Mart 2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mart 2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

AKP iktidarı ve inşaat fetişizmi

Dünyanın yaşadığı sorunlar ekonomik krize mi işaret ediyor ekolojik krize mi? Hangisi hangisinin nedeni olabilir? Sürdürülebilir kalkınma ideali ne kadar sürdürülebilir? Sürdürülebilir kalkınma yerine sürdürülebilir yaşam konsepti üzerine bir sistem inşa edilebilir mi? Sadece insana dair değil, tüm bir ekosistemin yaşamını tehdit eden küresel bir çevre kriziyle baş başayız. Kalkınma odaklı politikaların sonucu olarak küresel çevre meselelerinde özellikle uluslararası platformlarda son yıllarda önemli ve ciddi bir duyarlılık var. Bu platformlar ve sivil toplum, hükümetleri çevre meselesine daha duyarlı, daha dikkatli olmaya zorluyor, örneğin seragazı salımı, yenilenebilir enerji gibi konularda daha net hedefler ortaya koyan bir yere doğru itiyor. Türkiye’de bu konuda muktedirlerin hali, sözünü dahi edemeyeceğimiz bir seviyede. Şu sıralarda, başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin pek çok yerinde yapımı devam eden ya da yapımı planlanan enerji yatırımları, inşaat işleri, altyapı projeleri var. Hiçbir gücün önüne geçemeyeceği bir inşaat fetişizmi, hükümetin de pompalamasıyla her yanı sarmış vaziyette. Başta İstanbul olmak üzere pek çok büyük kent, rant merkezli inşaatlarla tıka basa dolmuş. Buna ne çevre bilinci ve ne de bu inşaatlar uğruna hayatını kaybeden işçiler engel olabiliyor. Son zamanlarda nükleer santral, Kanal İstanbul, Taksim dalış tünelleri, HES projeleri, büyük altyapı işlerinin ÇED’den muaf tutulması, orman arazilerinin satışa açılması, sayısız konut ve alışveriş merkezi inşaatları gibi, saymakla bitmez... İnşaat fetişi, TOKİ eliyle gerçekleştirilen toplu konut furyası ve tamamen mülkiyet odaklı bir kalkınma modelinin ne iktisadi olarak ne de sosyolojik olarak bir karşılığı var. Bu sistemin bir süre sonra çökmeye mahkûm olacağı da gayet net okunabiliyor. Tüm bu oldubittiye getirilen durum içinde, sivil toplumun ne dediğinin hiç önemsenmediğini de es geçmemek lazım.  Hatta, iktidarın depremi TOKİ için yeni ve devasa bir inşaat alanına dönüştürme niyetine gerekçe olarak sunması da cabası. Bununla ilgili, –TOKİ Başkanlığı’ndan bir türlü çevreyle ilgili bakanlığın da başında olduğuna alışamayan– Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Yasası ile ilgili görüşmelerin sürdüğünü belirterek, “248 noktada kentsel dönüşüm başlattık. Türkiye’yi dalga dalga dönüştüreceğiz” diyor. Evet, yanlış okumadınız tam 248 noktada birbirinin karbon kopyası, yapı denetimi konusunda nasıl denetlendikleri bir muamma şeklinde depreme güvenli olduğu zannıyla inşa edilen ruhsuz kentler. Bakan, böyle iştahla bahseder de, TBMM Çevre Komisyonu Başkanı Erol Kaya durur mu? Kaya, geçen hafta katıldığı bir toplantıda, “çevrecilik anlayışının topluma aykırı olmakla, marjinal olmakla, hatta toplumun yerleşik değerlerine karşı olmakla eş değer bir imaja büründürüldüğüne” dikkat çekmiş. Çevreden taviz vermeden kalkınma mümkünmüş ve hatta çevre hassasiyetiyle kalkınma birbirinin düşmanı değilmiş. Kaya’nın bahsettiği kalkınma modeli, dünyanın başka nerelerinde var bilmiyoruz ama bu haliyle müteahhitlik sektörünün gözdesi olmaya aday olduğu kesin. Ha bir de 2012 yılında hâlâ fidan dikimiyle övünmek de gülünç oluyor. Geçen haftanın bir diğer telaşlı haberi de, Başbakanlık’tan gelen nükleer santral genelgesiydi. Genelge, Akkuyu nükleer santralinin tamamlanması için her türlü iş ve işlemlerin ivedilikle sonuçlandırılacağı müjdesini veriyordu bize, bir acele el çabukluğu ile nükleer santral inşaatımız eksikçesine.Uluslararası Enerji Ajansı Başekonomisti Fatih Birol da, gerçek bir lobici gibi konuşarak, Türkiye’nin nükleer heyecanına heyecan kattı açıklamalarıyla. Birol’un Türkiye’de hızlıca ve yüksek miktarda birçok nükleer santral kurulması gerektiğini belirtmesi, bu telaşa çok uydu. Japon Asahi Shimbun gazetesindeki bir haber, Fukushima sonrası nükleer enerji kullanımını azaltmanın yanı sıra Japonların ilginç de bir karara imza attığından bahsediyordu. Okullarda okutulan ders kitaplarından nükleeri öven ifadeler çıkarılacak, onun yerine yenilenebilir enerji imkânlarından bahsedilecek. Bizde, nükleer enerji propagandası yapmak herkese serbest.  Temel dinamikleri demokrasi, özgürlük, insan hakları, toplumun geniş kesimlerince  birlikte uzlaşılmış yeni ekolojik bir anayasa, çevre ve doğa hakları olmayan iktidarın tek bir temel dinamiği var, o da inşaat, inşaat ve yine inşaat...

Belene Akkuyu’ya örnek olsun



Türkiye’nin ilk nükleer santralinin inşa edileceği Mersin’in Gülnar ilçesine bağlı Büyükeceli beldesinde 29 martta halk bilgilendirme toplantısı yapılacak. Proje için kapsam ve özel format belirleme toplantısının da 3 nisanda Ankara’da yapılması öngörülüyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, bu toplantı öncesi 10 ayrı bakanlığa bağlı kurumlardan ve üniversitelerden görüş istemiş. Bilgilendirme toplantısı neden sadece nükleer santralin yapılacağı beldeye özel düzenleniyor? Nükleer santralin çevresel etkileri tüm Türkiye’yi hatta çevre ülkeleri bile ilgilendiriyorken, neden Türkiye genelinde bilgilendirme toplantıları yapılmıyor?Yine, geçmişte daha pek çok örneğine rastladığımız doğa ve çevreyle ilgili meselelerde bir “dostlar alışverişte görsün” uygulaması daha... Yol yordam daha yolun başında yanlış. Türkiye’deki pek çok önde gelen nükleer karşıtı platform, halkın nükleer santral istemediği temalı eylemler yapma hazırlığında. 
Bir süredir nükleer santrale kamuoyunu hazırlamaya, gelecek tepkileri yumuşatmaya yönelik sipariş raporlar ve haberler ortada dolaşıyor. Türkiye’nin en avantajlı tercihi yaptığını, enerjide önemli bir tasarrufa gidileceğini, nükleer yatırımının ne kadar hayati olduğunu, santralin 12 bine kişiye iş sağlayacağını hararetle ballandıran haberler. Son dönemde, “nükleer enerji iyidir, hoştur” temalı kitlesel propagandalara bakın kim eşlik ediyor? Türkiye’nin iklim değişikliği konusunda dış politika temsilcisi Dışişleri Bakanlığı İkili Ekonomik, İklim ve Çevre İlişkileri Daire Başkanı ve BüyükelçiMithat Rende ne yapıyor dersiniz. Rende’nin geçen hafta Sabancı Üniversitesi tarafından düzenlediğiİklim Değişikliği Forumu’nda yaptığı konuşma, nükleer enerji lobilerinin argümanlarına taş çıkartır cinsten. Rende, enerji konularının yeterince ele alınmadığı için üzüldüğünden dem vururken, “Türk Atom Enerjisi’nin bir üyesiyim. Enerji karmamızda nükleer enerji payına karşı çıkıyorlar, ancak nükleer enerjiye de ihtiyacımız var” diyor ve şöyle devam ediyor: “Hidroelektrik santrallerini kullanmaya çalışıyoruz. Ama her vadiyi sular altında bırakma taraftarı değilim. Bütün dünya yeşil büyümeden bahsediyor. Konuşması kolay ama yapması kolay değil, yatırım gerekiyor. Daha iyi enerjiye ihtiyacımız var. Petrol ve doğalgaza fazla bağımlıyız. Almanya şu anda nükleer santrallerden uzaklaşsa da zamanı geldiğinde yeni enerji santralleri kuracak ya da Rus gazına bağımlı kalacaktır.”
Küresel ısınmaya çözüm olarak yapılan nükleer enerji propagandasına Rende kendisini epeyce kaptırmış olsa gerek. Zira, nükleer bir santralin ürettiği karbondioksit salınımı, aynı çaptaki diğer enerji santralleriyle hemen hemen aynı


Rusya’ya bağımlılık mı dediniz

Rende’nin konuşmasında yer alan enerjide Rusya’ya bağımlılık kısmına gelirsek... Türkiye’de hem muktedirlerin hem de çeşitli enerji lobilerinin sürekli ağızlarına sakız ettikleri “enerjide Rusya’ya bağımlılık” argümanının aslında altı epeyce boş. Şöyle ki:
Mersin’deki nükleer santrali de yapacak olan sabıkalı ve inşa ettiği santrallerde düşük kalitede malzeme kullandığı için şirketleri hakkında soruşturma yürütülen Rus Rosatom, Bulgaristan’ın Belene kentinde de bir santral inşa etmek üzereydi. Ancak, Bulgarlar sürpriz bir kararla geçen hafta Ruslarla yaptıkları anlaşmayı bozdu. İptal kararının sebebi nedir dersiniz? Rusya’ya bağımlı olmak istememeleri. Bulgaristan ve Rosatom’un yan kuruluşu Atomstroyexport, santrali dört milyar avroluk başlangıç bedeliyle inşa etme konusunda anlaşma imzalamıştı. Belene projesinin finansmanı konusunda Rusya ve Bulgaristan arasında ihtilaf vardı, hatta tahkime gitmeleri gündemdeydi. Geçen yılki Fukushimanükleer kazasının ardından ülkedeki nükleer karşıtı hareketin baskısını da küçümsemeyelim. Bulgarlar, inşaatı süren ikinci reaktörün bedelini Rusya’ya ödemeyi kabul etti. Hükümet, özünde nükleer enerjiye karşı değil ancak, “enerjide Rusya’ya bağımlı olmak istemiyoruz” diyorlar. 
Dolayısıyla Türk hükümetinin her fırsatını bulduğunda enerjide Rusya’ya bağımlılıktan şikâyet edip, arkasından nükleer santral için Ruslarla el sıkışması hiç inandırıcı olmuyor
Ayrıca, bu şirketin WikiLeaks belgelerinde ABD’nin Moskova Büyükelçisi John Beyrle’nin yazışmalarında adının hiç de muteber olmayan şekilde geçtiğini hatırlatmakta fayda var. Beyrle, Rosatom ve ona bağlı Atomstroyexport şirketinin finansman, teknik altyapı ve ekip sıkıntısı yaşadığına dikkat çekiyor, Türkiye dışında Hindistan, Ukrayna, Bulgaristan gibi ülkelerde yapmayı planladığı santralleri gerçekleştirmesinin mümkün olmadığından bahsediyordu.

Belene reaktörünün iptali Akkuyu’ya yapılacak santralin iptalini tetikler mi, umarız öyle olur...

‘Nükleer güvenlidir’ masalının sonu



Dünyanın son birkaç yıldır adaletsiz paylaşım, dengesiz tüketim, arsız piyasalar ve kötü yönetimlerle içinden çıkılmaz bir hale gelen borç krizine geçen yıl büyük bir sorun daha eklendi. Dünya nükleer santralleri sorgulamaya başladı. Japonya’da meydana gelen deprem ve tsunaminin tetiklediği Fukushima nükleer santralinde aylarca kontrol altına alınamayan nükleer felaketinin birinci yıldönümü. Dünya, Ukrayna’daki Çernobil ve ABD’deki Three Mile Islandnükleer santral felaketlerinin ardından risk seviyesi en yüksek faciaya bir yıldır tanıklık ediyor. Depreme en fazla hazırlığı olduğu düşünülen Japonya meydana gelen felaketler zinciri karşısında çaresiz kaldı, 250 milyar dolarlık bir ekonomik kayıp oluştu, 100 binden fazla insan evlerini terk etmek zorunda kaldı, 80 bin kişi hâlâ geçici konutlarda kalıyor, Pasifik’te tahmin edilemeyecek boyutlarda radyoaktif kirlenme oldu. Hava, su, toprak ve besin zinciri yıllarca temizlenemeyecek şekilde kirlendi. Toprak tabakasının kazınması ve binaların tamamen radyasyondan arındırılması gerekiyor. Japonya’da radyasyon hâlâ hayatın bir parçası, devlet televizyonu her gün faciadan en çok etkilenen bölgeden radyasyon ölçüm değerleri yayınlıyor.
Nükleer enerji endüstrisinin ve onun çevresindeki lobilerin kamuoyuna yönelik sürekli pompaladığı“nükleer çok güvenli bir enerji türü” balonu bir anda patlayıverdi. Bu arada, Japon hükümetinin ve nükleer endüstrisinin Fukushima’da olan bitenin üstünü örtmeye, durumu olduğundan daha hafifmiş gibi göstermeye yönelik çabaları bir zaman sonra boşa çıktı. Tüm bunlar, dünyanın nükleerden vazgeçmesini tam anlamıyla önleyemese de, ciddi bir sorgulama sürecinin önünü açtığı bir gerçek. 
Bu gelişmelere rağmen mesela ABD, 35 yıl sonra ülkede yeni bir reaktör yapılmasına izin verdi. Ancak, Avrupa başta olmak üzere nükleer santral karşıtlığı sesini yükseltti, sivil toplum kuruluşlarıyla halkın el ele verdiği sayısız protesto ve eylem gerçekleştirildi. Nükleerin en ateşli savunucusu siyasiler bile, konuyu bir kez daha düşünmek zorunda kaldı. Almanya ve İsviçre, nükleerden çıkış için tarih belirledi. İtalya’da referanduma gidildi, ezici bir çoğunluk nükleer istemediğini sandıkta gösterdi. Fransa’da yakında yapılacak başkanlık seçimlerinin önemli bir unsuru haline geldi. Yeşiller Partisi, nükleeri azaltma sözü vermesi karşılığında ilk turun ardından ikinci turda Sosyalist Parti’nin adayı François Hollande’a destek verecek. Polonya’da yine yakın zamanda referandumdan nükleere hayır çıktı. Japonya’nın ise sahip olduğu 56 reaktörden sadece iki tanesi şu anda aktif.

Greenpeace
’in, ay başında yayımladığı, Fukushima’dan alınan dersler başlıklı raporu, geçen bir yılda meydana gelen gelişmeleri tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. Fukushima’da meydana gelen kazanın nedeninin aslında deprem değil, başta işletici firma TEPCO olmak üzere nükleer endüstrisi ve hükümet olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla, böyle nükleer felaket, dünyanın herhangi bir yerindeki başka bir nükleer santralde de tekrarlanabilir ve milyonlarca insanın hayatını tehlikeye sokabilir. Greenpeace, bu raporla birlikte son derece ciddi başka bir konuya daha dikkat çekiyor. Bu felaket her ne kadar deprem ve tsunami tarafından tetiklenmişse de, felaketin kontrol altına alınamayışı Japon yetkililerin hem riski görmezden gelmeleri hem de kamuoyuna durumun ciddiyetini tam olarak anlatmamış olmaları. Kolaycılığa kaçarak işin insani yönü üzerinde değil de maddi hasarın miktarıyla ilgilenmeleri konunun bir başka sakat yanı.

Fukushima’nın ardından pek çok ülke eski teknolojili nükleer santrallerini kapattı, yenilerini kurma planlarından vazgeçti, nükleerden çıkış ve yenilenebilir enerjilere geçme için kendine yol haritası oluşturdu. Türkiye ise nükleeri sorgulama gereği bile duymadan duyarsız ve sorumsuz bir şekilde nükleer santral peşinde. Türkiye’nin 1970’ten bu yana nükleer santral kurma niyeti var ancak bu farklı sebeplerle hep başarısızlıkla sonuçlandı. Fukushima’nın tam da birinci yılında Mersin Akkuyu’ya yapılacak santralle ilgili ÇED raporu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın sitesine kondu.

Türkiye Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Ümit Şahin’e göre, rapor kamuoyuna yönelik tam bir propaganda metni gibi.
 Örneğin, rüzgâr, güneş gibi yenilenebilir enerjilerin olumsuzluklarından ve nükleerin nimetlerinden dem vuruluyor. Raporda, fay hattının dibine yapılacak nükleer santralle ilgili kaza ve deprem risklerinden hiç bahsedilmediğini dile getiren Şahin, santrali yapacak Rus Rosatom ile ilgili yolsuzluk ve nükleer inşaatlarında düşük kalitede malzeme ürettiğine dair iddiaların ayyuka çıktığına dikkat çekiyor. Rapor, nükleer atıkla ilgili de suya sabuna dokunmamış durumda.

Bir yanda enerjisinin önemli bölümünü nükleerden karşıladığı halde nükleerden çıkma planları yapanlar, bir yanda da Vietnam, Çin, Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye gibi santral sevdasından geçmeyenler var. Üstelik halkın ne istediğine hiç oralı olmadan...

Daha az dram daha çok federalleşme

Avrupa Birliği’nin temelinin harcı, 18 Nisan 1951’de imzalanan 1952’de yürürlüğe giren Paris Antlaşması’nın altında imzası bulunan altı ülke arasında kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ile atılmıştı. Kuruluşundaki esas amaç, güvenlik yani silah üretimi ve ekonomik büyüme açısından anahtar rol oynayan demir ve çelik üretiminin ulusüstü bir yapı tarafından denetlenmelerine razı gelinerek yeni savaşların önüne geçilmesiydi. Ne ilginçtir ki, 60 yıl önce Avrupa Birliği fikrinin temelini oluşturan ekonomi, bugün Avrupa için içinden çıkılmaz sorunlar yumağına dönüşmüş durumda. 60 yıl önce ekonomik bir amaç etrafında başlayıp, sonrasında sınırları ortadan kaldırarak, siyasi bir birliğe dönüşme sürecinde Avrupa çok büyük mesafeler katetti. Ancak, ne ekonomik entegrasyonu tam anlamıyla ne de siyasi entegrasyonu bir nebze dahi gerçekleştiremediği için kriz bataklığından çıkmakta zorlanıyor. Bundan sonraki tartışma, son zamanlarda sıkça dile getirildiği gibi ayrışma mı yoksa daha fazla entegrasyon ve federalleşme mi üzerinden ilerleyecek. Avrupa’nın dağılmasını, Avrupa’nın çekirdek ülkeleri bir gurur ve namus meselesi haline getireceğinden süreç, mali politikaların ve vergi uygulamalarının sıkılaştırılması zemininde daha ortak ekonomik politikalara yoğunlaşma şeklinde işleyecek.
Bunun ilk adımını Avrupalı liderler geçen hafta attı. Ekonomi politikaları açısından daha federal bir birlik haline gelme niyeti, 26 Ekim 2011’deki zirvede gösterilmişti. Bu konuda atılacak adımların çerçevesi de, o zirvenin sonuç bildirgesinde yer almıştı. Yeni anlaşmanın tam adı, Ekonomik ve Parasal Birlik’te İstikrar, Eşgüdüm ve Yönetişim Antlaşması. İngiltere ve Çek Cumhuriyeti dışındaki 25 ülkenin geçen hafta altına imzasını attığı antlaşma ile bütçe sınırını aşan ülkelere doğrudan yaptırım uygulanması kabul edildi. Avro Bölgesi’nde kamu borcunu yüzde 60, bütçe açığını yüzde üç ile sınırlayan eski İstikrar ve Büyüme Paktı pek çok üye tarafından çoktan delik deşik edilmiş halde. Avrupa’da gerçek bir ekonomik birlik için daha fazla uyum ve disiplin gerekiyor. 
Bu yeni antlaşma, üye ülkelerin aşırı borçlanmasını önlemek için borçlanma sınırının aşılması durumunda, yaptırımların otomatik olarak devreye girmesini ve borç freni sayesinde de, uzun vadede milli bütçelerin dengelenmesini öngörüyor. Buna göre aşırı borçlanma halinde ilgili ülke hakkında hemen soruşturma açılması ve Avrupa Adalet Divanı tarafından borçlanma freninin uygulanıp uygulanmadığının incelemeye alınması planlanıyor. Antlaşma uyarınca, Avrupa Adalet Divanı, bütçe açığı hedeflerin üzerinde seyreden ülkelere ceza kesebilecek. Buna ek olarak, antlaşma, AB Konseyi Başkanı ve AB Komisyonu Başkanı’na ekonomik ve parasal birliği mümkün olduğunca güçlendirecek adımları belirlemeleri için yetki veriyor. Yani, bu iki makam, bundan böyle ülkelerin bütçe açığı ve borç tavanını aşmamaları konularında daha fazla söz sahibi olacak. Diğer bir deyişle İngiltere’nin geçen yıl sonundaki maraton görüşmelerde iddia ettiğinin aksine Lizbon Antlaşması dışında yapılacak ve bütün üyeleri kapsamayan bu antlaşmada Komisyon ve Adalet Divanı’nın icracı sorumlulukları mümkün olacak.
Antlaşmanın yürürlüğe girmesi için 17 Avro Bölgesi ülkesinden 12’sinin parlamentodan geçmesi yeterli. Antlaşma, İngiltere ve Çek Cumhuriyeti tarafından arzu edilmedi ancak, antlaşma metninde, “Amacımız, günü geldiğinde bu kararları, AB antlaşmasının içine yedirmek” ifadesi kullanılıyor. İngiltere Başbakan David Cameron bu olumsuz tutumuna gerekçe olarak, milli bütçe egemenliğinin elden gidecek olmasını göstermişti.
 


Güçlendirilmiş işbirliği mekanizması

Ekonomik ve Parasal Birlik’te İstikrar, Eşgüdüm ve Yönetişim Antlaşması’ndaki gibi işbirlikleri,güçlendirilmiş işbirliği mekanizması olarak tabir ediliyor. Zaten, antlaşma metninde de buna atıf var. Birliğe üye devletler, belirli konularda biraraya gelerek, AB hukuku ve kurumları kapsamında hareket etmek şartıyla politika geliştiriyor. Bu aslında bir manada şu demek: Birliğin tamamı tarafından makul bir sürede oluşturulamayacak işbirliğinin belirli sayıda üye devlet arasında gerçekleştirilmesi. Böyle bir mekanizma oluşturulmasındaki hedef, oybirliği kuralından kaynaklanan tıkanmaların aşılması. Bu uygulama, Avrupa Birliği’nin genişlemeleri sonucunda oluşan farklılaşmış yapının yönetilmesine de hizmet ediyor. Bir anlamda federalleşmenin avangartı. Verilebilecek en bilinen örnekler de ortak para birimi avro ile Schengen ortak vize uygulaması olarak gösterilebilir. 
Avrupa’nın geç karar alarak, kriz faturasını kabarttığı bir gerçek. Karar alma mekanizmasının hızlandırılmasına yönelik somut adım atmakta epeyce vakit kaybetti. Ayrıca, Avrupa Merkez Bankası kanalıyla piyasayı likit tutabilmenin da bir sınırı var. Avrupa, artık sorunu mali piyasaları rahatlatan operasyonlarla çözme yolundan dönüyor, yapısal bir değişimle farklı bir trende giriyor. Mesele büyüme özürlü gelişmiş Avrupa’da yurttaşların çok sert bir mali disiplin ve kemer sıkma anlamına gelen tedbirlere nasıl tepki vereceklerinde.