Mayıs 2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mayıs 2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Terlikli çocuk gongu çalınca...


Dünyanın en zengin, en genç işadamlarından biri. Dünyanın gözü üzerinde, ne söylese, nereye gitse, ne yapsa haber, milyonlarca insanın ilgisine mazhar olmuş bir sitesi var. Rahat giyim tarzı ve hatta zaman zaman gayrıciddi bulunan tavırlarıyla gündem oldu, kariyerinin başındayken Time dergisine kapak yapıldı, hayatını anlatan film çekildi. Mark Zuckerberg’in 22 yaşındayken okulda popüler olmak için kurduğu Facebook, aslında hayatını değiştirecek projesiydi. Fikrin çalıntı olduğu da konuşuldu, hatta dava bile açıldı. Bunlara pek takılmadı, dehasını kullandı, fikrini paraya çevirdi. Tv programlarına, en önemli iş toplantılarına bile giderken ayağından çıkarmadığı terlikleri, kapüşonlu kıyafetleri sık sık yazıldı. Kimi zaman bu rahatlık eleştirildi. Şans mı, çalışanlık mı, girişimcilik mi yoksa deha mı kısmı epeyce züğürdün çenesini yoracak bir tartışma ancak bugün, herkes Facebook’un halka arzını konuşuyorsa, en duyarsız kalanı bile arada bir Facebook hesabını açıp ne var ne yok diye bakıyorsa, belki de bu özelliklerin hepsi...

Zuckerberg, 18 Mayıs 2012 günü terliklerini çıkardı, Nasdaq’ın yolunu tuttu ve gongu çaldı. Her şey o cuma günü Facebook’un halka arzıyla başladı. Facebook, ABD tarihinde bir ilk gerçekleştirecek, borsaya açılan en değerli şirket olacaktı. Hisse başı fiyat 38 dolar ve şirketin toplam piyasa değeri 104 milyar dolar olarak belirlendi, ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. İlk işlem günü 42 dolara kadar yükselen hisse, kısa sürede çakıldı, perşembe günkü 33 dolardan kapandı. Büyük umutlarla halka açılan şirket, ikinci günün sonunda 20 milyar dolar değer kaybetmişti. Buna ek olarak şirkete iki soruşturma, bir dava açıldı. Peki, Facebook nerede yanlış yaptı? 
Muhakkak ki, tüm halka arz operasyonları risk taşır, ancak verilen fiyat ve vaat edilen kârla Facebook için bu risk daha fazlaydı, buna bir de vahim hatalar eklenince, zincirleme hayalkırıklığı yaşandı.Analistler, Facebook hisselerinin değer kaybının tüm sosyal medya şirketlerini etkileyeceğini söylüyor. Çünkü, Facebook’un büyük kazanç sağlayan stratejisi hızlı bir düşüşe sahne oluyor. Hisselerin satış işlemlerine başlanmasında yaşanan satış öncesi verilen çok sayıda iptal emri nedeniyle 30 dakikalık gecikmeyle başlayan olumsuz süreç, hisselerin aşırı değerli olarak piyasaya sürülüp yatırımcının aldatıldığı yönündeki eleştirilerle devam etti. SEC, gecikmenin haksız kazanca neden olup olmadığı ile ilgili soruşturma başlattı. 
Halka arzın yönlendiricileri yatırım bankaları, Morgan StanleyGoldman Sachs ve JP Morgan, Facebook’un son aylarda zayıflayan maddi verilerini saklamak ve yatırımcıyı aldatmakla suçlanıyor. Her üç kurum da suçlamaları reddediyor, fakat New York ve California’da adli soruşturma başlatıldı bile. Facebook’un kötü gidişatının ilk ayaklarından biri, ABD’nin sermaye piyasası kurulu SEC’e gönderdiği S-1 dosyası ile başlıyor. Facebook’un ciro tahminini gizlediği belirtilirken, Facebook halka arzını yöneten Morgan Stanley’nin adı ön plana çıkıyor. Morgan Stanley, Facebook’un cirosunda akıllı cihazların kullanımının artmasıyla beraber reklam gelirlerinde gerileme olacağını öngörüyormuş. Çünkü, sayıları giderek artan mobil cihaz kullanıcıları Facebook’a bu cihazlardan girdiklerinde reklamlar görünmüyor. Bu Facebook’un reklamlardan beklenen geliri elde edememesinin en temel sebebi. Morgan Stanley, bu veriyi saklamış.Olayın patlak vermesiyle birlikte, hisse alanlar, bankalara ve Facebook’a suç duyurusunda bulunmaya başladı. Dava dilekçelerinde, gelirlerde keskin düşüş olacağının gizlendiği şikâyeti var.
Şirkete açılan soruşturmalardan bir diğerini SEC Başkanı Mary Schapiro ve Finansal Düzenleme Kurumu Başkanı Richard Ketchum gerçekleştirdi. Burada ön plana çıkan konu, bazı yatırımcılara avantajlı giriş hakkı sağlanması. İki milyar dolar hisse alan bireysel yatırımcı Phillip Goldberg, Nasdaq’taki teknik arızalar nedeniyle zarar ettiği gerekçesiyle şirkete dava açtı. Goldberg, açılıştaki teknik arıza nedeniyle en az 30 milyon adet Facebook hissesinin olumsuz etkilendiğini söylüyor. Nasdaq, aslında bu suçlamayı kabul etti. Nasdaq CEO’su Robert Greifeld, Facebook’un ilk işlem gününde kote oluşunda hata yaptıklarını kabullenen ifadeler kullanmıştı.
Facebook yönetiminin kendi gelir ve kârlılık hesaplarında tahminlerini aşağı çekip, bu konuyu kamuoyuyla paylaşmaması, muhtemelen Facebook’un popülerliğinin arka planında kalacağı beklentisindendi. Ama gidişat öyle olmadı, yatırımcı bunu yutmadı, şirket açısından ciddi bir ahlak sorunu da ortaya çıkmış oldu. Aslında olanlar sürpriz değilmiş, teknoloji şirketlerinin birçoğu borsada sınıfta kalmış. Şu âna kadar halka açılmış bir milyar dolar üstü değere sahip şirketler arasında sadeceGoogle ve Yandex başarılı olmuş. Facebook’un 104 milyar dolar değerle halka açılmasının balon olduğu yönünde söylentiler artıyor. Şirketin aktif büyüklüğü altı milyar dolar ve değeri ile aktif büyüklüğü arasında uçurum var. Facebook yaratıcılık, girişimcilik ya da deha sonucu ortaya çıktı, ne derseniz deyin, ama bunlar hisse fiyatı belirlerken buhar olup uçuyormuş demek ki.


Kentsel bölüşüm rantsal dönüşüm

İnşaat sektörünün reel siyasetin lokomotifi olduğu Türkiye’de AKP iktidarı, adım adım planlarını hayata geçiriyor. Son seçimlerin ardından bakanlıklarla ilgili değişiklikler yapılırken Çevre Bakanlığı’nın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı haline getirilmesi bu planın ilk etaplarından biri. Bakanlığın çevre ile ilgili faaliyetlerden çok inşaat sektörünü semirtmeye yönelik aktiviteleri herkesin malumu olduğundan, çevrenin sadece Bakanlığın adından ve Bakan’ın çevre ve yeşil sevgisiyle ilgili sarfettiği içi boş laflardan ibaret kaldığını söyleyebiliriz. Geçen hafta milyonlar Türkiye Kupası’nı kim alacak diye ekran başına kilitlenmişken, Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, TBMM’den geçiverdi. Kamuoyunda kentsel dönüşüm yasası olarak bilinen bu yasal düzenlemeler, “deprem ülkesiyiz, bu dönüşümü acilen bitirmeliyiz” mealinden bir el çabukluğu ile inşaat sektörüne uçsuz bucaksız bir rant kapısı aralıyor. Deprem riski sadece imara yönelik bir sorunmuş gibi sunuluyor, en yetkili ağızlardan felaket senaryoları yazılıyor, zaten deprem korkusuyla yaşayan halk psikolojik olarak hazırlanıyor. Bu “ben yaptım oldu” yaklaşımı karşısında binaların deprem riskine karşı güçlendirilmesine, riski çok yüksek binaların yıkılmasına, kimsenin karşı çıkmayacağı muhakkak.
Burada, deprem riski, meselenin odağı olarak değil, yasayla birlikte yeni bir sürecin kaldıracı olarak kullanılıyor. Hem de, afet yönetiminden ziyade kentsel dönüşüm adı altında gerçekleştirilecek yıkımın uygulayıcısı konumundaki yönetim anlayışının kaldıracı olarak... Oysaki, afet yönetimi, felaket yaşanmadan önce risklerin belirlenmesi, muhtemel kayıpların önüne geçilmesi veya azaltılmasına yönelik kapsamlı etki analizleri gerektiren, doğaya saygılı stratejik temelli bir plana dayanmalı. Bakıyoruz, dönüşüm yasasının temelinde yine TOKİ başrolde. Bu yasa yoluyla kendisine verilen geniş yetkilerle TOKİ, Başbakan Erdoğan’ın da dediği gibi, kimsenin gözünün yaşına bakmadan yıkımları gerçekleştirecek.

Bu yasaya göre mahkemeler yürütmeyi durduramıyor. Tıpkı HES’lerde olduğu gibi. Ev sahipleri yıkıma itiraz edip kazansa bile, evleri çoktan yıkılmış olacak. Yani, yapının afet riskine karşı dayanıksız olmadığı bilirkişi kurullarınca tesbit edilse de, ev sahiplerinin Bakanlığın tesbitine itiraz hakkı olsa bile, mahkemeler yürütmeyi durdurma kararı veremeyecek ve yargı süreci tamamlandığında yıkım gerçekleştirilecek. Yapı risk taşımasa da, Bakanlığın belirlediği risk alanı bölgesindeyse yıkılabilecek. Bina yeni inşa edilmiş olsa bile yıkılabilecek, yıkımlar reel değerler üzerinden değil emlak vergisi bedelleri üzerinden yapılacak. Bu arada, yasaya göre, yıkıma karşı çıkan, direnen olursa suçlu ilan edilerek, hakkında yasal işlem başlatılacak. Bunlar, yaşadıkları bölgelerden insanları söküp bu bölgeleri, rant ekonomisine yem etmekten başka bir anlam taşımıyor. Madem depreme dayanıklı kentler oluşturmak amaç, mevcut yapı stokunun ekolojik ilkelere ve sismik kurallara göre dayanıklı hale getirilmesi ve bu dönüşümün o mahalle sakinleriyle birlikte yapılması da yasaya konmalıydı. Bu yasa, doğasızlaştırma, nehirsizleştirme, ormansızlaştırma ve insansızlaştırma politikasının –şimdilik– son halkasını oluşturuyor.

Burada hiç ele alınmayan konulardan biri, bu kadar binanın yıkımı sonucu ortaya çıkacak devasa hafriyatın nerede toplanacağı, nasıl bir geri dönüşüme tabi tutulacağı.Geri dönüşüm ve depolama tesisleri mi inşa edilecek, hammadde olarak geri mi kazanılacak, belli değil. Bir ara, kentsel dönüşüm enkazını kaldırım taşı olarak kullanılacağından bahsedilmişti. Muhtemel olarak ortaya çıkacak inşaat ve atık yıkıntı miktarının 143 milyon ton olacağından bahsediliyor. Sadece İstanbul’da kişi başına düşen hafriyat 10,9 kilogramı buluyor.
Kentsel dönüşüm için yoksulluk, yoğunluk, risk gibi farklı yönlerden ele alınacak kapsamlı haritaların çıkarıldığı ulusal bir strateji planına ihtiyaç var. Çünkü, kentsel dönüşüm sadece mekânsal bir dönüşüm demek değil. Mekânsal olduğu kadar ekonomik ve toplumsal boyutlarıyla da ele alınması gereken bir konu. Riskli alanlarda yapılacak kentsel dönüşüm için kamu, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve dönüşüm alanlarında yaşayan insanlarla uzlaşma sağlamak gerekiyor, “ben yaptım oldu” şeklinde değil. Nükleer santral, üçüncü köprü, kentsel dönüşüm gibi dev işlerin hiçbiri salt enerji, ulaşım ya da afet yönetimi projeleri değil, hepsi apaçık rant ve emlak projeleri.
Kentler, orada yaşayan insanların ihtiyaçlarına ve isteklerine göre değil, sermayenin ve iktidarın isteklerine göre dizayn ediliyor. Barınma, sağlık ve eğitim kadar en temel insan hakkıdır. Kentsel dönüşüm altındaki dayatmacılıkla barınma hakkı sağlayamadığınız insanlara iktidar olarak sağlık ve eğitim hizmeti vermeniz mümkün değildir. Türkiye’nin inşaat odaklı büyüme stratejisi kapsamında, şimdi sırada iktidarın ve sermayenin geniş kitleleri, deprem riski dayatmasıyla sürgüne göndermesini izliyoruz.


Üstü olimpiyat parkı altı nükleer reaktör


Bu hafta aklımda çok başka şeyler yazmak vardı ancak bazen akla takılan şeyler insanı “yazmazsa rahat edemeyecek” merhalesine getiriyor. Londra’da Olimpiyat Oyunları’nı izlemeye sayılı zaman kaldı. İngiliz hükümeti, Olimpiyatlar için kamu bütçesinden 9,3 milyar sterlin yani yaklaşık 14,8 milyar dolar harcadı. Bu rakam, İngiltere’nin Olimpiyatlara ev sahipliği başvurusu yaptığı 2005 tarihinde öngörülen rakamın neredeyse dört katı. 27 temmuzda açılış töreni yapılacak oyunlar için İngiltere’de artık son hazırlıklar, son düzenlemeler yapılıyor. İnşası için yaklaşık 12 bin kişinin geceli gündüzlü çalıştığı ve kent içinde ayrı bir kentmiş izlenimi yaratan Olimpik Park daha ziyaretçilerini ağırlamaya başlamadan dünya çapında büyük ilgi uyandırıyormuş. Olimpik Park neyin nesiymiş diye ufak bir araştırma yapınca, karşıma şu bilgiler çıktı: “450 hektarlık bir alana yayılan ve altı temel yapının yer aldığı alanda mimari tasarımlar, düşük karbon salınımı, etkin su ve atık dönüşümü, çevreyle uyumlu malzeme kullanımı, bölgedeki biyolojik çeşitliliğin korunması, hava kalitesinin arttırılması, gürültü kirliliğinin en aza indirilmesi hedefleriyle birlikte hayata geçiriliyor. 80 bin izleyici kapasiteli Londra 2012 Olimpiyat Stadyumu, dünyanın en çevre dostu stadyumlarından biri. En az malzeme hedefiyle inşa edilen yapı benzerlerine göre çok daha az enerji harcayacak.”
Buraya kadar her şey çok şahane. Peki, sizce İngiltere, oyunların oynanacağı bu çevre dostu Olimpiyat Parkı’nı nereye yapmış? Hemen merakınızı giderelim: Daha önce deneysel olarak kullanılan bir nükleer reaktör sitesinin üzerine! Kentin doğusunda yer alan Lower Lea Valley’de eskiden bir nükleer reaktör sitesi varmış. İngiltere’nin 2012’de Olimpiyatları alması kesinleştikten sonra yetkililer, hemen “hiçbir sağlık riski yoktur” yönünde ısrarlı açıklamalar yapmış. Avrupa Birliği’nin en etkin kalkınma ajansı olan London Development Agency tüm çevresel etki analizlerinin yapıldığını belirterek, herhangi bir nükleer kalıntıyla ilgili bulguya rastlanmadığı, zaten yeterli temizlik yapılmadan çalışmalara başlanmayacağı konusunda yüreklere su serpmiş. Ancak tartışma sürüyor.
Buradaki reaktör Queen Mary College tarafından 1982’ye kadar nükleer reaktör mühendisliği çalışmaları için kullanılmış ve daha sonra kapatılmış. Kapatılalı “30 yıl geçmiş ne olacak” diye düşünmeyin, nükleer, hükümetlerin reklamını yaptığı şekilde asla temiz bir enerji olmadığı gibi dünyanın en kirli enerjisi. Bir nükleer tesis en fazla 40 yıl kullanılabilir, ardından sökülüp çevresinin temizlenmesi gerekiyor. Bugüne kadar kullanım süresi dolmuş hiçbir reaktörün temizliği tam anlamıyla bitirilmedi. En kötüsünü sona bıraktım, dünyanın en kirli atıkları olan radyoaktif atıklar 10 binlerce yıl dayanıklı.

***


Seçim sonrası Yunanistan’dan kesitler

Yunanistan’daki kriz, 6 Mayıs 2012 itibariyle ekonomik olduğu kadar artık siyasidir de. 1970’lerden bu yana iktidara gelerek ülkedeki sistemi yozlaştıranların yerini alabilecek Syriza gibi partilerin, adamakıllı, ayakları yere basan bir projesini maalesef duyamadık, en büyük düsturları her şeye hayır demek dışında. Bu da onları ziyadesiyle popülist bir yere oturtuyor. Seçimlerde kemer sıkma önlemlerine öfkeli oylar, Troyka ile yapılan memoranduma karşı olan partilere gitti. Seçimlerde aldığı yüzde 16,7 oyla sandıktan ikinci olarak çıkan sol koalisyon partisi Syriza’nın lideri Alexis Tsipras, kendisine verilen hükümet kurma görevini ikinci gün pes ederek, Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas’a iade etti. Tsipras, “Seçim sonrası şartlar değişti. AB’nin daha önceki hükümetle imzaladığı anlaşmalar hükmünü yitirdi. Başta bankalar olmak üzere finans sektörü devletleştirilecek. Maaş ve ödemelere yönelik tüm kesintiler geri alınarak yeniden eski seviyelere getirilecek. AB, Yunanistan’ı değiştirmekten vazgeçmeli. AB, Yunanistan’a benzemek için çaba harcamalı” diyor. Gerçek ise, anketlere göre, bugün seçim yapılsa yüzde 23,8 ile birinci gelecek Syriza liderinin dediği gibi değil. Birincisi eskisi gibi yüksek seviyelere getirilecek maaş ve ödemelerin kaynağının nereden bulunacağı cevaplanmaya muhtaç, ikincisi AB ülkelerinde Yunanistan’ın durumuna benzemek isteyen başka bir ülke yok. Avrupa’daki tüm mücadele Yunanistan gibi olmamak için veriliyor. Bu tehlikeli vaatler, Yunanistan’da toplumsal memnuniyetsizliği kanalize eden solun yükselişi anlamına gelse de altı boş duruyor. Muhakkak ki iktidara Troyka ile imzalanan memorandum karşıtı bir hükümet gelirse, kurtarma paketlerinin koşullarını yeniden görüşür, yeniden müzakere eder. Ancak, paketleri tamamıyla reddetmek hiç kolay görünmüyor. 
1990’larda krizi yaşayan Asyalılar, salt krizi değil, sonrasını da öngörmeye yönelik politikalar oluşturdu, halklar da hükümetlere yardımcı oldu. Asya, o dönem elde ettiği tecrübeleri 2008’den bu yana süregelen mali krizde de uyguluyor. Asya devleri krize geliştirdikleri farklı yaklaşımla sadece kendi ekonomilerine değil, dünya piyasalarına da rahat nefes aldırıyor. Bu kriz bugünden yarına bitecek gibi görünmüyor. Dolayısıyla, krize karşı geliştirilen politikaların uzun soluklu, geniş kapsamlı, reformist olması şart. Şimdi Cumhurbaşkanı Papulyas liderleri “milli mutabakat” hükümeti kurmak için iknaa çalışacak, yoksa takvimler 17 haziranda yine seçim diyecek. Yunanistan’da siyasetçiler fedakârlık yapmaya hazır mı?


Herkesin reytingi kendine dönemi


Rating kuruluşları finansal krizin patlak verdiği 2008’den bu yana piyasaların ve hükümetlerin günah keçileri olmaktan kurtulamadı. Geçen hafta Türkiye’nin görünümünü pozitiften durağana çekerken öne sürdüğü gerekçelerle S&P, Türkiye’de hem piyasaların hem de siyasilerin öfkesinden ve küçümsemesinden kurtulamadı. S&P’nin 2011 verilere bakarak karar verdiği, üst kurumların aldığı önlemleri ya da açıklamaları anlamadıkları yönünde epeyce söz edildi. Verdikleri notlar ve yorumlarla ülkelerin kaderlerine etki ettikleri bir gerçek. Avro krizinin en vahim dönemlerinde siyasetçiler, bu kuruluşlar için hakarete varan eleştirilerde bulunmaktan çekinmedi. Açık şekilde kredi derecelendirme kuruluşlarının tutumunun ekonomik krizi derinleştirdiği söylendi. Hatta onlara karşı finansal sistemin yeniden yapılandırılması bile konuşuldu. Kredi notlarına aşırı bağımlılıktan kurtulunduğu gün, muhtemelen sorunun büyük kısmının da üstesinden gelinmiş olacak. Kredi notlarına bir yasaklama gelebilir mi, bu küresel finans ortamında mümkün değil, istikrarsızlık yaratabilir ve kapitalizmin doğasına da pek uymaz.

Bu işin ağababaları olarak bilinen üç büyükler –üçü de ABD kökenli– S&P, Moody’s ve Fitch, kredi derecelendirme alanını domine ediyor. S&P ile Moody’s’in ana ortakları neredeyse birebir aynı. Bu ortaklar her iki şirkette de kontrolü elinde tutuyor. En cüretkâr hamlesini geçen yıl ağustosta ABD’nin notunu düşürerek yaptı diyebiliriz. S&P’nin yüzde 100 sahibi konumundaki finans ve yayıncılık kuruluşu McGraw Hill’in ortakları arasında yer alan sekiz isim Moody’s’de de yer alıyor. Moody’s’de S&P’dekilerden farklı olarak Berkshire Hathaway’in sahibi ünlü yatırımcı Warren Buffett da sahnede. Buffett, yüzde 12,5 civarındaki hissesiyle en büyük hissedar. Fitch’in ise yüzde 60’ı Fransız Fimalac Grubu, yüzde 40’ı ABD’li Hearst Corporation tarafından yönetiliyor. Şirket aslında ABD kökenli ancak yıllar içinde el değiştirmiş.

Bu şirketlerin Avrupa ülkeleriyle ilgili son derece kötü notlar veriyor olması, Avrupa’da büyük rahatsızlık yaratıyor. Avrupa, bu kuruluşların etkisinden kurtulmaya niyetli, bu amaçla Avrupa merkezli bir kuruluşun kurulma çalışmaları hızla sürüyor. Krizle boğuşan Avrupa en azından notlar konusunda biraz rahat nefes almak istiyor gibi. ABD’li şirketlerin Avrupa ülkelerinin art arda notunu kırması üzerine gündeme gelen Avrupa rating ajansı projesi, bir ara sermaye engeline takılmıştı. Proje, ajansın kurulması için gereken 300 milyon avroluk başlangıç sermayesini denkleştirilemeyince sonuçsuz kaldı. Ancak, uluslararası medyada yer alan bazı haberlere göre, global düzeyde hizmet verecek Avrupalı bir rating ajansı kurulması için gerekli finansal desteğe ulaşılmış. Avrupalı banka ve sigorta şirketlerinden 300 milyon avro için destek sözü alınmış. Geçen hafta İtalya’da 155 bin şirketi temsil eden Confindustria Başkanı Emma Marcegaglia da aynı durumdan yakınarak, şöyle konuştu: “Avrupa’nın kredi derecelendirme kurumunu oluşturmalıyız. Bu anlamda bir reform yapmalıyız. ABD’li kredi derecelendirme kuruluşları temeli olmayan kararlar veriyor. Verdikleri kararlar çoğu zaman real ekonominin mevcut durumunu yansıtmaktan çok uzak.”
S&P’nin geçen haftaki kararının ardından Başbakan Erdoğan’ın konuyu Bakanlar Kurulu toplantısında gündeme aldığı, Türkiye’nin uluslararası alanda yeni bir not sistemi arayışına girmesinin ele alındığı medyaya yansımıştı. G-20 ülkelerinin de bu kuruluşlarla sorunları olduğundan Türkiye’nin bu alanda liderliğe soyunduğu belirtiliyor. Bu alanda Japonya’nın JCR-Eurasia, Çin’in Dagong Global Credit Rating adında Batılılara alternatif rating kuruluşları olduğunu da hatırlatalım. 
Tabii, bu şirketler kamu yararına ya da ülkelerin hayrına bu not verme işlerini takip etmiyor. Rating kuruluşları auditing için yani yıllık hesap denetimi için belli bir ücret alıyor. Dolayısıyla, hem not ölçümü yaptırıp hem de şirket notu açıklayınca rating şirketini kötülemek pek akıl kârı bir durum değil. Aynı durum kredi notu ölçümü yaptıran şirketler ve finansal kuruluşlar için de geçerli. Örneğin, bir kurum, 500 milyon dolarlık bir bono ihracı gerçekleştirecek ve yatırımcılar bunun bir kredi derecelendirme kuruluşu tarafından notlandırılmasını istiyor. Bu da aşağı yukarı 250 bin dolar ücret ödenmesi anlamına geliyor. Eğer bono ihracı 160 milyon doların altında kalırsa, asgari ödeme 80 bin dolar oluyor. Çok büyük bono ihracatçısıysa yatırımcılar her üç ajans tarafından da değerlendirme isteyeceği için bu 750 bin doları buluyor. Kâr tatlı ve rating kuruluşlarının sistemi bir anlamda esir aldıkları açık.
İşin bu boyutu bir yana, “kredi derecelendirme kuruluşlarına ödemeyi, tahvili çıkarıp kredi alanlar değil yatırımcılar yapmalı” diye de bir görüş var. Burada da bir çıkar ilişkisi çelişkisi ortaya çıkabilir ancak, temel sorun zaten sistemin tek bir tarafın görüşüne göre belirlenmesi. Burada kilit önemdeki nokta şu, bir rating kuruluşu görüş açıkladığında bunun sadece bir görüş olarak değerlendirilmesi, tartışılması teklif dahi edilemez bir gerçek olarak ortaya konmaması. Değerlendirmeler bir analiz olarak görülerek, bir mahkeme kararı gibi algılanmazsa sinirler de bu kadar çok gerilmez.


Kamu borcu değil emlak balonu


Bir ülkenin fevkalade futbol oynaması çok güzel bir görsel şölen ancak ne ekonomik sorunlara çare olabiliyor ne de kronikleşen işsizliğe. Avrupa’nın dördüncü büyük ekonomisi İspanya’da, 1980’lerin sonunda başlayıp 1990’ların başında önemli bir büyüme gösteren inşaat ve emlak sektörü, şu anda ülkedeki bankaların en ciddi derdi konumunda. 2007’nin sonlarında ABD’de sinyallerini vermeye başlayan ve 2008’de büyük bir gürültüyle kopan mortgage krizinin bir başka versiyonu şu sıralarda İspanya’da yaşanıyor. İspanya Merkez Bankası verilerine göre, İspanya bankalarının şubatta batık kredileri oranı yüzde sekiz ile 18 yılın en yüksek seviyesine yükseldi. İspanyol bankaları, inşaat sektöründe yaşanan patlama sırasında cömertçe verdikleri ama şimdilerde geri ödenmesi mümkün olmayan büyük bir kredi sorunuyla karşı karşıya. Bankalardaki batık kredilerin miktarının 150 milyar avroya yakın olduğu tahmin ediliyor. Bu arada, ülkede boş duran konut stokunun ise bir milyon civarında olduğundan bahsediliyor. AB ülkeleri arasında inşaat sektöründe en fazla daralma İspanya’da. Emlak fiyatları yüzde 22 civarında aşağıya çekildi. Sektörün fiyatları daha da aşağı çekmesi bekleniyor. Bu durum bankaları daha fazla zorlayacak. İnşaat sektörünün çökmesinin işsizliğin yüzde 25’ler seviyesine gelmesinde de payı büyük. 
İspanyol bankaları fazlasıyla Avrupa Merkez Bankası’nın yardımlarına muhtaç görünüyor. Son bir yılda İspanyol bankaları, Avrupa Merkez Bankası’ndan 300 milyar avrodan fazla para almış. Emlak balonundaki patlamayla, tasarruf bankalarının bir çoğu iflas bayrağını çekti. Hızla büyüyen emlak pazarı, AB’deki borç kriziyle birlikte derin bir durgunluğa girdi. Avro cinsinden borçlanıp ipotek kredisi veren bankalar, konut talebi azalınca kredileri geri alamamaya başladı. 
Dolayısıyla, İspanya’da Avrupa’nın en zayıf halkası Yunanistan’dan farklı bir durum var.İspanya’daki sorun Yunanistan’da olduğu gibi kamu borçları kaynaklı değil, esas sorun 2000’lerin sonlarına kadar hızla büyümüş ve şişmiş olan emlak pazarındaki balon.İspanya hükümeti, kesintilere giderek ne bankalara ne de emlak sektörünün toparlanmasına imkân veriyor.

Bu işin ucu çok sıkıntılı şekilde Alman bankalarına dayanıyor. Alman bankalarının bilançolarında, İspanya’daki emlak krizinin yarattığı ipotek sıkıntısı var. Aslında hemen hemen Avrupa’nın pek çok ülkesinden bankalar İspanyol bankalarına kredi açtı ancak en çok etkilenenler Alman bankaları oldu. Yunanistan’daki sancılı mali krize maruz kalan AlmanCommerzbank ve Hypo Real Estate bunlardan sadece birkaçı. İspanyol perakende bankacılık piyasasındaki en büyük yabancı bankalardan biri olan Deutsche Bank, en büyük assetlerin sahibi.Barclays’in durumu da Deutsche Bank’tan farksız. Commerzbank’ın sahibi olduğu Eurohypo ve WestLB’nin sahibi olduğu WestImmo, ülkedeki gayrımenkul yatırım uzmanlığına en fazla para verenlerin başında. Alman Merkez Bankası Bundesbank, İspanya’daki bu gelişmelerin Alman bankaları için potansiyel sorun oluşturduğunu ve bankaların titizlikle bilançolarındaki bu sorunlu kredileri temizlemesi gerektiğini belirtiyor. Aslında Alman bankaları bunu bir miktar uygulamış. 2008 başında İspanya’da 200 milyar avroluk portföyleri varken bu rakam geçen yıl 113 milyar avroya gerilemiş.Alman bankaları, kendilerini mevcut durumdan da bir miktar korumuş diyebiliriz. Zira, gayrımenkul projelerine ve arsa spekülatörlerine direkt para vermemişler, sadece banka ipoteklerine para yatırmışlar. 
Ancak, gelinen nokta, yine de AB’nin rekabet kurumlarıyla Almanya’nın da arasını açmak üzere.

Fitch’in bir raporuna göre, bu bilançoları düzeltmek için yıllar gerekiyor. İspanya’daki durum kötüleştikçe en muhafazakâr kredi kuruluşları bile, Fitch’e göre tehlikede ve mortgage kredisi verenler eninde sonunda bunun bedelini ödeyecek. 
Bir zamanlar İspanya ekonomisinin motoru olan emlak piyasasındaki sıkıntıyı ve bilanço dengesizliklerini hükümet, devletin kaynaklarıyla değil asset management şirketleriyle anlaşarak çözmeyi planlıyor. Fiyatların, hâlâ emlak balonunun sönmesine yetecek miktarda düşmediği düşünülüyor.
Türkiye’nin de her yerinde sürekli yeni gayrımenkul projeleri açıklanıyor. Parası olanın müteahhitliğe girip, proje ürettiği bir ortam mevcut. Faizlerin düşük seyretmesi de tasarruf sahiplerini mevduat, bono, altın yerine gayrımenkule yönlendiriyor. Talep arttıkça ortaya çıkan her yeni proje daha yüksek fiyattan sunuluyor. Her projenin cilası kuvvetli olsun diye kentsel dönüşümçılgın projefinans merkeziyeni bir hayat vaadi gibi farklı bir de hikâyesi var. Günün birinde piyasada talep durduğunda ABD’de ve İspanya’da meydana gelen çöküşün bir benzerinin Türkiye’de yaşanması çok zor olmasa gerek. Türkiye’de emlak patlayacak derken, balonu patlamasın...