Nisan 2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nisan 2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Güney Kıbrıs’ın İsrail kozu


Enerji konusu, şu sıralar Doğu Akdeniz’de devletlerarası ilişkileri geliştiren değil gerginleştiren bir rol oynuyor. Kıbrıs Adası’ndaki petrol ve doğalgaz aramaları, ilişkilere farklı bir devinim kazandırdı. Artık, Kıbrıs’taki süreç iki tarafın birbiriyle itişmesi şeklinde cereyan etmekten öte farklı bir şekil alıyor. Güney Kıbrıs’ın AB dönem başkanlığını devralacağı 1 temmuz kritik tarihi öncesi Rumlar enerji faktörüyle ellerini güçlendirirken, Ankara siyasete hiçbir yeni pozisyon geliştirememenin köşeye sıkışmışlığı içinde. 
Geçen yıl ekim ayında New York Greentree kasabasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-mun’un liderliğinde başlayan yeni müzakere süreci, Ban Ki-mun’un Ada’daki temsilcisi Alexander Downer’ın mekik diplomasisi şeklinde sürdü. Müzakerelerin son tarihi Güney Kıbrıs’ın AB dönem başkanlığından önce ve Mart 2012 olarak belirlenmişti. Önümüzde birkaç aylık daha süreç var ancak, 1974’ten bu yana süren müzakereler, Dower’ın nefesini çabuk tüketti. New York’ta Ban Ki-mun ile yaptığı görüşmenin ardından Kıbrıs’a dönen ve hem KKTC lideri Derviş Eroğlu hem de Güney Kıbrıs lideri Dimitris Hristofyas ile ayrı ayrı görüşen Downer, cuma günü yaptığı açıklamada, “Taraflar yöntemde anlaşıncaya dek müzakere yok. Eğer iki lider birleşik bir Kıbrıs modeli için anlaşamazlarsa biz onları anlaştıramayız” dedi. 
Anlaşma olacak ki, bunun ardından nihai olarak hedeflenen çok taraflı (multilateral) konferans yönünde adım atılacak. Taraflar, şimdilik buna yakın değil. Süreç muhakkak ki, Kıbrıslılara ait ve BM’nin yaptığı, taraflara yardım etmekten ibaret. Çözümle birlikte Türkiye’nin AB müzakerelerinin önündeki önemli bir engelin kalkacağı ve AB üyeliğinin yeniden gündemin üst sıralarına geleceği açık. Aynı şekilde, Türkiye’nin demokratikleşme ve en önemlisi demilitarizasyon sürecine de önemli bir katkı sağlayacağı çok net. Downer’ın çok taraflı konferansla ilgili yoklama çekmesinin dışında müzakerelere ilişkin yeni bir haber yok. BM, alt düzeyde de olsa “dostlar alışverişte görsün” şeklinde süreci devam ettirecek görünüyor. 
Gelelim Ada’daki yoğun enerji mesaisine... İsrail, iki yıl kadar önce Akdeniz’de Hayfa açıklarında Leviathan ve Tamar adlı önemli doğalgaz yatakları buldu. Bu durum, Ortadoğu’da yeni bir ittifakın ortaya çıkmasını hızlandırdı. Yeni ittifakı besleyen en büyük dinamik, Türkiye ile İsrail arasındaki kimi zaman kontrollü kimi zaman restleşen gerilim diyebiliriz. Türkiye’nin zaten Rumlarla iyi olmayan ilişkilerine İsrail ile bozuşması da eklenince bu durum, iki ülkeyi yakınlaştırdı. İsrail ile Güney Kıbrıs ittifaklarını, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun şubattaki Kıbrıs ziyaretiyle taçlandırdı. Bir süre sonra İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ın dört günlük Kıbrıs ziyareti ilişkileri derinleştirdi. Bu yakınlaşma, İsrail ve Güney Kıbrıs arasında bir stratejik işbirliği sahası yaratırken, Ortadoğu’nun çözümsüzlüklerinden biri olan Kıbrıs sorununa da yeni bir boyut kazandırdı. Geçen yıl iki ülkenin birlikte askerî tatbikat yaptığını ve bu yılın başlarında iki savunma anlaşması imzaladıklarını hatırlatalım. İkilinin çifte vergilendirmenin önlenmesi ve yatırımların korunması konularında da işbirliği anlaşması imzalama niyeti var. 
Ayrıca, İsrail savaş uçaklarının Baf’taki bir üssü kullanma girişimi iddiası da yine Ankara ve Tel Aviv arasında gerilimin dozunu arttırma potansiyeline sahip. Güney Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölge olarak ilan ettiği 12. parselde İsrail hükümetinin desteğiyle petrol ve doğalgaz arayan ABD’li Noble Energy’nin Başkanı Charles Davidson, kısa süre önce Netanyahu ile doğrudan görüşmelerde bulunmak üzere İsrail’e gitti. Noble Energy, İsrail hükümetini bir taraftan doğalgaz yataklarından daha fazla doğalgaz ihraç edilmesine izin vermesi, diğer taraftan da Güney’de doğalgaz sıvılaştırma terminali inşa edilmesini kabul etmesi konusunda iknaa çalıştı. Enerji şirketlerinin pek çoğunun dikkatleri şimdi Doğu Akdeniz’deki bu hareketliliğe çevrilmiş halde.
Bundan sonra, Doğu Akdeniz, Yunanistan’ın da dâhil olabileceği yeni bir ittifaka sahne olabilir. Bunun ilk adımını da İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın elektrik şebekelerini birbirine bağlayacak denizaltı elektrik kablosunun inşasının başladığını duyurarak attı bile. Geçen yıl Rumların aramalarına misilleme amacıyla denizde başlatılan doğalgaz ve petrol aramalarına Türkiye, geçen hafta TPAO ile karayı da ekledi. Türkiye’nin, hem denizde hem de karada aramalar için KKTC’ye yapacağı yatırım 400 milyon doları bulacak. Enerji Bakanı Taner Yıldız, enerjinin dünyada savaş gerekçesi iken Kıbrıs’ta barış gerekçesi olacağını söyleyerek, “Kendi petrolümüzü, gazımızı arayacağız” dedi. KKTC’ye “Türkiye’nin 82. vilayeti” söylemi yaklaşımıyla o barış nasıl gelecek göreceğiz...


Durmak yok işgale devam


Geçen hafta, yıllardır gündemde olan 2B Yasası’nın ilk bölümü TBMM’de kabul edilerek, ormanların satışının önü açılmış oldu. Bu yasa 2B alanlarının kentsel dönüşüm alanı ilan edilmesine olanak sağlıyor, aynı zamana 2B niteliğine sahip olmayan orman alanlarının da yapılaşmaya açılması anlamını taşıyor. Nehirleri HES şirketlerinin, dağları maden şirketlerinin, SİT alanlarını inşaat şirketlerinin hizmetine sunan, nükleer santral için son derece şaibeli şirketlerle iş tutan gözü kara hükümetin, sırayı ormanlara getirmesine şaşmamak lazım. Bunlar, “ekosistemin insanlığın malı olmadığı” gerçeğini, baştan sona elinin tersiyle iten, her çeşit istismara ortak eden, adalet duygusunu son derece zedeleyici uygulamalar. Doğa Derneği’nin hesaplamalarına göre, yasanın tamamının uygulamaya konmasıyla Türkiye genelinde ilk etapta 410 bin hektarlık orman alanı satışa çıkarılacak. Türkiye’de az ya da çok, sınırları içinde 2B arazisi olmayan il sayısı sadece 10. Geriye kalan 71 ilde toplam 260 bin futbol sahası büyüklüğünde 2B arazisi rantın hizmetine açılmış olacak.
Bu arada öğrendim ki, -medyada bu bilgi hemen hemen hiç yer almadı- 2B yasasını BDP dışında, tüm partiler desteklemiş, hiç itiraz etmemişler.
Bir kere işin çarpıklığı, 2B arazileri olarak adlandırılan alanların “orman vasfını kaybetmiş” alanlar olarak tanımlanmasında. Böylesi rahatsız edici bir ifadenin kimse tarafından sorgulanmaması bir yana, bu ifadenin orman alanlarının işgaliyle işgalciler tarafından ormanlar kesilerek yerine apartman, villa, fabrika yapılması ve bu alanların daha sonra işgalcilerine satılması anlamına geldiği de çoktan unutulmuş gibi. Yasaya ilişkin tartışmaların odağında, yeni orman alanlarının işgalleri için yeni bir ivme yaratıldığı var ki, son derece yerinde bir eleştiri. Bu uygulamayla TOKİ, birçok köyün sahibi olacak ve bu da kırsal yaşamın tamamen yok olmasının önünü açacak. Çünkü, orman köylülerinden kullandıkları arazinin bedelinin yüzde 70’ini istemek o araziye TOKİ’nin el koyması demek. Orman arazileri ya üzerindeki işgalciye satılacak ya da TOKİ’ye devredilecek. Topraklarına el konması suretiyle kırsal sahipsiz kalacak, Anadolu’da orman, nehir, dağ, kıyı köşe satışı için hiçbir pürüz kalmayacak. Satış işleminden gelmesi beklenen 20 milyar liranın yüzde 90’ının da kentsel dönüşüm amacıyla kullanılacağını hatırlatalım. Kalkınmanın iktidar tarafından tayin edilmiş en büyük motorunun inşaat olduğu bir ortamda, bu kanunla neoliberal politikalarla kol kola, ülke yağmaya, ranta ve talana açılmış bulunuyor. Hayırlı olsun!


Ne pahasına olursa olsun kalkınma


Türkiye, ekonomik kalkınmayı kendine tek milli hedef edinmiş, gelişmekte olan bir ülke. Kalkınmanın çevresel ve sosyal boyutu tamamen ikinci planda. İstense, kalkınma planına paralel olarak çevre açısından yaşam kalitesinin yükseltildiği şehirler inşa etmek, zamanla fosil enerji üretiminin yerini alacak çevreci ve yenilenebilir enerji potansiyelini değerlendirmek mümkün. 2023’e yönelik önemli planlamalar yapan Türkiye, emisyon azaltma taahhüdünde bulunması gereken ülkeler arasında yer alıyor. Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, Türkiye’nin 1990-2007 arasında doğrudan veya dolaylı olarak 1,4 milyar ton daha az seragazı emisyonu kullandığını, bunun da 17 yıllık dönemde yüzde 20 emisyon azaltımı yapıldığı anlamına geldiğini ifade etti. Benim açımdan konuşmasındaki esas dikkat çekici nokta, “Türkiye’nin hiçbir destek almadan uygulamada çok önemli işler başardığına” yönelik kısmı oldu ki, Türkiye neyi başarmış şöyle bir bakalım.
Bu aslında bindirimden indirim tabir edilen bir durum, mutlak bir seragazı azaltımı hedefiyle yola çıkıp mevcut durumdan indirim değil. Türkiye’nin herhangi bir karbon azaltım hedefi olmamasından yararlanarak 2020’ye kadar 50 yeni kömür santrali inşası planlandığını da ekleyelim. Bu hedef, salımların ikiye katlanacağı anlamına geliyor. Türkiye, herhangi bir karbon salımı azaltım hedefi olmadan teknolojik ve finansal destek almaya çalıştığı için geçen yıl Durban’daki İklim Konferansı’nda günün fosili seçilmişti. Bu konudaki ısrarlarına devam ederek iklim değişikliği için adım atmakta ayak diretiyor. Çevre dostu ve yenilenebilir teknolojilere dayanan enerji yatırımları geleceğin en hızlı gelişen sektörlerinden biri olacak. Türkiye’nin de bu trendi kaçırmaması gerekiyor. Sektör, küresel ekonominin büyüme hızını geride bırakan şekilde büyüyor. Geçen yıl bu alana yapılan yatırımların toplamı 1 trilyon dolar. Temiz enerji üretim kapasitesi 565 gigavata çıktı ki, bu, küresel nükleer enerji üretim kapasitesinin yüzde 47 daha fazlası anlamına geliyor.
AB, 2020 hedeflerinde düşük karbon ve enerji verimliliğine yöneliyor, yani Türkiye’nin yaptığı gibi kömüre yatırım yapmıyor. Türkiye’nin İklim Değişikliği Eylem Planı’nda ne enerji verimliliği ne de daha fazla yenilenebilir enerji yatırımına yönelik madde var. Elektrik üretiminde yenilenebilir enerji payının 2023’te yüzde 30 olması var. Bunun büyük kısmının da HES’lerden sağlanması hedefleniyor. Bu arada, Türkiye’de karbon satışı yapılan 178 projeden 103’ünün HES projesi olduğunu da söyleyelim, zira rakam HES’lerin sadece enerji için değil karbon ticareti için de yapıldığı eleştirilerini haklı çıkarır nitelikte. Planda seragazı indirim hedefi olmaması da planın en çok eleştirilen taraflarından biri.Türkiye, AB ile iklim konusunda bir işbirliği yapmak istiyorsa, önce gerçekçi bir karbon salımı azaltım hedefi ortaya koymak zorunda.


Türkiye’de neden olmasın


The Pew Charitable Trusts
 adlı kuruluşun yayımladığı bir rapora göre, yenilenebilir enerji alanına ABD, geçen yıl 48 milyar dolar yatırım yaptı. 2010’da bu miktar 34 milyar dolardı. Geçen yılın birincisi Çin ise, 45,5 milyar dolar yatırım yaparak ikinciliği aldı. Almanya 30,6 milyar dolarla üçüncü.Türkiye, dünyanın en büyük ekonomilerini biraraya getiren G-20 grubu içinde temiz enerji sektörüne yaptığı 284 milyon dolarlık yatırımla 16. sırada. Rakam kulağa yüksek gibi gelebilir ama Türkiye’nin yatırımı G-20’nin sadece binde birine denk geliyor. Küresel çapta temiz enerji teknolojilerine yatırım 2010’a göre, geçen yıl yüzde 6,5 artarak 263 milyar dolar oldu. Bu şimdiye kadar ulaşılan en büyük miktar. Who is Winning the Clean Energy Race (Temiz Enerji Yarışını Kim Kazanıyor) başlıklı rapora göre, bu yatırımların yüzde 95’i G-20 ülkelerinde yapıldı. Bu arada, ilginç bir tesbit de borç kriziyle boğuşan Yunanistan’dan. Ekonomisindeki küçülmeye rağmen yenilenebilir enerji sektörünün büyüdüğü ülkede, yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim kapasitesi 2011’de bir önceki yıla göre yüzde 44 artmış. En büyük gelişme de güneş ve rüzgâr enerjisinde yaşanmış. Bu arada, krizdeki Yunanistan’ın yenilenebilir enerji yatırımlarındaki en düşük büyüme ise HES’lerde olmuş. Demek ki istenirse oluyor. 
Bu da meraklısına küçük bir not. Küresel düzeyde iklim için daha büyük adımlar atılmasını isteyenler için 5 Mayıs 2012 ajandalara not düşülecek bir gün. O gün tüm dünyada binlerce kent, iklim felaketlerine dikkat çekmek ve bunun için fosil yakıt desteklerinin kaldırılması, alınan vergilerin iklime harcanması, daha fazla enerji verimliliği, daha fazla yenilenebilir ve iklim dostu ulaşım için sokaklarda olacak. 


Akıntıya kapılmış bir enerji politikası


Hükümetin uzun zamandır kullandığı “enerjide dışa bağımlılık” argümanının altında enerjide ciddi, geleceği planlanmış, kazalara yönelik tedbir ve çevresel etki analizleri yapılmış bir politikasının olmayışı yatıyor. Kabinede, Başbakan’dan ekonomi kurmaylarına kadar tek ağız birliği edilen konu, enerjide dış bağımlılık ve yerli enerji kaynaklarına geçme gerekliliği. Buna ek olarak, enerjinin cari açığı en fazla arttıran ithalat kalemi oluşu, her demecin neredeyse olmazsa olmazı. Daha önce HES projelerini hızlandırmak amacıyla kullandıkları bu argümanı, son zamanlarda nükleer santral yapımını bastırmak ve buna kamuoyu yaratmak amacıyla kullanıyorlar. Bu argümana en son alet edilen ise elektriğe yüzde 8 ve doğalgaza yüzde 18 civarında yapılan fahiş zamlar oldu.Petrol ve döviz kurundaki değişime bağlı olarak BOTAŞ doğalgaz fiyatlarını, EPDK ise elektrik fiyatlarını her üç ayda bir gözden geçiriyor. Şimdi, sektör temsilcileri, temmuzda yeni bir zam dalgası geleceğinden bahsediyor. Aslında elektriğe yapılan zammın yüzde 15 civarında olması gerektiği ama rakam çok yüksek olacağı için zammın daha düşük tutulduğu belirtiliyor.

Enerji Bakanı Taner Yıldız, zamların ardından gelen eleştiriler sonrası, bu artışa gerekçe olarak Ortadoğu’daki istikrarsızlığı ve fiyat artışlarını gösterdi. Türkiye’nin 2011’deki 77 milyar dolarlık cari açığının 54 milyar dolarını enerji ithalatı oluşturuyor. Yıldız, petrol fiyatlarında artış eğiliminin devam etmesi halinde enerji ithalatının 2012’de 65 milyar dolara çıkacağını bunun da cari açığa ekstra 10-11 milyar dolar etki yaratacağını söylemişti. Akan bir su gördüğünde üstüne HES yapmadan duramayan Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu da, “HES’ler bizim elektriğimizin sigortası... 45 milyar doları her yıl enerjiden dolayı dışarıya veriyoruz. Cari açığımızın temel sebebi de bu. HES’ler kalkınmanın lokomotifi olacak” demişti. Enerji üretimi bahanesiyle çevre katliamı yapılmasına karşı çıkan halkı ve sivil toplum kuruluşlarını enerji üretimi karşıtıymış gibi sunmak da işin cabası.

Enerji ithalatı toplam ithalatın yüzde yaklaşık 25’ini, cari açığın ise yaklaşık yüzde 85’ini oluşturuyor. Dolayısıyla şu kısırdöngüden çıkmak mümkün değil: En büyük motoru inşaat olan kalkınmacı politikalar yaygınlaştıkça enerji ihtiyacı artıyor, enerji ihtiyacı arttıkça da dışa bağımlılık ekseninden çıkılamıyor. 
Yıldız, doğalgaz ve elektrik zamları bahanesiyle nükleer santralden geri dönüş olmayacağını ifade ederek, “Artık ok yaydan fırlamıştır ve geriye dönüş yoktur” demişti. Bu noktada anlaşılmayan mesele şu: Türkiye’de ilk nükleer santral Mersin Akkuyu’ya standartları son derece şaibeli Rusya’da hakkında soruşturmalar yürütülen Rusatom tarafından yapılacak ve işletilecek. Bu dışa bağımlılığı azaltmayacağı gibi Ruslardan gaz almak için verilen para aslında Ruslara yaptırılacak nükleer santralin finansmanı için kullanılacak. Sinop’a yapılması planlanan ikinci santral için Fukushima felaketi sonrası Japon TEPCO’nun teklifini geri çekmesinin ardından yatırımcı arayışı sürüyor. Üstelik nükleerle ilgili henüz düzenleme, denetleme kriterleri ve kurumları oluşturulmuş değil. ÇED raporunun akıbetinin ne olduğu belirsiz. Nükleeri sürekli yapmaktan bahseden hükümet, bir kaza ânında ne yapılacağını anlatmıyor.

The Economist dergisinde yer alan kapsamlı bir analiz, petrol fiyatlarının sanıldığı gibi petrol üreten ülkelerdeki bir arz sorunu nedeniyle artmadığını ortaya koydu. Fiyatlar Ortadoğu’daki gelişmelere bağlı olarak psikolojik sebeplerle artıyor. Analizde, petrol üreticisi ülkelerin kendi petrol tüketimlerini arttırdıkları grafiklerle anlatılmış. Mesela, Suudi Arabistan’ın günlük tüketimi 1,2 milyon varil artmış. Günlük 2,8 milyon varil tüketimle Suudi Arabistan dünyanın altıncı büyük tüketicisi olmuş. Kendi üretiminin dörtte birini kendisi tüketmeye başlamış. Aynı şekilde İran, Katar ve Rusya’nın da tüketiminde artış var. Analiz, tüketimdeki bu yükselişi Körfez ve OPEC ülkelerindeki nüfus artışına bağlıyor. Üstelik bu ülkeler, petrol ve doğalgaz kaynaklarını bilinçsizce kullanıyor, Suudiler elektriğin yüzde 65’ini petrolden üretiyor. Dolayısıyla bu ülkeler kendi ürettikleri petrolü, artan seviyelerde kendileri tüketmeye devam ettikleri sürece enerji fiyatlarındaki yükseliş trendi sürecek demektir. Durum, Türkiye’nin enerji ithalatı faturasını bu gelişmeler ışığında küçültülemeyeceğini gösteriyor, çeşmenin başını tutan fiyatı belirliyor, bizim gibi ithalatçı ülkeler çareyi zamlarda buluyor. Enerjideki strateji eksikliği, yerel kaynakların kâr hırsıyla şirketlere paylaştırılması, güneş, rüzgâr, jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının reddedilmesi, yerli kaynak derken yine başka ülkenin teknolojisine esir olma hali ne zamların ne de kabaran enerji faturasının önüne geçecek gibi durmuyor...


Bir zamanlar bir Nabucco vardı


Batılı medya organlarında son zamanlarda Nabucco projesinin yılan hikâyesine dönen durumuyla ilgili eleştiri yazılarındaki artış dikkat çekiyor. Yayınların Doğu Avrupa ve Kafkasya enerji haritasında yaşanan değişime paralel bir şekilde gündeme taşınması önemli bir gelişme olarak görülmeli. Fakatinşaat çalışmalarına 2013’te, ilk gaz akışına da 2017’de başlanması planlanan proje, ortak ülkelerin finansmanı karşılayamaması nedeniyle askıya alınmış durumda. Projenin hayata geçmesiyle Türkiye, hem AB için en önemli transit ülkelerden biri haline gelecek, hem de yüzde 60’lara varan Rus doğalgazına bağımlılığına karşı ciddi bir alternatif oluşturacak. Nabucco projesiyle ilgili en önemli sorun olarak, hattı dolduracak yeterli doğalgazın henüz bulunmamış olmasından da bahsediliyor. Nabucco böyle belirsiz bir sürece girince, son dönemde alternatif projeler devreye alındı, Türkiye, Azerbaycan ve Rusya ile Trans Anadolu Boru Hattı ve Güney Akım projeleriyle ilgili anlaştı. Bu gelişmeler, Nabucco hayalinin neredeyse temeli atılmadan bittiğine işaret olarak gösteriliyor. Nabucco projesinin gerçekleşme şansının azalmasına paralel olarak Avrupa medyası, bu durumu eleştirmeye başladı.
Yeni gelişmeler nasıl okunmalı diye bakmadan önce Nabucco projesinin ana hatlarını hatırlayalım: Nabucco, Asya’dan Avrupa’ya uzanan bir doğalgaz köprüsü olarak bölgenin en önemli projesi.Nabucco projesine ilişkin anlaşma yani çok taraflı uluslararası sözleşme, 13 Temmuz 2009 tarihinde Ankara’da imzalandı. Nabucco’nun yapımını üstlenen uluslararası konsorsiyuma Bulgar Enerji Holding, Türk Botaş, Rumen Transgaz, Macar MOL, Alman RWE ve Avusturyalı OMV şirketleri katıldı. 
Maliyetin 12-15 milyar avro civarında olduğu belirtiliyor. Nabucco boru hattı, plana göre, Gürcistan/Türkiye ve Irak/Türkiye sınırlarında başlayıp, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan’ı geçerek Avusturya’daki Baumgarten’da sona erecek. Nabucco, katılımcı ülkeler bağlamında bakıldığında en büyük Avrupa altyapı projesi niteliği taşıyor. Bunun da Avrupa bütünleşmesine katkı sağlayacağı bir gerçek. Anlaşmanın, bugüne kadar hazırlanmış en iyi hukuki altyapıya sahip metinlerden biri olduğu belirtiliyor. Her ne kadar doğalgaz fosil bir yakıt türü olarak karşı olduğumuz bir enerji türü olsa da, hem hukuki içeriği hem de ÇED (çevre etki değerleme) ile ilgili niyetleri bakımından sağlam bir proje. Geçiş ülkelerinin her birinin (Avusturya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan ve Türkiye) kendi milli sınırları içerisindeki boru hattı koridoru için münferit ÇED gerçekleştirecek olması projenin artılarından biri. Bu münferit ülke yaklaşımı her bir yasama meclisinden ilgili onay ve ruhsatları almak için önemli. Hatta, halkın bilgilendirilmesi amaçlı ÇED toplantılarının yapılması planlamada mevcut. Geçen hafta halkın protestoları sonucu yarım kalan Akkuyu Nükleer Santrali için yapılacak ÇED toplantısı gibi uyduruk ve göstermelik değil yani. 
Nabucco Gas Pipeline International Müdürü Reinhard Mitscheck, geçtiğimiz günlerde, Nabucco’nun Avrupa devletlerine gaz sevkiyatının çeşitlendirilmesi konusunda en güvenilir proje olarak hâlâ geçerli olduğunu belirtti. Hâlihazırda nakil hattı uzunluğu 3900 km, kapasitesi ise yılda 39 milyar metreküp. Teklif edilen yeni, masrafı azaltılmış ve kısaltılmış versiyonda güzergâh henüz belli değil ancak, kapasite yarı yarıya indirilecek. Alman RWE şirketinin konsorsiyumdan çıkacağı yönünde açıklamaları da tansiyonu yükseltiyor. RWE, “Gelecekteki gaz ihtiyacımızı karşılamak için giderek daha pahalı olan Nabucco’dan ziyade, daha ucuz seçenekler arıyoruz. Nabucco için şimdiye kadar fazla para harcamadığımız için projeden çıkmak da zor olmaz” açıklaması yapmıştı. Türkiye ise hâlâ projenin içinde ancak projeyi öncelikli olarak değerlendirmediğini dolaylı olarak ima etti. Hukuken sağlam bir anlaşma yerine hiçbir şekilde hukuk devleti olmayan Azerilerle, “iki devlet bir millet” yaklaşımıyla şekillendirilen anlaşmalarla çok uzağı görebilmek mümkün değil.

Financial Times, Avrupa’nın en büyük altyapı projelerinden biri olan Nabucco boru hattı projesinin, Türkiye ve Azerbaycan tarafından atılan bazı adımlar nedeniyle zora girdiğini yazmıştı. Konsorsiyumun Azerbaycan gazını Avrupa’ya getirmek için güzergâh seçmeye hazırlandığı ve Nabucco’nun yeniden değerlendirmeye alındığı ifade ediliyor. Kısalan projenin maliyeti ise 8 milyar avro olacak.
Nabucco projesinin resmî olarak iptal edilmesi hem hayalkırıklığı hem de mahcubiyet yaratacağından henüz kimse tarafından dillendirilmiyor. Ancak, Avrupa’ya enerji konusunda kaynak çeşitliliği yaratacak çok taraflı başka bir tercihin oluşturulması da kısa zamanda pek mümkün görünmüyor.