeden kalkınma mümkünmüş ve hatta çevre hassasiyetiyle kalkınma birbirinin düşmanı değilmiş. Kaya’nın bahsettiği kalkınma modeli, dünyanın başka nerelerinde var bilmiyoruz ama bu haliyle müteahhitlik sektörünün gözdesi olmaya aday olduğu kesin. Ha bir de 2012 yılında hâlâ fidan dikimiyle övünmek de gülünç oluyor. Geçen haftanın bir diğer telaşlı haberi de, Başbakanlık’tan gelen nükleer santral genelgesiydi. Genelge, Akkuyu nükleer santralinin tamamlanması için her türlü iş ve işlemlerin ivedilikle sonuçlandırılacağı müjdesini veriyordu bize, bir acele el çabukluğu ile nükleer santral inşaatımız eksikçesine.Uluslararası Enerji Ajansı Başekonomisti Fatih Birol da, gerçek bir lobici gibi konuşarak, Türkiye’nin nükleer heyecanına heyecan kattı açıklamalarıyla. Birol’un Türkiye’de hızlıca ve yüksek miktarda birçok nükleer santral kurulması gerektiğini belirtmesi, bu telaşa çok uydu. Japon Asahi Shimbun gazetesindeki bir haber, Fukushima sonrası nükleer enerji kullanımını azaltmanın yanı sıra Japonların ilginç de bir karara imza attığından bahsediyordu. Okullarda okutulan ders kitaplarından nükleeri öven ifadeler çıkarılacak, onun yerine yenilenebilir enerji imkânlarından bahsedilecek. Bizde, nükleer enerji propagandası yapmak herkese serbest.  Temel dinamikleri demokrasi, özgürlük, insan hakları, toplumun geniş kesimlerince  birlikte uzlaşılmış yeni ekolojik bir anayasa, çevre ve doğa hakları olmayan iktidarın tek bir temel dinamiği var, o da inşaat, inşaat ve yine inşaat...