Yunanistan, içinde bulunduğu borç batağından kurtulabilmek ve AB ile IMF’den aldığı yardımların devamlılığını sağlayabilmek için bu kurumlarla 28,4 milyar avroluk beş yıllık tasarruf planı üzerinde anlaştı. Kritik süreç, bu kemer sıkma önlemlerini içeren pakete PASOK Hükümeti’nin parlamentodan onay alıp alamayacağı. Paket, 14,32 milyar avro harcama kesintisi ve 14,09 milyar avro vergi toplanmasını öngörüyor. Pek çok vergi istisnasının kaldırılması, gelire göre tek seferlik vergi oranı artışı, katma değer vergisinin arttırılması ve lüks tüketim vergisi getirilmesi gibi önlemleri içeriyor. Tasarruf önlemlerinin en can alıcı noktası, çalışanların durumuyla ilgili. Planda, işçi ve memur alımlarının azaltılması, maaşlarda kesintiye gidilmesi, kamuda çalışanların geçici sözleşme statüsüne alınarak ücret giderlerinin azaltılması gibi hedefler var. Avrupa’nın en örgütlü sendikalarına sahip Yunanistan, gerçek bir laboratuar niteliğinde. Planın oylanacağı 28-29 haziranda sendikalar greve gidecek. Ülkede, biri kamu diğeri özel sektörde olmak üzere iki sendika konfederasyonu var. İkisi, ülkede istihdam edilen beş milyon kişinin yarısına yakınını temsil ediyor. ADEDY kamu çalışanları içinde örgütlü. GSEE ise özel sektördeki sendika konfederasyonu. ADEDY ve GSEE sendikal bürokrasisi, PASOK destekçisi ve bu konfederasyonların PASOK tarafından kontrol edilebildiği belirtiliyor. Her iki konfederasyon da farklı ideolojilere sahip işçileri barındırıyor. Yunanistan’da siyasal görüşe bağlı olarak kamu çalışanları ya da işçiler için farklı sendikal konfederasyonlar yok, ancak güçlü siyasal aktörlerin bu konfederasyon içinde kendi denetimindeki sendikalardan oluşan ayrı sendikal cepheleri var. PASOK’un sendikal cephesi de PASKE. GSEE’nin kontrolündeki PASOK destekli PASKE sendikasının yüzde 40’lık kontrol gücüne sahip. PAME, ortak sendikal mücadelede bazı ayrılıklara sahip olduğu gerekçesiyle diğer örgütler tarafından eleştiriliyor. PAME de, sendikaların ortak eylemine katılmak yerine ayrı eylemler örgütlüyor. Dolayısıyla, iktidarda sendikalar arasında böylesi organik bağlar varken, reformların önemi aşikâr. PASOK’un bir yandan bu sendikaları hoş tutup diğer yandan kritik önemdeki reformları hayata geçirebilmesi ciddi bir ikilem yaratıyor. Avrupalılar açısından reformların ciddiyetini ve meşruiyetini zedeliyor.
* * *
UNESCO’nun ahlak sınavı
Kültürel inkârcılık sadece bu topraklara has bir durum değil, yakın coğrafyamızda da görülebiliyor. Bunun en son örneklerinden birini de Azerbaycan’ın uluslararası platformlarda ortaya koyduğu tavırda görüyoruz. Konu, 15 haziranda Paris’te UNESCO salonlarında “Haçkar Sanatı: Ermeni haç taşları” başlıklı bir fotoğraf sergisinin açılışında yaşanan skandalla ilgili. Ermenilerin, yüzyıllar boyunca ve günümüzde yaşadıkları yerleşim yerlerinde çekilmiş fotoğraflardan oluşan sergi, doğal olarak Azerbaycan, Ermenistan ve Türkiye’deki çeşitli yerleşim yerlerini de kapsıyor. Charles Aznavour’un himayesindeki serginin açılışı öncesinde Azerbaycan delegasyonu, serginin hazırlıkları esnasında haçların menşei ile ilgili bilgi veren her türlü harita, SİT alanı ve açıklama bilgisinin kaldırılmasını UNESCO yönetiminden talep etti. Serginin açılışına birkaç saat kala UNESCO yönetiminin kararıyla haçkarların bulunduğu, yerleştirildiği ve yapıldığı yerler hakkındaki yazılar kaldırıldı. Görev tanımında kültür ve barış değerlerine dünya çapında sahip çıkmak, kültürlerarası diyalogu yerleştirmek olan UNESCO’nun yönetimi de, emir niteliğindeki bu talebi geri çevirmeyerek hemen uygulamaya koydu. Azerilerin, bu tür uluslararası kurumlara katkı payı kılıfıyla rüşvet dağıttığı sır değil. Bol paralarıyla Sovyet metotlarını aratmayacak şekilde hoşlarına gitmeyen herşeyi satın alarak sansür etmekle ün salmış bir ülke. Azerbaycan’ın UNESCO’ya yılda 1,5 milyon dolar civarında bir bağış yaptığı kaydedilirken, UNESCO yönetimi First Lady Mihriban Aliyeva’yla da sıkı ilişkilere sahip.
Sergideki fotoğrafların konusu olan haçların bulunduğu tarihî yerlerden biri Nahcivan’daki Culfa Kabristanı. Burası 2006’da Azeri ordu birlikleri tarafından yerle bir edilmişti. Azeri ordusuna mensup 200 kadar asker Ortaçağ’dan kalma 3000 civarında paha biçilmez haçkarı balyozlarla ve iş makineleriyle kırarak, kamyonlara yükleyip Aras Nehri’ne boşaltmıştı. Ardından Culfa Azeri ordusunun atış alanı olmuştu. UNESCO, Kültür Mirası Anlaşması’nın bu bariz ihlalinin ardından bugün Azerilerin sansür faaliyetlerine ses çıkaramıyor. Ermeni haçkar sanatının UNESCO tarafından “maddi olmayan kültürel miras” olarak tanındığı sırada, Azerbaycan bunu protesto ederek, haçkarların sadece Ermenilere ait olmadığını da iddia etmişti. Avrupa Ermeni Birlikleri Forumu, UNESCO yönetimine karşı protesto süreci başlattı. Forum, olayla ilgili UNESCO’ya dava açmaya hazırlanıyor. Kısa süre önce Venedik Bienali’nde Azeriler sanata ve sanatçıya olan saygılarını (!) bir kez daha göstermiş, Beral Madra’nın küratörlüğünde dünyaca ünlü Azeri sanatçı Aydan Salakhova’ya ait eserlerin, Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in müdahalesiyle önce üstü örtülmüş ardından eserler kaldırtılmıştı.
Yunanistan’ın ‘gerçeklerle’ savaşı
Neredeyse iki yıla yakın bir zamandan bu yana Yunanistan’ın ekonomik ve sosyal anlamda adım adım nasıl uçurumun kenarına geldiğini izliyoruz. Geçen yıl sürdürülemez hale gelen kamu borç stokunun GSYH’ya oranı yüzde 150’ye ulaşırken, bütçe açığı GSYH’nın yüzde 9,5’i düzeyinde. Yunanistan ile ilgili masada devlet tahvili vadelerinin ertelenmesi ve kamu harcamalarının kısılması seçeneğinin yanısıra geniş kapsamlı bir özelleştirme programının da devreye alınması var. Başbakan Yorgo Papandreu’nun geçen hafta gerçekleştirdiği yeni kabine yapılanması, bu özelleştirme programının başarılı olmasını da içeren atamaları kapsıyordu. Başarının ne oranda olacağını ancak özelleştirme programı uygulamaya geçince göreceğiz.
Son dönemde ülkede sokağın ateşi dinmiyor. Papandreu’nun vergi artışları, kamu harcamalarında ciddi kesintiler, kamuda çalışanların maaşlarına tırpan gibi halkın hiç hoşuna gitmeyen önlemlerden oluşan acı reçetesi, sendikal anlamda iyi örgütlenmiş meslek kuruluşlarını neredeyse her gün sokağa döküyor.
Geçen haftaki ayaklanmaların ardından muhalefetle birlikte geniş tabanlı bir ulusal birlik hükümeti kuracağını açıklayan Papandreu, kabinede köklü değişiklik yapma kararı aldı. Yeni kabine salı akşamına kadar parlamentodan güvenoyu almak zorunda. Sandalyelerde oturanlar değişti ancak, halkın tepkisinin odağındaki kemer sıkma önlemlerini içeren orta vadeli plan hâlâ masada duruyor. Dolayısıyla bu, ekonomi programında aslında hiçbir değişiklik olmadığının göstergesi. Kemerden bir ilik gevşetse AB, IMF, Avrupa Merkez Bankası troykası parayı vermekten vazgeçecek, kemerin iliğini sıksa halk sokaklara dökülecek.
Savunma Bakanlığı’ndan Maliye Bakanlığı’na getirilen Evangelos Venizelos, artık ekonomiyle ilgili savunma yapacak ki, ilk sınavını bugün Lüksemburg’da gerçekleştirilecek Avro Bölgesi Maliye Bakanları toplantısında verecek. Zaten kendisini de Yunan medyasına verdiği demeçlerde, “Savunma’dan gerçek savaşa gidiyorum” demiş. Ekonomisi son dönemde uluslararası piyasalardan ve finansal kuruluşlardan sürekli dayak yiyen Yunanistan’ın durumu, avroyla ilgili endişeleri de her geçen gün arttırıyor. Uluslararası kuruluşların hemen hepsi, Yunanistan’ın borçlarını ödeyememesi durumunda bundan İspanya ve Portekiz gibi ülkelerin ve hatta bu Avro Bölgesi dışındakilerin de etkileneceği belirtiyor. Yunan hükümeti tahvillerinin yüzde 55’ini elinde bulunduran Alman ve Fransız bankaları da, Yunanistan’ın olası bir temerrüdü halinde en büyük darbeyi alacaklar arasında birinci sırada. Aslında Papandreu’nun en büyük güvencesi de bu. Yunanistan borçlarını ödeyemez duruma gelirse, bundan en çok Avro Bölgesi bankaları zarar göreceğinden, Avrupa Birliği öyle veya böyle Yunanistan’a para akıtmayı sürdürecek. 23-24 haziranda AB Zirvesi, 11 temmuzda Avro Grubu toplantısı var. En geç bu tarihten sonra Yunanistan, en az 50 milyar avroluk pakete onay bekliyor. Ancak, temmuz başına kadar 12 milyar avroyu alamazsa ülke temerrüde düşecek.
Halk rahatından vazgeçmiyor
Tabii tüm olup biten sadece rakamlardan ibaret değil. Hükümet, halka kemer sıkma önlemlerini anlatabilmiş değil. Yunanlar, haksız elde edilmiş yaşam standartlarının altında yaşamayı kabul etmedikleri sürece krizin reel anlamda çözülmesi mümkün değil. Bugün kurtarılsa, krizin yıllar sonra tekrarlanmayacağının garantisi yok. Çünkü, üreten bir ekonomiye sahip değil. Yunanistan, AB’ye üye olduğu 1981’den bu yana tam 30 yıldır AB’nin yapısal fonlarından faydalanıyor. 30 yıldan sonra bugün bile yılda ortalama üç milyar avro gibi bir para alıyor. Aldığı ve alacağı bu borçları geri ödeyebilecek bir sanayiye, üretime sahip değil. Toplum, sahip olduğu imkânlardan asla vazgeçmek istemiyor. Rahat imkânların yarattığı alışkanlıklarını değiştirmemek için ayak diretiyor. Çalışma süreleri kısa, ücretler yüksek. İşin can alıcı kısmı burada başlıyor. 11 milyonluk Yunanistan’da çalışan nüfus 4,5 milyon. Bunun yüzde 35’i kamuda çalışıyor, bu da 1,6 milyon kişi demek. Kişi başına düşen milli gelirin 23 bin avro olduğu ülkede 200 bin avro üzerinde gelir beyan eden sadece 3000 mükellef var. Bu hesapla, ülkede kaçırılan verginin oranını hayal etmek çok da zor olmasa gerek... Genç yaşta emekli olup ayda 3000 avro almaya alışmış Yunan emeklisi, bugün, daha önce nereden geldiğini sorgulayamadığı bu para elinden alınacağı için panik halinde. Bunun gibi pek çok örnek mevcut.
Yıllarca AB’nin imkânlarıyla yaşamaya alışmış bu halka rağmen bu önlemler nasıl uygulamaya geçecek? Yunanistan’ı yönetebilecek en ülkenin en iyi siyasetçilerinden biri olmasına rağmen Papandreu, bu içinden çıkılmaz durumu yönetmeye çalışıyor, herşeye rağmen vebali üstleniyor, görevden kaçmıyor. Siyasi manevrasının ne kadar işe yarayacağını zaman gösterecek.
Son dönemde ülkede sokağın ateşi dinmiyor. Papandreu’nun vergi artışları, kamu harcamalarında ciddi kesintiler, kamuda çalışanların maaşlarına tırpan gibi halkın hiç hoşuna gitmeyen önlemlerden oluşan acı reçetesi, sendikal anlamda iyi örgütlenmiş meslek kuruluşlarını neredeyse her gün sokağa döküyor.
Geçen haftaki ayaklanmaların ardından muhalefetle birlikte geniş tabanlı bir ulusal birlik hükümeti kuracağını açıklayan Papandreu, kabinede köklü değişiklik yapma kararı aldı. Yeni kabine salı akşamına kadar parlamentodan güvenoyu almak zorunda. Sandalyelerde oturanlar değişti ancak, halkın tepkisinin odağındaki kemer sıkma önlemlerini içeren orta vadeli plan hâlâ masada duruyor. Dolayısıyla bu, ekonomi programında aslında hiçbir değişiklik olmadığının göstergesi. Kemerden bir ilik gevşetse AB, IMF, Avrupa Merkez Bankası troykası parayı vermekten vazgeçecek, kemerin iliğini sıksa halk sokaklara dökülecek.
Savunma Bakanlığı’ndan Maliye Bakanlığı’na getirilen Evangelos Venizelos, artık ekonomiyle ilgili savunma yapacak ki, ilk sınavını bugün Lüksemburg’da gerçekleştirilecek Avro Bölgesi Maliye Bakanları toplantısında verecek. Zaten kendisini de Yunan medyasına verdiği demeçlerde, “Savunma’dan gerçek savaşa gidiyorum” demiş. Ekonomisi son dönemde uluslararası piyasalardan ve finansal kuruluşlardan sürekli dayak yiyen Yunanistan’ın durumu, avroyla ilgili endişeleri de her geçen gün arttırıyor. Uluslararası kuruluşların hemen hepsi, Yunanistan’ın borçlarını ödeyememesi durumunda bundan İspanya ve Portekiz gibi ülkelerin ve hatta bu Avro Bölgesi dışındakilerin de etkileneceği belirtiyor. Yunan hükümeti tahvillerinin yüzde 55’ini elinde bulunduran Alman ve Fransız bankaları da, Yunanistan’ın olası bir temerrüdü halinde en büyük darbeyi alacaklar arasında birinci sırada. Aslında Papandreu’nun en büyük güvencesi de bu. Yunanistan borçlarını ödeyemez duruma gelirse, bundan en çok Avro Bölgesi bankaları zarar göreceğinden, Avrupa Birliği öyle veya böyle Yunanistan’a para akıtmayı sürdürecek. 23-24 haziranda AB Zirvesi, 11 temmuzda Avro Grubu toplantısı var. En geç bu tarihten sonra Yunanistan, en az 50 milyar avroluk pakete onay bekliyor. Ancak, temmuz başına kadar 12 milyar avroyu alamazsa ülke temerrüde düşecek.
Halk rahatından vazgeçmiyor
Tabii tüm olup biten sadece rakamlardan ibaret değil. Hükümet, halka kemer sıkma önlemlerini anlatabilmiş değil. Yunanlar, haksız elde edilmiş yaşam standartlarının altında yaşamayı kabul etmedikleri sürece krizin reel anlamda çözülmesi mümkün değil. Bugün kurtarılsa, krizin yıllar sonra tekrarlanmayacağının garantisi yok. Çünkü, üreten bir ekonomiye sahip değil. Yunanistan, AB’ye üye olduğu 1981’den bu yana tam 30 yıldır AB’nin yapısal fonlarından faydalanıyor. 30 yıldan sonra bugün bile yılda ortalama üç milyar avro gibi bir para alıyor. Aldığı ve alacağı bu borçları geri ödeyebilecek bir sanayiye, üretime sahip değil. Toplum, sahip olduğu imkânlardan asla vazgeçmek istemiyor. Rahat imkânların yarattığı alışkanlıklarını değiştirmemek için ayak diretiyor. Çalışma süreleri kısa, ücretler yüksek. İşin can alıcı kısmı burada başlıyor. 11 milyonluk Yunanistan’da çalışan nüfus 4,5 milyon. Bunun yüzde 35’i kamuda çalışıyor, bu da 1,6 milyon kişi demek. Kişi başına düşen milli gelirin 23 bin avro olduğu ülkede 200 bin avro üzerinde gelir beyan eden sadece 3000 mükellef var. Bu hesapla, ülkede kaçırılan verginin oranını hayal etmek çok da zor olmasa gerek... Genç yaşta emekli olup ayda 3000 avro almaya alışmış Yunan emeklisi, bugün, daha önce nereden geldiğini sorgulayamadığı bu para elinden alınacağı için panik halinde. Bunun gibi pek çok örnek mevcut.
Yıllarca AB’nin imkânlarıyla yaşamaya alışmış bu halka rağmen bu önlemler nasıl uygulamaya geçecek? Yunanistan’ı yönetebilecek en ülkenin en iyi siyasetçilerinden biri olmasına rağmen Papandreu, bu içinden çıkılmaz durumu yönetmeye çalışıyor, herşeye rağmen vebali üstleniyor, görevden kaçmıyor. Siyasi manevrasının ne kadar işe yarayacağını zaman gösterecek.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bir tek Yunanistan’la uyumlu!
Bir haftadır Taksim’de bir pankart asılı ve pankartta şöyle yazıyor: Başbakan’dan cevap bekliyoruz. Nükleer karşıtı Greenpeace aktivistlerinin astığı o pankarta direkt olarak bir cevap verilmedi ama dolaylı olarak bir cevap geldi aslında. Nasıl diyecek olursanız, Çevre ve Orman Bakanlığı ile Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın birleştirilmesiyle geldi. Ne de olsa, doğa, çevre, tarihî doku gibi kentleri kent yapan belli başlı olguların pazarlanma, şirketlere peşkeş çekilme zamanlarındayız. Geçen yıl TBMM’ye sunulan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu tasarısıyla mevcut doğal SİT alanı ilan edilmiş alanların statülerinin sona erdirilmesi planları büyük tepki çekmişti. Bu yasayla doğal SİT alanı ilan etme yetkisinin Kültür Bakanlığı’ndan Çevre ve Orman Bakanlığı’na devredilmesi planlanıyordu. Bu konu, çevre ve doğa koruma hareketinin en önemli gündem maddelerinden biri. Şimdi, çevrecilerin kuşkuyla baktığı o Çevre Bakanlığı dahi kalmıyor. Mevcut bakanlığın şehircilikle birleştirilmiş olması, ağırlığın çevreye değil betonlaşmaya verileceği kuşkularını artırıyor.
Kaygı yaratan pek çok yanı var
AKP’nin seçim programında çevre konusunda yer alan ve ağırlıklı olarak şehircilik politikalarını içeren hemen hemen her şey, sınırsız büyüme ve kalkınma odaklı. Seçim süreci boyunca miting meydanlarından ve tv ekranlarından vatandaş ziyadesiyle bu kalkınma odaklı projelere maruz kaldı. Yapılması planlanan marka şehirler, uydukentler ve bugüne kadar yapılan toplu konut projeleri miting konuşmalarının önemli bir kısmını oluşturdu. Çevre politikası, sayıca daha çok devasa kentsel konut projeleriyle şekillendirilecek bir üvey politika olarak ele alınacak. Zaten mevcut Çevre Bakanlığı yapısının da bu projelerin önünde hiçbir engel kalmaması yönünde yeniden dizayn edilmiş olmasına da şaşmamak lazım. Yeni kabine yapısıyla oluşturulan Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı’nın adında yer alan çevre işlevsiz, “ismi geçsin yeter” mantığı ile kondurulmuş hissi yaratıyordu. Bugün artık endişe daha ciddî. Bakanlığın, bir TOKİ bakanlığına dönüşmesi üzerine. Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Murat Taşdemir, hükümetin toplumsal uzlaşıdan uzak kararlarla hareket ettiğini belirterek, “Bilindiği gibi Çevre ve Orman Bakanlığı zaten sorunlu bir bakanlık. Bakanlığa bağlı Çevresel Etki Değerlendirmesi ve Planlama Genel Müdürlüğü’nün (ÇED) yanlış birçok kararı var. Her yerde HES projeleri mevcut, nükleer santrallerin yapımı tartışılıyor. Bir de bu duruma şehircilik eklendi” diyerek endişelerini dile getirmiş.
Çevreyle ilintisiz genel müdürlükler
Bakanlık bünyesinde oluşturulan yedi genel müdürlük ve sekiz başkanlık var. Bunlardan ikisi, İmar ve Planlama Genel Müdürlüğü ile Yapı İşleri Genel Müdürlüğü olarak belirlenmiş. İmar ve Planlama Genel Müdürlüğü, yerleşme, yapılaşma ve arazi kullanımına yön veren fiziki planlara ve uygulamalara esas teşkil eden mekânsal strateji planlarını hazırlayacak, arazi kullanımına ilişkin temel ilke, strateji ve standartları belirleyecek. Çevre düzeni planlarının ve imar planlarının yapılmasına ilişkin esas ve usulleri belirleyecek olan genel müdürlük, uygulamayı da denetleyecek. Kıyı ve dolgu alanlarıyla bu alanların fonksiyonel ve fiziksel olarak devamı niteliğindeki geri sahalarına ilişkin planları yapacak. Yapı İşleri Genel Müdürlüğü de, yapı projeleri ve yapımla ilgili iş ve işlemlere ilişkin usul ve esaslarla etüt ve projelerin niteliklerini belirleyerek, uygulanmasını sağlayacak. Yöresel mimarinin ve yapılarda yerel malzemenin kullanımının teşvik edecek, binalarda enerji verimliliğinin sağlanması ve ileri yapım teknolojilerinin kullanılması ve yaygınlaştırılması için gerekli tedbirleri alacak ve konut politikalarının belirlenmesine yönelik çalışmalar yapacak.
Avrupa izlemeye aldı
Çevreyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bu yeni yapıyla ilgili bir diğer endişe de bakanlık birimlerinde çalışanlar arasında yaşanacak çelişkili ortam olacak. Hangi birim hangi uzmanlık alanı doğrultusunda çalışacak belli olmadığı gibi, ÇED Genel Müdürlüğü’nün onay vermediği bir projeye bir diğer müdürlük okey vermesi kaosu yaşanacak. Şimdilik, bu durumdan kaygı duyan kesimler Türkiye’de sınırlı. İlerleme raporlarında çevre ve doğa ile ilgili Türkiye’nin politikalarını yetersiz bulan ve bu konulara özel önem atfeden Avrupa Komisyonu, üstelik Çevre Faslı’nı müzakere eden Türkiye’nin, çevre ve şehirciliği aynı bakanlık altında birleştiren yeni kabine yapısını anlamakta zorlanacaktır. Avrupa’da tahmin edeceğiniz gibi bu türlü bir bakanlık yapısı yok. İşin ilginci, Avrupa’da çevre ve bayındırlık bakanlığını tek çatı altında birleştiren tek bir ülke var, o da Yunanistan. Ha bir de TOKİ’yi ziyaret edip, “Bize de toplu konut yapın” teklifi getiren Nijerya’da var.
Kaygı yaratan pek çok yanı var
AKP’nin seçim programında çevre konusunda yer alan ve ağırlıklı olarak şehircilik politikalarını içeren hemen hemen her şey, sınırsız büyüme ve kalkınma odaklı. Seçim süreci boyunca miting meydanlarından ve tv ekranlarından vatandaş ziyadesiyle bu kalkınma odaklı projelere maruz kaldı. Yapılması planlanan marka şehirler, uydukentler ve bugüne kadar yapılan toplu konut projeleri miting konuşmalarının önemli bir kısmını oluşturdu. Çevre politikası, sayıca daha çok devasa kentsel konut projeleriyle şekillendirilecek bir üvey politika olarak ele alınacak. Zaten mevcut Çevre Bakanlığı yapısının da bu projelerin önünde hiçbir engel kalmaması yönünde yeniden dizayn edilmiş olmasına da şaşmamak lazım. Yeni kabine yapısıyla oluşturulan Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı’nın adında yer alan çevre işlevsiz, “ismi geçsin yeter” mantığı ile kondurulmuş hissi yaratıyordu. Bugün artık endişe daha ciddî. Bakanlığın, bir TOKİ bakanlığına dönüşmesi üzerine. Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Murat Taşdemir, hükümetin toplumsal uzlaşıdan uzak kararlarla hareket ettiğini belirterek, “Bilindiği gibi Çevre ve Orman Bakanlığı zaten sorunlu bir bakanlık. Bakanlığa bağlı Çevresel Etki Değerlendirmesi ve Planlama Genel Müdürlüğü’nün (ÇED) yanlış birçok kararı var. Her yerde HES projeleri mevcut, nükleer santrallerin yapımı tartışılıyor. Bir de bu duruma şehircilik eklendi” diyerek endişelerini dile getirmiş.
Çevreyle ilintisiz genel müdürlükler
Bakanlık bünyesinde oluşturulan yedi genel müdürlük ve sekiz başkanlık var. Bunlardan ikisi, İmar ve Planlama Genel Müdürlüğü ile Yapı İşleri Genel Müdürlüğü olarak belirlenmiş. İmar ve Planlama Genel Müdürlüğü, yerleşme, yapılaşma ve arazi kullanımına yön veren fiziki planlara ve uygulamalara esas teşkil eden mekânsal strateji planlarını hazırlayacak, arazi kullanımına ilişkin temel ilke, strateji ve standartları belirleyecek. Çevre düzeni planlarının ve imar planlarının yapılmasına ilişkin esas ve usulleri belirleyecek olan genel müdürlük, uygulamayı da denetleyecek. Kıyı ve dolgu alanlarıyla bu alanların fonksiyonel ve fiziksel olarak devamı niteliğindeki geri sahalarına ilişkin planları yapacak. Yapı İşleri Genel Müdürlüğü de, yapı projeleri ve yapımla ilgili iş ve işlemlere ilişkin usul ve esaslarla etüt ve projelerin niteliklerini belirleyerek, uygulanmasını sağlayacak. Yöresel mimarinin ve yapılarda yerel malzemenin kullanımının teşvik edecek, binalarda enerji verimliliğinin sağlanması ve ileri yapım teknolojilerinin kullanılması ve yaygınlaştırılması için gerekli tedbirleri alacak ve konut politikalarının belirlenmesine yönelik çalışmalar yapacak.
Avrupa izlemeye aldı
Çevreyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bu yeni yapıyla ilgili bir diğer endişe de bakanlık birimlerinde çalışanlar arasında yaşanacak çelişkili ortam olacak. Hangi birim hangi uzmanlık alanı doğrultusunda çalışacak belli olmadığı gibi, ÇED Genel Müdürlüğü’nün onay vermediği bir projeye bir diğer müdürlük okey vermesi kaosu yaşanacak. Şimdilik, bu durumdan kaygı duyan kesimler Türkiye’de sınırlı. İlerleme raporlarında çevre ve doğa ile ilgili Türkiye’nin politikalarını yetersiz bulan ve bu konulara özel önem atfeden Avrupa Komisyonu, üstelik Çevre Faslı’nı müzakere eden Türkiye’nin, çevre ve şehirciliği aynı bakanlık altında birleştiren yeni kabine yapısını anlamakta zorlanacaktır. Avrupa’da tahmin edeceğiniz gibi bu türlü bir bakanlık yapısı yok. İşin ilginci, Avrupa’da çevre ve bayındırlık bakanlığını tek çatı altında birleştiren tek bir ülke var, o da Yunanistan. Ha bir de TOKİ’yi ziyaret edip, “Bize de toplu konut yapın” teklifi getiren Nijerya’da var.
Dünya Çevre Günü ve eşkıyalar
1972’de İsveç’te yapılan Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı’nda alınan bir kararla 5 Haziran, Dünya Çevre Günü olarak kabul edilmiş. Bu gün ile, sermaye egemenliği, dizginlenemeyen kalkınma hevesi ve kâr güdüsünün neden olduğu yanlış politikalarla meydana gelen çevre kıyımına dikkat çekmek hedefleniyor. Bunlara, sanayileşme, tarım arazilerinin verimli kullanılmayışı, çarpık kentleşme, enerji ve maden politikaları da eklenince, kıyıların, derelerin, ormanların talana açılmaması için hiçbir sebep kalmıyor. Son dönemde, iktidarın seçim süreciyle birlikte açıklaya açıklaya bitiremediği, bizi devasa gayrımenkul ve kalkınma projeleri bombardımanına tuttuğu halleri, “Neredeyse bir avuç ormana, dereye, doğal hayata tahammülleri yok” dedirtiyor. Çevre politikalarının, sanayi, tarım, enerji, ulaşım ve kentleşme politikalarıyla bütünlüklü olarak ele alınması çok önemli. Ayrıca, şehirlerin yapısını temelden değiştirecek sanayileşme ve kalkınma projelerinin toplumun genel konsensüsü ile gerçekleşmesi gerekiyor. Yoksa, zaten başka türlü insanca bir yaşam ve toplum ekolojisi oluşturmak mümkün olmuyor.
Çapulcular, çevreci tipler, eşkıyalar
Bu işin projelerle ilgili boyutu. Bir de, bu kalkınma politikalarıyla mücadele eden insanlara yönelik zorbalık, baskı ve yıldırma boyutu var. Bunun en trajik örneği, geçen hafta Başbakan Erdoğan’ın tabiriyle “Kimliği bilinmeyen zaten üzerinde de durulmayan” Metin Lokumcu’nun hayatını kaybetmesiyle gözler önüne serildi. Bu tanımlar yeni değil, daha önce çevre hareketlerine katılanlar, “bir avuç çapulcu” da olmuştu, “birtakım çevreci tipler”, hatta “eşkıya” da...
Doğaya zarar veren tüm yatırımların durdurulması amacıyla çeşitli illerden yola çıkıp yürüyerek Ankara’da buluşacak Büyük Anadolu Yürüyüşü’ne katılanlar, bir süre önce Ankara’ya alınmadı. Hükümet, Türkiye’nin her yerinden gelen bu insanların haklı taleplerinin ve giderek çoğalan seslerinin kendi kalkınmacı politikaları karşısında tehdit unsunu görmüş olmalı ki, böyle bir karar alındı. Bu gruplara destek amacıyla Çevre Bakanlığı önünde açlık grevi başlatan 10 kişi, dün gözaltına alındı. Gözaltına alınan Senoz Vadisi Koruma Platformu sözcülerinden Sinan Akçal, Rize Çayeli’nin Senöz Vadisi’nde yaşadığını, ancak onlarca HES nedeniyle suları ve topraklarının ellerinden alındığını söylemişti. Akçal, “Üç defa mahkeme tarafından yürütmeyi durdurma kararı alınmasına, bir defa da iptal kararı verilmesine karşın vadim ve yaşadığım topraklar gözlerimin önünde yok ediliyor. Yapacak bir şeyim kalmadığından sesimi duyurabilmek için Büyük Anadolu Yürüyüşü ile 40 gün boyunca Senöz’den Ankara’ya yürüdüm. Ancak Ankara’ya alınmadık. Açlık grevi yapmaktan başka çarem kalmadı” demiş.
Yargı kararları uygulanmalı
Derelerin Kardeşliği Platformu Dönem Sözcüsü Ömer Şan da, 5 Haziran Dünya Çevre Günü vesilesiyle bir açıklama yapmış. Şan, özellikle HES’lere yönelik mahkemelerce verilen durdurma ve iptal kararlarının uygulanması gerektiğini belirtiyor. Şan, “Doğasını korumaya çalışanlarla, daha çok üretim, ille de tüketim diyenlerin kıyasıya savaşında ne yazık ki para ve rant, çıkar hesapları ağır basıyor. Bugünkü sözde zenginliğin, gelecek kuşaklarda yaratacağı yoksulluk ve çaresizliğin farkına vardıkları halde dünyamızı yok etmekte direnenlere doğa, gerekli dersleri vermekten yoruldu” diyor ve şöyle devam ediyor: “Doğal yaşam ile su ilişkisini dikkate almayan hiçbir karar, uygulama ve yasal düzenleme kabul edilemez. Suyun kullanımı ekolojik, çevresel, kültürel ve sosyal sürdürülebilirlikten uzak ele alınamaz. Ekosistemleri yok edecek HES projeleri, yenilenebilir temiz enerji olarak görülemez. Yargı kararlarını hiçe sayarak, vadilere ve doğal yaşam alanlarına geri dönüşümsüz zararlar veren, suları özelleştirerek, uluslararası şirketlerin kontrolüne verilmesini de kapsayan tüm HES projeleri durdurulmalı, üretim lisansları iptal edilmeli. Mahkemelerce bu projeler için verilen durdurma ve iptal kararları uygulanmalı.”
HES’lere karşı açılan davalara ve yürütülen kampanyalara öncülük eden sivil toplum kuruluşlarından Türkiye Su Meclisi’nin Yürütme Kurulu Üyesi Avukat Yakup Şekip Okumuşoğlu, tüm bu süreci takip eden ve bizzat davaların açılmasına öncülük eden bir kişi. Başbakan’ın “Sular boşa akmayacak” sözünü eleştiren Okumuşoğlu, durumu güzel özetliyor: “Bu damarlarımızdaki kanın boşa aktığı, güneşin boşa doğduğunu söylemek gibi bir şey. Çiçeğin boşuna koktuğunu, arının boşuna uçtuğunu kim söyleyebilir. Doğanın dilini anlamayan, ekolojik zincirin ne olduğunu bilmeyen bir zihniyetin milletin diline doladığı saçma bir söylem. Bunu görmenin en basit yolu herhangi bir suyun başına gitmektir. Akarsu akarak kendisini vareder. Göl başkadır, deniz başkadır. Bu yüzden farklı isimlerle tanımlarız. Her biri farklı bir ekosistem var eder. Bu yüzden gölde yaşayan balık akarsuda olmaz, akarsuda olan denizde olmaz. Ne göl boşuna orada duruyordur, ne deniz boşuna dalgalanıyordur, ne de akarsu boşuna akar.”
Çapulcular, çevreci tipler, eşkıyalar
Bu işin projelerle ilgili boyutu. Bir de, bu kalkınma politikalarıyla mücadele eden insanlara yönelik zorbalık, baskı ve yıldırma boyutu var. Bunun en trajik örneği, geçen hafta Başbakan Erdoğan’ın tabiriyle “Kimliği bilinmeyen zaten üzerinde de durulmayan” Metin Lokumcu’nun hayatını kaybetmesiyle gözler önüne serildi. Bu tanımlar yeni değil, daha önce çevre hareketlerine katılanlar, “bir avuç çapulcu” da olmuştu, “birtakım çevreci tipler”, hatta “eşkıya” da...
Doğaya zarar veren tüm yatırımların durdurulması amacıyla çeşitli illerden yola çıkıp yürüyerek Ankara’da buluşacak Büyük Anadolu Yürüyüşü’ne katılanlar, bir süre önce Ankara’ya alınmadı. Hükümet, Türkiye’nin her yerinden gelen bu insanların haklı taleplerinin ve giderek çoğalan seslerinin kendi kalkınmacı politikaları karşısında tehdit unsunu görmüş olmalı ki, böyle bir karar alındı. Bu gruplara destek amacıyla Çevre Bakanlığı önünde açlık grevi başlatan 10 kişi, dün gözaltına alındı. Gözaltına alınan Senoz Vadisi Koruma Platformu sözcülerinden Sinan Akçal, Rize Çayeli’nin Senöz Vadisi’nde yaşadığını, ancak onlarca HES nedeniyle suları ve topraklarının ellerinden alındığını söylemişti. Akçal, “Üç defa mahkeme tarafından yürütmeyi durdurma kararı alınmasına, bir defa da iptal kararı verilmesine karşın vadim ve yaşadığım topraklar gözlerimin önünde yok ediliyor. Yapacak bir şeyim kalmadığından sesimi duyurabilmek için Büyük Anadolu Yürüyüşü ile 40 gün boyunca Senöz’den Ankara’ya yürüdüm. Ancak Ankara’ya alınmadık. Açlık grevi yapmaktan başka çarem kalmadı” demiş.
Yargı kararları uygulanmalı
Derelerin Kardeşliği Platformu Dönem Sözcüsü Ömer Şan da, 5 Haziran Dünya Çevre Günü vesilesiyle bir açıklama yapmış. Şan, özellikle HES’lere yönelik mahkemelerce verilen durdurma ve iptal kararlarının uygulanması gerektiğini belirtiyor. Şan, “Doğasını korumaya çalışanlarla, daha çok üretim, ille de tüketim diyenlerin kıyasıya savaşında ne yazık ki para ve rant, çıkar hesapları ağır basıyor. Bugünkü sözde zenginliğin, gelecek kuşaklarda yaratacağı yoksulluk ve çaresizliğin farkına vardıkları halde dünyamızı yok etmekte direnenlere doğa, gerekli dersleri vermekten yoruldu” diyor ve şöyle devam ediyor: “Doğal yaşam ile su ilişkisini dikkate almayan hiçbir karar, uygulama ve yasal düzenleme kabul edilemez. Suyun kullanımı ekolojik, çevresel, kültürel ve sosyal sürdürülebilirlikten uzak ele alınamaz. Ekosistemleri yok edecek HES projeleri, yenilenebilir temiz enerji olarak görülemez. Yargı kararlarını hiçe sayarak, vadilere ve doğal yaşam alanlarına geri dönüşümsüz zararlar veren, suları özelleştirerek, uluslararası şirketlerin kontrolüne verilmesini de kapsayan tüm HES projeleri durdurulmalı, üretim lisansları iptal edilmeli. Mahkemelerce bu projeler için verilen durdurma ve iptal kararları uygulanmalı.”
HES’lere karşı açılan davalara ve yürütülen kampanyalara öncülük eden sivil toplum kuruluşlarından Türkiye Su Meclisi’nin Yürütme Kurulu Üyesi Avukat Yakup Şekip Okumuşoğlu, tüm bu süreci takip eden ve bizzat davaların açılmasına öncülük eden bir kişi. Başbakan’ın “Sular boşa akmayacak” sözünü eleştiren Okumuşoğlu, durumu güzel özetliyor: “Bu damarlarımızdaki kanın boşa aktığı, güneşin boşa doğduğunu söylemek gibi bir şey. Çiçeğin boşuna koktuğunu, arının boşuna uçtuğunu kim söyleyebilir. Doğanın dilini anlamayan, ekolojik zincirin ne olduğunu bilmeyen bir zihniyetin milletin diline doladığı saçma bir söylem. Bunu görmenin en basit yolu herhangi bir suyun başına gitmektir. Akarsu akarak kendisini vareder. Göl başkadır, deniz başkadır. Bu yüzden farklı isimlerle tanımlarız. Her biri farklı bir ekosistem var eder. Bu yüzden gölde yaşayan balık akarsuda olmaz, akarsuda olan denizde olmaz. Ne göl boşuna orada duruyordur, ne deniz boşuna dalgalanıyordur, ne de akarsu boşuna akar.”
Japonya’dan Almanya’ya kadar nükleere itiraz var
11 Mart 2011 günü ekranlarının başında Japonya’da yaşanan tsunami felaketine tanıklık ederken, aslında insanın doğa karşısında nasıl çaresiz kaldığının en çarpıcı görüntülerini de anbean izlemiştik. Sonra o doğal felaket, bizi başka bir felaketin eşiğine doğru sürükledi. Tsunami sırasında zarar gören Fukuşima’daki nükleer santral, hiç hesaplanmamış risklerle dünyanın en ciddi çevre krizlerinden biri haline geldi. Bu gelişmenin ardından enerjisinin önemli kısmını nükleer santrallerden sağlayan gelişmiş ülkeler, nükleer santral güvenliğini ve yeni yatırım planlarını tekrar gözden geçirme ihtiyacı hissetti.
Konuyla ilgili en somut adımı ise geçtiğimiz günlerde Almanya attı. 17 nükleer santralle halen elektrik üretiminin yüzde 23’ünü karşılayan Almanya’da iktidardaki Hristiyan Birlik Partileri CDU/CSU ile Hür Demokrat Parti FDP, ülkedeki 17 nükleer santralin en geç 2022 sonuna kadar tümüyle kapatılmasını kararlaştırdı. Bu son derece radikal sayılabilecek kararın Almanya’da son dönemde artan nükleer karşıtı halk hareketlerini yatıştırmak amacıyla alınıp alınmadığı sorusu akla gelebilir. Ancak, ülkede son derece güçlü olan çevre hareketinin bu işin sonuna kadar takipçisi olacağı da bir başka gerçek.
Ancak, Japonya’daki gelişmelerin ardından Merkel tarafından nükleer santrallerin kapatılması konusunda tavsiyelerde bulunması amacıyla bir Etik Komisyonu kuruldu, ilk adım olarak 1980’den önce kurulmuş sekiz nükleer santral kapatıldı. Etik Komisyonu, hazırladığı raporla santrallerin 10 yıl içinde kapatılmasının mümkün olduğunu söyledi. Böylece Merkel Hükümeti, 2001’deki Sosyal Demokrat Parti SPD ve Yeşiller Hükümeti’nin kararlaştırdığı tarihe yakın bir karar almış oldu. Merkel, yenilenebilir enerjiye geçiş noktasında ülkedeki herkesin bu sürece dahil edilmesinin önemine değinen Etik Komisyonu’nun çalışmasını, “enerji sistemini kökten değiştirmenin mümkün olduğunun kanıtı” olarak değerlendirdi.
Elektrik enerjisinin yüzde 85’ini nükleer enerji kaynaklarından karşılayan Fransa, kendi planlarında bir değişiklik olmayacağını iddia etse de, Fransa’daki Ekoloji ve Yeşiller Partisi Genel Sekreteri Cecile Duflot, bu kararın nükleer enerji dışında çözüm bulma imkanının her zaman bulunduğunu gösterdiğini söylüyor ve tüm Avrupa’ya yayılmasını temenni ediyor. Nükleer enerjinin amansız muhaliflerinden Avusturya, Almanya’nın aldığı karardan son derece memnun. AB’de nükleer santrallerin dayanıklılık testlerinden geçirilmesi için sürekli baskı yapan Avusturya, 1978’den beri nükleere karşı tavrını değiştirmedi. Japonya’daki kriz sonrası nükleer enerjiden vazgeçen ülkeler arasına İsviçre de girmişti.
Almanya’daki Yeşiller şimdilik temkinli. 6 haziranda Federal Bakanlar Kurulu’na sunulacak yasa değişikliğini taslağını gördükten sonra konuyla ilgili açıklama yapacak. Almanya’da Yeşiller, kararı yetersiz buluyor ve tüm reaktörlerin 2017’de kapatılabileceğini söylüyor. Merkel’in kararında nükleer enerjiye güvensizliğin tavan yapması, Almanya’da giderek yayılan nükleer karşıtı gösteriler ve Yeşiller’in özellikle Fukuşima’dan sonra yapılan seçimlerde oy oranını arttırması etkili oldu.
Uluslararası çevre kuruluşu Greenpeace ise hükümetin nükleerden çıkış kararını sorumsuzca buluyor. Greenpeace’e göre, nükleerden 2022’den çok daha önce, 2015 gibi çıkılabilir. Greenpeace, nükleer enerjiyle geçirilen her yılın, bir sonraki Fukuşima krizine davetiye çıkarmak anlamına geldiğini söylüyor. Greenpeace’in Almanya’nın nükleerden çıkış serüvenine ilişkin araştırması, ülkenin enerji ithal etmeden ve fosil yakıt teknolojilerine bel bağlamadan 2015’e kadar nükleer santralleri kapatabileceğini gösteriyor. Rapora göre, 2020’ye kadar farklı enerji kaynakları aynı anda kullanılacak, nükleer zamanla tedricen kaldırılacak. Beş yılda yapılacak güneş ve rüzgar enerjisi yatırımlarıyla desteklenecek.
Almanya’nın koyduğu en büyük hedeflerden biri yenilenebilir enerji üretimini iki katına yani yüzde 35 seviyesine çekmek. 2020’ye kadar karbon emisyonlarını da 1990 seviyesinden yüzde 40 azaltmayı hedefliyor. Almanya’nın bu dönüşüm sürecinin maliyetinin 10 ile 30 milyar avro arasında olduğu tahmin ediliyor. Bunun en büyük kısmını enerji taşıma ağlarının yenilenmesi oluşturacak. 3600 kilometrelik yeni elektrik ağı hattı yapılması öngörülüyor. Güneş enerjisinden elektrik üreten fotovoltaik enerjide Almanya, işletmeye alınmış 5400 megawattlık kapasitesiyle İspanya ve Japonya’nın önünde ilk sırada. Her beş güneş pilinden biri ve neredeyse her üç rüzgar türbininden biri Almanya’da üretiliyor. 2009 yılı itibariyle 300 binden fazla insan yenilenebilir enerji sektöründe çalışıyor. Buna ek olarak su arıtma, filtreleme, geri dönüşüm ve yeniden doğaya kazandırma gibi çevre teknolojisi alanlarında 1 milyona insan istihdam ediliyor.
Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre, Almanya, görece az enerjiyle yüksek kapasiteli bir ekonomiyi işleten ülkeler arasında yer alıyor. Yani bizdeki “mum devrine mi geri dönüyoruz” itirazları masal.
Bu arada, enerji sektöründeki şirketler özellikle elektrik maliyetinin artacağını, gelecekte yenilenebilir enerjiye destek ödemelerinin sona erdirilmesini ve enerjide sübvansiyon istediklerini belirtiyor. Almanya, yenilenebilir enerjinini payını yükseltmek için en yüksek sübvansiyon oranlarını uygulayan ülkelerden biri. Rüzgar ve güneş enerjilerindeki büyümeyi sürdürmek için tüketilen saat başına düşen her kilowatt enerji için verilen 3.5 avro/sent vergi, sübvansiyon desteğinin kaynağı olacak ve bugüne kadar enerji yoğun sektörlere verilen aşırı destekler azaltılacak. Geçmişte saatte 10 gigawatt enerji tüketen kullanıcılara bu sübvansiyon desteği verilmiyor, en yoğun kullanıcılar ise kilowatt/saat başına 0.05 avro/sent kadar katkıda bulunuyordu. Yeni düzenlemeyle kullanıcı başına 1 gigawatt/saat yeni bir ücret tarifesi oluşturalacak. Diğer bir enerji vergisi de yenilenebilir enerjileri desteklemek için. Nükleer santraller 2022’de kapanıncaya kadar gram/uranyum başına 145 avro vergi konacak. Sözün özü, nükleer kader filan değil.
Konuyla ilgili en somut adımı ise geçtiğimiz günlerde Almanya attı. 17 nükleer santralle halen elektrik üretiminin yüzde 23’ünü karşılayan Almanya’da iktidardaki Hristiyan Birlik Partileri CDU/CSU ile Hür Demokrat Parti FDP, ülkedeki 17 nükleer santralin en geç 2022 sonuna kadar tümüyle kapatılmasını kararlaştırdı. Bu son derece radikal sayılabilecek kararın Almanya’da son dönemde artan nükleer karşıtı halk hareketlerini yatıştırmak amacıyla alınıp alınmadığı sorusu akla gelebilir. Ancak, ülkede son derece güçlü olan çevre hareketinin bu işin sonuna kadar takipçisi olacağı da bir başka gerçek.
10 yıl sonra yine aynı hedef
Aslında Almanya’daki nükleer santrallerin geleceği Japonya’daki felaket sonrası tartışılmaya başlanan bir konu değil. Geçen yıl Başbakan Angela Merkel’in koalisyon hükümeti, muhalefet partileri ve çevre örgütlerinin karşı çıkmasına rağmen, eski nükleer santrallerin faaliyet süresini sekiz yıl, yenilerinkini de ortalama 14 yıl uzatma kararı almıştı. Zaten Almanya’da 10 yıl önce iktidardaki Sosyal Demokrat Parti ve Yeşiller’den oluşan koalisyon hükümeti, 2022’ye kadar tüm nükleer santrallerin kapatılmasını kararlaştırmıştı. Geçen yıl eylülde alınan kararla nükleersiz Almanya hedefi, aslında 2036’ya ertelenmişti.Ancak, Japonya’daki gelişmelerin ardından Merkel tarafından nükleer santrallerin kapatılması konusunda tavsiyelerde bulunması amacıyla bir Etik Komisyonu kuruldu, ilk adım olarak 1980’den önce kurulmuş sekiz nükleer santral kapatıldı. Etik Komisyonu, hazırladığı raporla santrallerin 10 yıl içinde kapatılmasının mümkün olduğunu söyledi. Böylece Merkel Hükümeti, 2001’deki Sosyal Demokrat Parti SPD ve Yeşiller Hükümeti’nin kararlaştırdığı tarihe yakın bir karar almış oldu. Merkel, yenilenebilir enerjiye geçiş noktasında ülkedeki herkesin bu sürece dahil edilmesinin önemine değinen Etik Komisyonu’nun çalışmasını, “enerji sistemini kökten değiştirmenin mümkün olduğunun kanıtı” olarak değerlendirdi.
Diğer Avrupa ülkelerinin tavrı
Geleceğin enerjisinin daha emniyetli ama aynı zamanda güvenilebilir ve ekonomik olması gerektiğine dikkat çeken Merkel, aldığı bu kararı hayata geçirebilirse, bu konuda tarihi bir rol üstlenmiş olacak. Bu kararın özellikle nükleer santrale sahip diğer Avrupa ülkelerinde yankı bulmaması imkansız. Her ne kadar Fransa, Almanya’nın kararının kendi nükleer enerji politikalarında bir değişikliğe yol açmayacağı mesajını verse de, uzun süre kayıtsız kalmaları Fransa’daki Yeşil Hareket hatırlanacak olursa, zor gözüküyor.Elektrik enerjisinin yüzde 85’ini nükleer enerji kaynaklarından karşılayan Fransa, kendi planlarında bir değişiklik olmayacağını iddia etse de, Fransa’daki Ekoloji ve Yeşiller Partisi Genel Sekreteri Cecile Duflot, bu kararın nükleer enerji dışında çözüm bulma imkanının her zaman bulunduğunu gösterdiğini söylüyor ve tüm Avrupa’ya yayılmasını temenni ediyor. Nükleer enerjinin amansız muhaliflerinden Avusturya, Almanya’nın aldığı karardan son derece memnun. AB’de nükleer santrallerin dayanıklılık testlerinden geçirilmesi için sürekli baskı yapan Avusturya, 1978’den beri nükleere karşı tavrını değiştirmedi. Japonya’daki kriz sonrası nükleer enerjiden vazgeçen ülkeler arasına İsviçre de girmişti.
2022 tarihi bile eleştiriliyor
Almanya’da, nükleer santrallerden vazgeçilmesinden sonra enerji alanında yepyeni bir mimarinin ortaya çıkacağını söyleyen Merkel, en hızlı şekilde nükleer enerjiden çıkış konusunda söz verdi.Almanya’daki Yeşiller şimdilik temkinli. 6 haziranda Federal Bakanlar Kurulu’na sunulacak yasa değişikliğini taslağını gördükten sonra konuyla ilgili açıklama yapacak. Almanya’da Yeşiller, kararı yetersiz buluyor ve tüm reaktörlerin 2017’de kapatılabileceğini söylüyor. Merkel’in kararında nükleer enerjiye güvensizliğin tavan yapması, Almanya’da giderek yayılan nükleer karşıtı gösteriler ve Yeşiller’in özellikle Fukuşima’dan sonra yapılan seçimlerde oy oranını arttırması etkili oldu.
Uluslararası çevre kuruluşu Greenpeace ise hükümetin nükleerden çıkış kararını sorumsuzca buluyor. Greenpeace’e göre, nükleerden 2022’den çok daha önce, 2015 gibi çıkılabilir. Greenpeace, nükleer enerjiyle geçirilen her yılın, bir sonraki Fukuşima krizine davetiye çıkarmak anlamına geldiğini söylüyor. Greenpeace’in Almanya’nın nükleerden çıkış serüvenine ilişkin araştırması, ülkenin enerji ithal etmeden ve fosil yakıt teknolojilerine bel bağlamadan 2015’e kadar nükleer santralleri kapatabileceğini gösteriyor. Rapora göre, 2020’ye kadar farklı enerji kaynakları aynı anda kullanılacak, nükleer zamanla tedricen kaldırılacak. Beş yılda yapılacak güneş ve rüzgar enerjisi yatırımlarıyla desteklenecek.
Nükleerden çıkış planı
2009 rakamlarına göre, dünyada yenilenebilir enerjiye yapılan toplam yatırım 150 milyar dolar. Yeni kapasite yatırımlarında Almanya birinci sırada. Halihazırda, Almanya, enerjisinin yüzde 43’ünü kömürlü termik santrallerden, yüzde 23’ünü nükleerden, yüzde 18’ini yenilenebilir enerjilerden ve yüzde 14’ünü de doğalgazdan sağlıyor.Almanya’nın koyduğu en büyük hedeflerden biri yenilenebilir enerji üretimini iki katına yani yüzde 35 seviyesine çekmek. 2020’ye kadar karbon emisyonlarını da 1990 seviyesinden yüzde 40 azaltmayı hedefliyor. Almanya’nın bu dönüşüm sürecinin maliyetinin 10 ile 30 milyar avro arasında olduğu tahmin ediliyor. Bunun en büyük kısmını enerji taşıma ağlarının yenilenmesi oluşturacak. 3600 kilometrelik yeni elektrik ağı hattı yapılması öngörülüyor. Güneş enerjisinden elektrik üreten fotovoltaik enerjide Almanya, işletmeye alınmış 5400 megawattlık kapasitesiyle İspanya ve Japonya’nın önünde ilk sırada. Her beş güneş pilinden biri ve neredeyse her üç rüzgar türbininden biri Almanya’da üretiliyor. 2009 yılı itibariyle 300 binden fazla insan yenilenebilir enerji sektöründe çalışıyor. Buna ek olarak su arıtma, filtreleme, geri dönüşüm ve yeniden doğaya kazandırma gibi çevre teknolojisi alanlarında 1 milyona insan istihdam ediliyor.
Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre, Almanya, görece az enerjiyle yüksek kapasiteli bir ekonomiyi işleten ülkeler arasında yer alıyor. Yani bizdeki “mum devrine mi geri dönüyoruz” itirazları masal.
Bu arada, enerji sektöründeki şirketler özellikle elektrik maliyetinin artacağını, gelecekte yenilenebilir enerjiye destek ödemelerinin sona erdirilmesini ve enerjide sübvansiyon istediklerini belirtiyor. Almanya, yenilenebilir enerjinini payını yükseltmek için en yüksek sübvansiyon oranlarını uygulayan ülkelerden biri. Rüzgar ve güneş enerjilerindeki büyümeyi sürdürmek için tüketilen saat başına düşen her kilowatt enerji için verilen 3.5 avro/sent vergi, sübvansiyon desteğinin kaynağı olacak ve bugüne kadar enerji yoğun sektörlere verilen aşırı destekler azaltılacak. Geçmişte saatte 10 gigawatt enerji tüketen kullanıcılara bu sübvansiyon desteği verilmiyor, en yoğun kullanıcılar ise kilowatt/saat başına 0.05 avro/sent kadar katkıda bulunuyordu. Yeni düzenlemeyle kullanıcı başına 1 gigawatt/saat yeni bir ücret tarifesi oluşturalacak. Diğer bir enerji vergisi de yenilenebilir enerjileri desteklemek için. Nükleer santraller 2022’de kapanıncaya kadar gram/uranyum başına 145 avro vergi konacak. Sözün özü, nükleer kader filan değil.
Avrupa Yunanistan’ı rehin alıyor
Komşumuz Yunanistan’da işler iyice sarpa sarıyor. Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu, AB ve IMF’in kendisine şart koştuğu kemer sıkma önlemlerini içeren ekonomik program üzerinde milli mutabakat sağlanması şartı üzerine muhalefet liderleriyle biraraya geldi. Ancak, parti liderlerinden Papandreu’ya destek çıkmadı. Yunan Maliyesi’nin temmuzdan sonra ödemeleri gerçekleştirecek parasının olmadığı sır değil, AB ve IMF ile geçen yıl imzalanan 110 milyar avroluk kredinin 12 milyar avroluk beşinci diliminin serbest bırakılmasıyla ilgili ciddi sorunlar var. AB ve IMF Yunanistan’dan, Osmanlı’nın son döneminde borçlarını ödemesi ve bu borçlara gelir yaratmak amacıyla işletmeleri yönetmesi için kurulan Düyun-u Umumiye benzeri bir Bağımsız Özelleştirme Komisyonu kurmasını istedi. Bunun anlamı aslında şu: Maliye vergi toplayamıyor, gelir tahsil edemiyor. Bu Komisyonda yer alacak ülkeler, bu işleri üstlenecek. Yunanistan, kapsamlı bir özelleştirme yapacağını duyurdu. Hedef beş yılda 50 milyar avro. Bu özelleştirmelerden ve devlete ait gayrı menkullerin satışından sorumlu olacak bu komisyon, AB ve IMF’ten alınan son borcun dışındaki eski borçların ödenip ödenmediğini de denetleyecek. Özelleştirmenin sistematiği konusunda AB’de farklı görüşler var. Özelleştirilecek varlıklar bir fon tarafından yönetilsin ya da özelleştirilecek şirketler tek bir devlet şirketi altında toplansın. Hangi yöntem benimsenirse benimsensin, ortadaki tek bir gerçek var ki, o da Avrupa tedbiri elden bırakmayacak. Avrupalılar, Komşu’nun bu özelleştirmeleri yapabileceğine inanmıyor, Yunan devletine güvenmiyor. İdari ve siyasi olarak iflas ettiği varsayılan ülkede, özelleştirme şartı getirmek yetmiyor. Sistem işlemediği için satışı da Avrupalılar yapacak, eğer alıcı çıkmazsa, şirketler teminat olarak Avrupalılarda kalacak. Özelleştirmenin adını bile duyunca sokaklara dökülen sendikaların ve Yunan halkının bu son durumla göstereceği reaksiyonlar zinciri, Avrupa’nın yeni kâbusu oluyor.
***
Nükleer yatırımlar duraklama sürecinde
Yunanistan’daki kronikleşen ekonomik krizin yanı sıra Avrupa’nın başka sorunları da var. Siyasi sığınma başvurularının artması nedeniyle serbest dolaşım ve tek vize anlaşması Schengen yeniden tartışma konusu olurken, nükleer enerji güvenliği de yine önemli tartışma konularından biri. Deloitte’ın bir raporuna göre, Japonya’daki nükleer felaket sonrası hükümetler, nükleer enerjisinin artı ve eksilerini daha dikkatli değerlendiriyor. Aynı rapora göre, 2050’de biyokütle, güneş, rüzgâr ve jeotermal enerjinin toplam enerji içinde payı yüzde 35’ten fazla olacak. Geçen hafta bu yönde alınmış en somut kararlardan biri İsviçre’den geldi. Kamuoyu baskısının da etkisiyle, İsviçre hükümeti, yeni nükleer santral planlarını durdururken, faaliyette olanları da ömürleri dolduğunda kapatacak. Bu arada Almanya Çevre Bakanı Norbert Röttgen ve ülkedeki 16 eyaletin çevre bakanları, güvenlik incelemeleri için geçici bir süre kapatılan nükleer santrallerden en eski yedi tanesinin tamamen kapatılmasını istedi. Nükleer enerjiden tamamen vazgeçilmesi konusunda 2017 ve 2022 tarihleri konuşuluyor. Gelecek dönemde nükleer enerji sektörünü, lisanslama mevzuatlarının gözden geçirileceği, özellikle saha çalışmaları ve güvenlik analizlerinin sorgulanacağı, tüm bunların da maliyetleri arttırıcı etkisinin oluşacağı bir dönemin beklediği de tahminler arasında.
Nükleer kirlilik notunu düşürdü
Japonya’da Fukuşima Nükleer Santrali’ndeki sorunlar ve skandallar devam ededursun, ilk kez bir ülkenin kredi notu nükleer santralin yol açtığı felaket dolayısıyla düşürüldü. Japonya’nın notunu negatife çeviren Fitch, not indirimi gerekçeleri arasında, “Fukuşima Nükleer Santrali’nin yol açtığı kirliliğin temizlenmesi maliyetine ilişkin belirsizliğin not üzerinde aşağı yönlü riskler oluşturduğu” ifadesine yer verdi. Bu arada, Greenpeace, Fukuşima kıyısından aldığı örneklerde normalin 50 kat üzerinde radyoaktif kirlenme tesbit etmiş olmasının pek haber değeri olmasa gerek. Kirlenmiş alanların tekrar temizlenmesi oldukça zor ve radyoaktif maddelerin dağılması riski yüksek. Bu sebeplerle enerji kaynaklarının güvenliği konusunda pek çok ülkede farkındalık her geçen gün artıyor. Bu farkındalığın bu topraklara da uğraması dileğiyle...
***
Nükleer yatırımlar duraklama sürecinde
Yunanistan’daki kronikleşen ekonomik krizin yanı sıra Avrupa’nın başka sorunları da var. Siyasi sığınma başvurularının artması nedeniyle serbest dolaşım ve tek vize anlaşması Schengen yeniden tartışma konusu olurken, nükleer enerji güvenliği de yine önemli tartışma konularından biri. Deloitte’ın bir raporuna göre, Japonya’daki nükleer felaket sonrası hükümetler, nükleer enerjisinin artı ve eksilerini daha dikkatli değerlendiriyor. Aynı rapora göre, 2050’de biyokütle, güneş, rüzgâr ve jeotermal enerjinin toplam enerji içinde payı yüzde 35’ten fazla olacak. Geçen hafta bu yönde alınmış en somut kararlardan biri İsviçre’den geldi. Kamuoyu baskısının da etkisiyle, İsviçre hükümeti, yeni nükleer santral planlarını durdururken, faaliyette olanları da ömürleri dolduğunda kapatacak. Bu arada Almanya Çevre Bakanı Norbert Röttgen ve ülkedeki 16 eyaletin çevre bakanları, güvenlik incelemeleri için geçici bir süre kapatılan nükleer santrallerden en eski yedi tanesinin tamamen kapatılmasını istedi. Nükleer enerjiden tamamen vazgeçilmesi konusunda 2017 ve 2022 tarihleri konuşuluyor. Gelecek dönemde nükleer enerji sektörünü, lisanslama mevzuatlarının gözden geçirileceği, özellikle saha çalışmaları ve güvenlik analizlerinin sorgulanacağı, tüm bunların da maliyetleri arttırıcı etkisinin oluşacağı bir dönemin beklediği de tahminler arasında.
Nükleer kirlilik notunu düşürdü
Japonya’da Fukuşima Nükleer Santrali’ndeki sorunlar ve skandallar devam ededursun, ilk kez bir ülkenin kredi notu nükleer santralin yol açtığı felaket dolayısıyla düşürüldü. Japonya’nın notunu negatife çeviren Fitch, not indirimi gerekçeleri arasında, “Fukuşima Nükleer Santrali’nin yol açtığı kirliliğin temizlenmesi maliyetine ilişkin belirsizliğin not üzerinde aşağı yönlü riskler oluşturduğu” ifadesine yer verdi. Bu arada, Greenpeace, Fukuşima kıyısından aldığı örneklerde normalin 50 kat üzerinde radyoaktif kirlenme tesbit etmiş olmasının pek haber değeri olmasa gerek. Kirlenmiş alanların tekrar temizlenmesi oldukça zor ve radyoaktif maddelerin dağılması riski yüksek. Bu sebeplerle enerji kaynaklarının güvenliği konusunda pek çok ülkede farkındalık her geçen gün artıyor. Bu farkındalığın bu topraklara da uğraması dileğiyle...
Bu anayasal öneriler bildiklerimizden değil
Türkiye’nin gündemi bu değil diyeceksiniz ama bu ülkede çok az gündeme gelen, toprağı, ağacı, suyu, bitkiyi rant için sattırmak istemeyen yollara düşmüş insanlar var. Sesleri nerdeyse hiç duyulmayan, anayasa tartışmalarına farklı bir boyut getirebilir miyiz diye kafa yoran, ilk kez ekolojik anayasa talebini ortaya koyan insanlar var. Çoğunluk ise çılgın projeleri, üçüncü köprüyü, iki yeni İstanbul’u, nükleer enerji santrallerini, her vadiye bir HES’i, çevreyi, doğayı hatta insanı yok sayan dizginlerinden boşanmış kalkınma faaliyetlerini konuşmayı daha çok seviyor. Ben, sevilmeyenlerden bahsedeyim.
Doğaya egemen olma, onu sınırsız bir kaynak gibi kullanma yaklaşımı üzerine kurulan kalkınmanın bugün dünyayı getirdiği nokta ortada. Ekosistemlere verilen zararlar iklim değişikliğine neden oldu, insanlık kendi eliyle yaratılmış felaketlerle mücadele etmek zorunda. Bunun böyle devam etmemesi için farklı bir yaklaşıma ihtiyaç var. Toplumun farklı kesimlerinin nasıl bir anayasa talep ettiği, uzun zamandır ülke gündemine getirilmiş olsa da, şimdi bir grup insan Türkiye’de yapılacak yeni anayasa için ilk kez “ekolojik anayasa” talebini literatüre sokmaya çalışıyor.
Metinde yer alan en önemli maddelerden biri ise şöyle ifade edilmiş: Sürdürülebilir kalkınma ilkesinin doğa korumacıları değil, doğayı tahrip eden şirket ve yönetimlerin elinde her kapıyı açan sihirli bir anahtar haline geldiği ve uygulamada her zaman kalkınma lehine kullanıldığı, bu kavramın hukuksal değil, ideolojik bir kavram olduğu dikkate alınmalı. Bu nedenle sürdürülebilir kalkınma kavramının yeni anayasada yer almasının önüne geçilmesi gerekir.
Dünyada Bolivya, Kenya, Ekvator gibi ülkeler dışında ekolojik anayasa konseptiyle hazırlanarak yürürlüğe konmuş anayasa yok. Ancak, bu konuda kabul görmüş birçok uluslararası bildirge ve sözleşme var. Bunların kaynak olarak kullanılması da metinde önerilen konulardan biri.
Doğaya egemen olma, onu sınırsız bir kaynak gibi kullanma yaklaşımı üzerine kurulan kalkınmanın bugün dünyayı getirdiği nokta ortada. Ekosistemlere verilen zararlar iklim değişikliğine neden oldu, insanlık kendi eliyle yaratılmış felaketlerle mücadele etmek zorunda. Bunun böyle devam etmemesi için farklı bir yaklaşıma ihtiyaç var. Toplumun farklı kesimlerinin nasıl bir anayasa talep ettiği, uzun zamandır ülke gündemine getirilmiş olsa da, şimdi bir grup insan Türkiye’de yapılacak yeni anayasa için ilk kez “ekolojik anayasa” talebini literatüre sokmaya çalışıyor.
Diğer anayasa yazım heyetleriyle paylaşım
Girişimin amacı, yeni anayasanın doğayı bir hak öznesi olarak tanımasını sağlamak. Ekolojik Anayasa Girişimi, Türkiye’deki Yeşiller Partisi’nin öncülüğünde başlatılan bir hareket. Yeni anayasanın doğanın haklarına ve ekolojik ilkelere vurgu yapan sivil ve demokratik bir anayasa olması için tartışma başlatmak amacıyla kurulan girişimin akademisyen, hukukçu, politikacı ve gazeteci gibi farklı meslek gruplarından 40 kişilik bir Çağrıcı Grubu var. Grup, biri şubatta, diğeri geçen hafta olmak üzere iki çalıştay düzenledi ve önerilerini ortaya koydu. Bundan sonraki hedef, diğer anayasa çalışması yapan gruplarla irtibata geçmek. Bir sonraki adımda 12 haziran seçimlerinin ardından siyasi partilere Ekolojik Anayasa Girişimi metninin sunulması var. Değişik illerde çalışmanın anlatılarak, daha geniş kitlelerde farkındalık yaratılması da hedeflerden biri.Ekolojik vatandaşlık
Mutabakat sağlanan görüşlerden bazıları şöyle: Yeni anayasa insan merkezli değil ekoloji merkezli olmalı. Anayasada insan, çıkarları ve geleceği doğadan ayrı ve bağımsız bir varlık gibi tanımlanmamalı, anayasa insanı tabiatın bir parçası olarak görmeli. İnsana saygı, çevreyi metalaştırma hakkını vermez. Hayvan hakları anayasal güvence altına alınmalı, hayvanlara yönelik suçlar ceza yasası kapsamında değerlendirilmeli. Vatandaşlık, doğaya zarar vermemek ve gelecek kuşaklar adına onun emanetçisi olmak anlayışına uygun olarak ekolojik sorumluluk çerçevesinde tanımlanmalı. Özel mülkiyet, hakların korunması gözetilerek, kamu yararı yanı sıra çevrenin korunması amacıyla da kısıtlanabilir. Çevre sorunlarının ulusal sınırlarla sınırlandırılamayacağı, küresel bir anlayışın zorunlu olduğu kabul edilmeli.Ekoloji merkezli kamu yararı
Ekolojik anayasanın mutabakat metninde kamu yönetimi ilkelerine de geniş yer verilmiş. Oradaki ilkeler ise şöyle sıralanıyor: Yeni anayasa, bireylerin ve sivil toplumun çevre konularında bilgi edinme, karar mekanizmalarına katılma ve yargıya erişim haklarını garanti altına almalı. Kamu yönetimi, çevrenin ve doğal varlıkların kullanımında, yönetiminde ve muhafazasında doğal dengenin gözetilmesinden yükümlü olmalı. Yeni anayasada kamu yararı ilkeleri ekoloji merkezli bir bakış açısıyla yeniden tanımlanmalı. Ekosisteme kalıcı olarak zarar vermiş uygulamaların oluşturduğu doğal ve sosyal tahribatın belgelenmesi ve tazmini için tedbirler bir kamu sorumluluğudur. İklim değişikliği, çevre kirliliği ve doğa korumayla ilgili tüm uluslararası anlaşmalara taraf olunmalı ve anlaşma hükümleri iç hukuka aktarılmalı.Metinde yer alan en önemli maddelerden biri ise şöyle ifade edilmiş: Sürdürülebilir kalkınma ilkesinin doğa korumacıları değil, doğayı tahrip eden şirket ve yönetimlerin elinde her kapıyı açan sihirli bir anahtar haline geldiği ve uygulamada her zaman kalkınma lehine kullanıldığı, bu kavramın hukuksal değil, ideolojik bir kavram olduğu dikkate alınmalı. Bu nedenle sürdürülebilir kalkınma kavramının yeni anayasada yer almasının önüne geçilmesi gerekir.
Dünyada Bolivya, Kenya, Ekvator gibi ülkeler dışında ekolojik anayasa konseptiyle hazırlanarak yürürlüğe konmuş anayasa yok. Ancak, bu konuda kabul görmüş birçok uluslararası bildirge ve sözleşme var. Bunların kaynak olarak kullanılması da metinde önerilen konulardan biri.
Yunan tragedyasında yeni bölüm
Avrupa’nın uzun süredir izlediği Yunan tragedyası kötüleşerek sürüyor. Küresel kriz döneminde Avrupa’nın ilk kurtarılan ülkesi unvanına sahip Yunanistan’ın durumu yeniden tartışma konusu. Avrupa ve Birliği ve IMF’in çabalarıyla 110 milyar avro finansal yardım yapılan Yunanistan’ın yeniden kurtarılması tartışmaları geçen hafta gündemden düşmedi. Yunanistan’ın kurtarma paketinin koşullarını karşılayamadığı yönünde çok ciddi şüpheler var. Üstelik, Yunanistan’ın 2012’de kendi başına borcunu çeviremeyeceğine de kesin gözüyle bakılıyor. Borcun yeniden yapılandırılması, AB ve IMF’ten ek yeni yardım istemesi ya da borcunu ödemesi için daha fazla süre verilmesi tartışılan görüşler arasında. Ülkenin borcunun yeniden yapılandırılmasının hem Yunanistan’a hem diğer Avro ülkelerine zarar vereceği ise en güçlü öngörü olarak ortaya çıkıyor. Yapılan hesaplamalara göre, Yunanistan 2013’e kadar 60 milyar avroya yakın kaynak bulmak zorunda.
Yunanistan’a ara dönem ziyareti gerçekleştiren AB ve IMF yetkilileri, Atina’da karşılaştıkları durumdan pek memnun değiller. Borçları yeniden yapılandırmanın Yunanistan için mucize getirmeyeceğini belirten IMF, ülkenin istemesi halinde, ek destek vereceklerini kaydediyor. Yunan hükümetinin bütçe performansını ölçen heyetin ilk izlenimi sıkıntıların sürdüğü şeklinde. Bir IMF yetkilisinin yaptığı açıklamalar sıkıntıyı ortaya koyuyor: “Bütçe gelir hedeflerinin tutmayacağına ilişkin endişe var. Daha fazla kesinti istenebilir.”
Rapor, Yunanistan’ın kullandığı yardımın 12 milyar avroluk yeni diliminin serbest bırakılması için kritik. IMF, Atina’nın geri ödemelerinin 7,5 yıldan 10 yıla çıkarılmasını istiyor. Almanya ise, Yunanistan’a yeni bir destek sağlanmadan önce Atina hükümetinin ödevlerini yerine getirip getirmediğine bakacak. Kurtarma paketini aldıktan bir yıl sonra borcunun sürdürülebilirliği sorgulanır hale gelen Yunanistan, gözden geçirme ziyaretinde olumlu izlenim bırakırsa –ki zor görünüyor- AB’den ikinci kez yardım alabilir.
Özelleştirmeler birinci öncelik
Gelinen noktada, özelleştirmeler mevcut durumun en hassas noktasını oluşturuyor. Şu anda Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun ajandasının ilk maddelerinden birini özelleştirme programının oluşturduğu belirtiliyor. Papandreu, sağlam bir özelleştirme planı için hazır olduklarını, bunun da kamu kesimine fayda sağlayacağını söyleyerek, “Başlangıçta özelleştirmeler bir öncelik değildi. Ancak, şimdi özelleştirme planı ajandanın bir numarası. Gerçekleştireceğimiz kalkınma projeleriyle borcumuzu ödeyeceğimiz konusunda güçlü olduğumuz göstereceğiz” diyor.
Bu arada, Papandreu, kendileri için son derece hassas olan bir konuya da açıklık getiriyor: “Bize ada ya da anıtları kefalet olarak verip vermeyeceğimizi sormak, bizi bir nevi aşağılamaktır. Bizim verdiğimiz sözler ve yaptıklarımız yeterli garanti olacaktır.”
Son dönemde gelir hedeflerini yakalayamayan Yunanistan’ın piyasaya 2012’de de dönemeyeceği belirtiliyor. Yunanistan, ikinci bir paket üzerinde uzlaşırsa bunun şartlarının çok sert olacağı kaydediliyor. Avro Bölgesi yetkilileri gelecek hafta Yunanistan krizini görüşecek.
Yeni en zayıf halka Güney Kıbrıs
Yunanistan’ın ardından İspanya, Portekiz, İrlanda Avrupa’nın en zayıf halkaları olarak sıralandı. Gözden kaçan bir ülke var ki, o da Güney Kıbrıs. Çok ciddi ticari denge açığı yaşanan ülkede, hem ihracat hem de ithalat gerilemiş durumda. Güney Kıbrıs’ın bankacılık sistemini kurtaracak finansal kaynaklar bulamaması, Yunanistan’ın yardım yapamayacak durumda olması Güney Kıbrıs’taki ekonomik krizi tetikliyor. İşsizlik oranı yüzde 8, bütçe açığı 400 milyon avro civarında, 892 bin nüfuslu ülkede kamuda çalıştırılan personel sayısı 70 bin 429. Geçtiğimiz günlerde Güney Kıbrıs Merkez Bankası Başkanı Athanasios Orfanidis’in dayanamayıp, geçmişte Yunanistan’ın yaptığı gibi Güney Kıbrıs Maliyesi’nin de rakamlarda sahtekârlık yaparak AB’yi kandırmasını dile getirmesi, Merkez Bankası ile hükümeti karşı karşıya getirdi. İflas kapıda, iflas etmemesi için AB’nin diğerlerine yaptığı gibi Güney Kıbrıs’a da mali yardımda bulunması gerekiyor. Öte yandan, ülkenin devlet tahvillerinin de dünya piyasalarında hiç itibar görmediği de konuşulanlar arasında.
Yunanistan’a ara dönem ziyareti gerçekleştiren AB ve IMF yetkilileri, Atina’da karşılaştıkları durumdan pek memnun değiller. Borçları yeniden yapılandırmanın Yunanistan için mucize getirmeyeceğini belirten IMF, ülkenin istemesi halinde, ek destek vereceklerini kaydediyor. Yunan hükümetinin bütçe performansını ölçen heyetin ilk izlenimi sıkıntıların sürdüğü şeklinde. Bir IMF yetkilisinin yaptığı açıklamalar sıkıntıyı ortaya koyuyor: “Bütçe gelir hedeflerinin tutmayacağına ilişkin endişe var. Daha fazla kesinti istenebilir.”
Rapor, Yunanistan’ın kullandığı yardımın 12 milyar avroluk yeni diliminin serbest bırakılması için kritik. IMF, Atina’nın geri ödemelerinin 7,5 yıldan 10 yıla çıkarılmasını istiyor. Almanya ise, Yunanistan’a yeni bir destek sağlanmadan önce Atina hükümetinin ödevlerini yerine getirip getirmediğine bakacak. Kurtarma paketini aldıktan bir yıl sonra borcunun sürdürülebilirliği sorgulanır hale gelen Yunanistan, gözden geçirme ziyaretinde olumlu izlenim bırakırsa –ki zor görünüyor- AB’den ikinci kez yardım alabilir.
Özelleştirmeler birinci öncelik
Gelinen noktada, özelleştirmeler mevcut durumun en hassas noktasını oluşturuyor. Şu anda Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun ajandasının ilk maddelerinden birini özelleştirme programının oluşturduğu belirtiliyor. Papandreu, sağlam bir özelleştirme planı için hazır olduklarını, bunun da kamu kesimine fayda sağlayacağını söyleyerek, “Başlangıçta özelleştirmeler bir öncelik değildi. Ancak, şimdi özelleştirme planı ajandanın bir numarası. Gerçekleştireceğimiz kalkınma projeleriyle borcumuzu ödeyeceğimiz konusunda güçlü olduğumuz göstereceğiz” diyor.
Bu arada, Papandreu, kendileri için son derece hassas olan bir konuya da açıklık getiriyor: “Bize ada ya da anıtları kefalet olarak verip vermeyeceğimizi sormak, bizi bir nevi aşağılamaktır. Bizim verdiğimiz sözler ve yaptıklarımız yeterli garanti olacaktır.”
Son dönemde gelir hedeflerini yakalayamayan Yunanistan’ın piyasaya 2012’de de dönemeyeceği belirtiliyor. Yunanistan, ikinci bir paket üzerinde uzlaşırsa bunun şartlarının çok sert olacağı kaydediliyor. Avro Bölgesi yetkilileri gelecek hafta Yunanistan krizini görüşecek.
Yeni en zayıf halka Güney Kıbrıs
Yunanistan’ın ardından İspanya, Portekiz, İrlanda Avrupa’nın en zayıf halkaları olarak sıralandı. Gözden kaçan bir ülke var ki, o da Güney Kıbrıs. Çok ciddi ticari denge açığı yaşanan ülkede, hem ihracat hem de ithalat gerilemiş durumda. Güney Kıbrıs’ın bankacılık sistemini kurtaracak finansal kaynaklar bulamaması, Yunanistan’ın yardım yapamayacak durumda olması Güney Kıbrıs’taki ekonomik krizi tetikliyor. İşsizlik oranı yüzde 8, bütçe açığı 400 milyon avro civarında, 892 bin nüfuslu ülkede kamuda çalıştırılan personel sayısı 70 bin 429. Geçtiğimiz günlerde Güney Kıbrıs Merkez Bankası Başkanı Athanasios Orfanidis’in dayanamayıp, geçmişte Yunanistan’ın yaptığı gibi Güney Kıbrıs Maliyesi’nin de rakamlarda sahtekârlık yaparak AB’yi kandırmasını dile getirmesi, Merkez Bankası ile hükümeti karşı karşıya getirdi. İflas kapıda, iflas etmemesi için AB’nin diğerlerine yaptığı gibi Güney Kıbrıs’a da mali yardımda bulunması gerekiyor. Öte yandan, ülkenin devlet tahvillerinin de dünya piyasalarında hiç itibar görmediği de konuşulanlar arasında.
Türk ekonomisine güven, mutlak iktidara şüphe
Küresel krizin ardından gelişmiş ekonomilerin toparlanmadaki zorlukları, özellikle finansal sektörü yeniden ayağa kaldırmakta yaşadıkları sorunlar Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’den oluşan BRIC ülkelerini göz bebeği yaptı. BRIC kelimesini dünya finans jargonuna 2001 yılında Goldman Sachs kazandırmıştı. BRIC ülkelerinin son 10 yılda gösterdikleri dinamik büyümenin ardından Türkiye’nin bu gruba dâhil edilip edilmeyeceği tartışılıyordu. Hatta kimileri, hiçbir farklı anlama gelmese de, TBRIC diye bir kısaltma bile uydurmuştu. Sonunda Türkiye BRIC’e değil misk kedisi anlamına gelen CIVET’e dâhil edildi. Güney Afrika da BRIC’i çoğul hale getirdi: BRICS! Geleneksel ekonomik güç merkezleri olan Avrupa ve ABD’den güç kayması devam ederken, BRICS ile birlikte gelecek 10 yıla CIVET ülkelerinin damga vuracağından bahsedilmeye başladı. CIVET, BRIC’e göre daha riskli ancak pazar dinamikleri açısından cazip.
Dünya ekonomisinin Misk kedileri
CIVET ülkeleri arasında Kolombiya, Endonezya, Vietnam, Mısır ve Türkiye yer alıyor. CIVET içinde yer almak için gerekli şartlar arasında, büyümeyi ve harcamayı destekleyecek (vasıflı!) genç nüfus, kredi kanallarının destekleyecek düşük borç yükü, istihdam imkânları ve uzun soluklu büyüme yaratacak çeşitlendirilmiş bir ekonomi, yüksek tasarrufları veya büyümeyi finanse edebilecek sermaye birikimi yer alıyor. Türkiye, bu kriterlerin büyük kısmını yerine getirebildiği için CIVET arasında sayılıyor. En önemli göstergelerden biri de, bu ülkelerin hepsinin yabancı yatırımcı çekme cazibesi. Gelişmekte olan ülkelerin bu yıl gelişmiş ülkelerden üç kat daha hızlı büyüyecekleri ve küresel toparlanmaya öncülük edecekleri de yine öngörüler arasında yer alıyor. Küresel ekonominin yeni gözdelerinden oluşan CIVET grubunun isim babası ise, dünyanın en büyük bankacılık gruplarından biri olan HSBC.
S&P’den CIVETS 60 Endeksi
Yapılan tahminlere göre, gelişmiş batılı ülkeler yavaş, BRICS ve CIVET ülkeleri daha hızlı büyüme gösterecek. Küresel büyümenin motoru, önce BRICS ardından CIVET ülkeleri olacak. Türkiye, genç nüfusu, düşük borçluluk oranı, çeşitlendirilmiş ekonomisi ve güçlü finansal sistemiyle grubun öne çıkan üyesi. Küresel ekonomik krize en iyi dayanan ve en az hasarla süreci yöneten bu ülkeler, geçen hafta ekonomi dünyasının iki önemli gazetesi hem Wall Street Journal hem de Financial Times’ın radarındaydı. Wall Street Journal, “Türkiye, yeni endeksin merkezi” derken, Financial Times, Standard&Poor’s’un geçen hafta açtığı CIVET 60 Endeksi’nin yüzde 21’ini oluşturarak kilit oyuncu olduğunu yazdı. Endeksin amacı, CIVET ekonomilerinin önemini uluslararası yatırımcılar için ne kadar arttığına dikkat çekmek. Ancak, ülkeler arasındaki siyasi farklılıklar göz ardı edilemeyecek düzeyde. Türkiye, grupta tek Avrupalı, AB ile üyelik müzakereleri sürdüren bir ülke iken, Vietnam otoriter bir rejimle yönetilen, Mısır ise halk ayaklanmaları sonrası reform aşamasında olup otoriterlikten kurtulmaya çalışan bir ülke.
Piyasaların Erdoğan endişesi
Ancak, Türk ekonomisine ilişkin tüm görüşler bu kadar olumlu değil. Türkiye ile ilgili bir analiz yayınlanan Economist dergisi, “Türkiye ekonomisi aşırı ısınıyor” derken, siyasi gelişmelere atıfta bulunarak, “Türkiye’de seçmenlerin bir kısmının hükümetin son dönemdeki baskıcı yöntemlerinden huzursuzluk duysa da, AKP’nin genel seçimlerde yine birinci parti olmasının beklendiğini” yazdı. Ekonomi, enflasyon ve cari açık rakamlarıyla uluslararası piyasalarda endişe uyandırırken, yaklaşan seçimlerin siyasi arenada yarattığı gerginlik de yakından takip ediliyor. Bu konuyla ilgili en çarpıcı, en değişik analizlerden birini geçtiğimiz günlerde Royal Bank of Scotland Group analisti Timothy Ash yaptı. Ash’in tespitleri şöyle: “Üçte iki çoğunluğu kazanmış bir AKP’nin tartışmalı bir Anayasa reformu dayatabileceğini, Türkiye’yi, bugünkünden de fazla gücü Başbakan, hatta “Başkan” Erdoğan’ın elinde toplayacak bir başkanlık sistemine doğru götürebilecek olduğunu gözlemleyen piyasalar genel itibariyle endişeli. Piyasaların tercihi statükonun muhafaza edilmesi yönünde.” Ekonomik göstergeler yıllardır AKP’nin güvendiği dağlar. 2007 seçimi gibi 2011 seçimini de ekonomik performansı sayesinde kazanacağı kabul görüyor. Bu performansın temellerinden birisi, dış piyasalarda Türkiye’nin itibarı. Ama yukarıdaki ihtiyatlı duruştan anlaşılıyor ki, dış piyasalar AKP garantisinin üstelik tek elde toplanacak daha fazla güç ve iktidar anlamına gelebilecek olmasına mesafeli. Bir nevi “AKP’ye evet, mutlakıyete hayır” demekteler.
Dünya ekonomisinin Misk kedileri
CIVET ülkeleri arasında Kolombiya, Endonezya, Vietnam, Mısır ve Türkiye yer alıyor. CIVET içinde yer almak için gerekli şartlar arasında, büyümeyi ve harcamayı destekleyecek (vasıflı!) genç nüfus, kredi kanallarının destekleyecek düşük borç yükü, istihdam imkânları ve uzun soluklu büyüme yaratacak çeşitlendirilmiş bir ekonomi, yüksek tasarrufları veya büyümeyi finanse edebilecek sermaye birikimi yer alıyor. Türkiye, bu kriterlerin büyük kısmını yerine getirebildiği için CIVET arasında sayılıyor. En önemli göstergelerden biri de, bu ülkelerin hepsinin yabancı yatırımcı çekme cazibesi. Gelişmekte olan ülkelerin bu yıl gelişmiş ülkelerden üç kat daha hızlı büyüyecekleri ve küresel toparlanmaya öncülük edecekleri de yine öngörüler arasında yer alıyor. Küresel ekonominin yeni gözdelerinden oluşan CIVET grubunun isim babası ise, dünyanın en büyük bankacılık gruplarından biri olan HSBC.
S&P’den CIVETS 60 Endeksi
Yapılan tahminlere göre, gelişmiş batılı ülkeler yavaş, BRICS ve CIVET ülkeleri daha hızlı büyüme gösterecek. Küresel büyümenin motoru, önce BRICS ardından CIVET ülkeleri olacak. Türkiye, genç nüfusu, düşük borçluluk oranı, çeşitlendirilmiş ekonomisi ve güçlü finansal sistemiyle grubun öne çıkan üyesi. Küresel ekonomik krize en iyi dayanan ve en az hasarla süreci yöneten bu ülkeler, geçen hafta ekonomi dünyasının iki önemli gazetesi hem Wall Street Journal hem de Financial Times’ın radarındaydı. Wall Street Journal, “Türkiye, yeni endeksin merkezi” derken, Financial Times, Standard&Poor’s’un geçen hafta açtığı CIVET 60 Endeksi’nin yüzde 21’ini oluşturarak kilit oyuncu olduğunu yazdı. Endeksin amacı, CIVET ekonomilerinin önemini uluslararası yatırımcılar için ne kadar arttığına dikkat çekmek. Ancak, ülkeler arasındaki siyasi farklılıklar göz ardı edilemeyecek düzeyde. Türkiye, grupta tek Avrupalı, AB ile üyelik müzakereleri sürdüren bir ülke iken, Vietnam otoriter bir rejimle yönetilen, Mısır ise halk ayaklanmaları sonrası reform aşamasında olup otoriterlikten kurtulmaya çalışan bir ülke.
Piyasaların Erdoğan endişesi
Ancak, Türk ekonomisine ilişkin tüm görüşler bu kadar olumlu değil. Türkiye ile ilgili bir analiz yayınlanan Economist dergisi, “Türkiye ekonomisi aşırı ısınıyor” derken, siyasi gelişmelere atıfta bulunarak, “Türkiye’de seçmenlerin bir kısmının hükümetin son dönemdeki baskıcı yöntemlerinden huzursuzluk duysa da, AKP’nin genel seçimlerde yine birinci parti olmasının beklendiğini” yazdı. Ekonomi, enflasyon ve cari açık rakamlarıyla uluslararası piyasalarda endişe uyandırırken, yaklaşan seçimlerin siyasi arenada yarattığı gerginlik de yakından takip ediliyor. Bu konuyla ilgili en çarpıcı, en değişik analizlerden birini geçtiğimiz günlerde Royal Bank of Scotland Group analisti Timothy Ash yaptı. Ash’in tespitleri şöyle: “Üçte iki çoğunluğu kazanmış bir AKP’nin tartışmalı bir Anayasa reformu dayatabileceğini, Türkiye’yi, bugünkünden de fazla gücü Başbakan, hatta “Başkan” Erdoğan’ın elinde toplayacak bir başkanlık sistemine doğru götürebilecek olduğunu gözlemleyen piyasalar genel itibariyle endişeli. Piyasaların tercihi statükonun muhafaza edilmesi yönünde.” Ekonomik göstergeler yıllardır AKP’nin güvendiği dağlar. 2007 seçimi gibi 2011 seçimini de ekonomik performansı sayesinde kazanacağı kabul görüyor. Bu performansın temellerinden birisi, dış piyasalarda Türkiye’nin itibarı. Ama yukarıdaki ihtiyatlı duruştan anlaşılıyor ki, dış piyasalar AKP garantisinin üstelik tek elde toplanacak daha fazla güç ve iktidar anlamına gelebilecek olmasına mesafeli. Bir nevi “AKP’ye evet, mutlakıyete hayır” demekteler.
Çılgın Proje’nin tarafları: AB ve Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler
Türkiye’de son dönemde büyüme ve kalkınma odaklı ekonomi modelinin bir unsuru olarak yapılmak istenen HES’ler, nükleer enerji santralleri gibi projelerle çevre ve ekoloji ile ilgili konulardan çokça söz edilir oldu. Biz henüz ‘Çernobil’den ders çıkarmıyoruz bari Fukushima’dan korkun’ diyorduk ki, karşımızda Başbakan’ın ismiyle müsemma çılgın projesi denilen devasa bir Kanal İstanbul projesi bulduk. Karadeniz ile Marmara Denizi arasına kanal açma üzerine kurulu proje, şüphesiz pek çok tartışmayı da beraberinde getiriyor. Karadeniz ile Marmara arasına açılacak bu kanal ile Panama gibi gemilere alternatif geçiş sağlanacakmış.
Çevre Etki Değerlendirme! O da ne?
Tahmin edeceğiniz gibi projeye çevrecilerle birlikte bilimadamlarının pek çok noktada itirazı var. Karadeniz ile Marmara arasında Boğaz’daki akıntılardan oluşan su akımından farklı olarak doğal dengeyi bozacağı ve farklı sorunlar ortaya çıkaracağı yönünde görüşler var. Üstelik sadece sudaki değişime yönelik değil, tüm ekosistemi etkileyebilecek bir olumsuzluktan bahsediliyor. Kanalın yapılması halinde, tuzluluk açısından yatay denge bozulacak, Karadeniz’in tuzluluğu azalacak ve tatlı su gölü haline gelecek. Mevcut fauna ve flora yapısı yokolacak. Havzadan su çıkışı artacağı için havza kendisine su taşıyan nehirlerden daha fazla su isteyecek. Havzaya su taşıyan nehirlerin su seviyeleri azalacak, hatta kurumaları söz konusu olacak. Hacettepe Üniversitesi’nden Cemal Saydam hocanın görüşü konuyu gayet iyi özetliyor ve şöyle anlatıyor: “Süveyş Kanalı’nın iki tarafındaki denizdeki tuzluluk oranı birbirine yakın ve Süveyş Kanalı bu iki denizin tuzluluk oranlarını bozmaz. Korent ve Panama Kanalları doğu-batı istikametinde olduğu için her iki yakadaki deniz suyu tuzluluğu eşit ve bu kanallar tuzluluk açısından bu denizlere etki yapmaz. Karadeniz’in tuzluluk oranı yüzde 0,19 iken Marmara’nın tuzluluk oranı yüzde 0,38. İstanbul Boğazı’nın derinliği yeterli olduğu için üstten az tuzlu su güneye giderken, alttan çok tuzlu su kuzeye gidiyor ve denge bozulmuyor. 25 metre derinlikte bir kanal yapılacağı için üstten kuzey güney istikametinde az tuzlu su yine akacak ama alttan çok tuzlu su kuzeye akamayacak. Bu durumda havzadan net az tuzlu su çıkışı olacak. Net çok tuzlu su girişi de azalacağı gibi Karadeniz’in tuzluluk oranı uzun vadede gittikçe azalacak. Bu da suyun kaldırma gücünü olumsuz etkileyecek ve hatta 300 bin dwt’luk tankerler artık yeterli su kaldırma kuvveti olmayacağı için geçemeyecekler.” Saydam’ın konuyla ilgili açıklamalarını okuyunca, proje hazırlanırken bilimadamları bunları bilmiyor olabilir mi sorusu akla geliyor ki, bilmemeleri imkânsız.
Sınır aşırı ÇED raporu gerekli
Bunlar işin özetle çevreyle ilgili boyutu. Bir de Karadeniz’e kıyısı olan diğer ülkelerle ilgili boyutu var. Türkiye dışında, Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya ve Gürcistan’ın da Karadeniz’e kıyısı var. Bu tip projeler sadece o projenin hayata geçtiği ülkeyi değil, Karadeniz’e kıyısı olan tüm ülkeleri ilgilendiriyor. Projeyle ilgili bir ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) analizi yapılması halinde, projenin etkilerinin sadece kanalın gerçekleştirileceği Karadeniz ve Marmara kıyılarını değil, Karadeniz’e kıyısı olan tüm ülkeleri ilgilendirdiğini de hesaplamak lazım. Üstelik Karadeniz’e kıyısı olan bu ülkelerin ikisi Avrupa Birliği üyesi. Yani, Türkiye’nin “bu bizim iç işimiz, uluslararası boyutu yok, size mi soracağız” demek gibi bir durumu yok. Her ne kadar hükümet, 3’üncü köprü, Akkuyu ve Sinop Nükleer Santralleri, Ilısu Barajı gibi büyük projeleri ÇED’den muaf tutma uyanıklığını gösterse de, Kanal İstanbul gibi bir proje için sınır aşırı ÇED hazırlanması gerekiyor. Bağımsız uzmanlar tarafından hazırlanan raporların ortaya çıkması yıllarca sürerken, genel olarak ÇED raporunun finansmanını da projeyi yapmak isteyen ülke ödüyor.
Hesap verebilirlilik önemli
Böyle bir projeye hazırlanacak ÇED raporunun maliyetinin de milyon dolarlar mertebesinde olduğu belirtiliyor. Çok farklı parametre gözetileceği için raporun olumsuz çıkma olasılığı da hesaba katıldığında, bu maliyetli işe ödenecek paranın çöpe atılacağını söylemek yanlış olmaz. Kanal İstanbul için böyle bir raporun sonucunun ne olacağını kestirmek zor değil, birkaç gündür bu konuda uzmanların söyledikleri ortada. Böyle durumlarda Avrupa ne yapıyor diye bakıldığında, hem büyüklük, hem de birden fazla ülkeyi ilgilendirmesi sebebiyle Manş Tüneli’nin yapımı akla geliyor. İlginçtir, Manş Tüneli için hazırlanan ÇED raporu, proje sahiplerinin projenin çevre üzerindeki etkileri konusunda hesap verebilirliklerinin aracı haline getirilmiş. Yani ÇED bulguları, çevreye gelebilecek zararlar konusunda proje sahibini sorumlu tutmuş. Tünelin yapılacağı dönemde ÇED raporu çok önemli bir rol oynamış.
Manş Tüneli’ndeki etki analizi
Hatta Avrupa Komisyonu, ÇED raporlarında projenin vatandaşlar üzerinde direkt, ikincil veya kümülatif, kısa, orta ve uzun vadeli, kalıcı veya geçici, pozitif veya negatif sonuçlarının değerlendirilmesini istemiş. Bağımsız çevre uzmanları tarafından yapılan 46 tavsiyenin 42’si Manş Tüneli’nin kurucu anlaşmasına girmiş. Bunların arasında topografya, yeraltı suları, hidrojeoloji, toprak kalitesi ve tarım, karasal ekoloji, kıyısal hidrografi, deniz ekosistemi ve balıkçılık, arkeoloji, mimari miras, yerleşim, elektrik altyapısı ve telekomünikasyon, su ve gaz altyapısı, enerji tüketimi, dizayn ilkeleri ve görsel etki, ulaşım ağı, gürültü ve titreşim emisyon ve kalıntıları, hava, su ve atık emisyon ve kalıntıları başlıklarından oluşan 18 ayrı etki analizi yapılmış.
Çılgınların böyle “lüzumsuz” konularla işi olmaz ama bu defa kaçış yok.
Çevre Etki Değerlendirme! O da ne?
Tahmin edeceğiniz gibi projeye çevrecilerle birlikte bilimadamlarının pek çok noktada itirazı var. Karadeniz ile Marmara arasında Boğaz’daki akıntılardan oluşan su akımından farklı olarak doğal dengeyi bozacağı ve farklı sorunlar ortaya çıkaracağı yönünde görüşler var. Üstelik sadece sudaki değişime yönelik değil, tüm ekosistemi etkileyebilecek bir olumsuzluktan bahsediliyor. Kanalın yapılması halinde, tuzluluk açısından yatay denge bozulacak, Karadeniz’in tuzluluğu azalacak ve tatlı su gölü haline gelecek. Mevcut fauna ve flora yapısı yokolacak. Havzadan su çıkışı artacağı için havza kendisine su taşıyan nehirlerden daha fazla su isteyecek. Havzaya su taşıyan nehirlerin su seviyeleri azalacak, hatta kurumaları söz konusu olacak. Hacettepe Üniversitesi’nden Cemal Saydam hocanın görüşü konuyu gayet iyi özetliyor ve şöyle anlatıyor: “Süveyş Kanalı’nın iki tarafındaki denizdeki tuzluluk oranı birbirine yakın ve Süveyş Kanalı bu iki denizin tuzluluk oranlarını bozmaz. Korent ve Panama Kanalları doğu-batı istikametinde olduğu için her iki yakadaki deniz suyu tuzluluğu eşit ve bu kanallar tuzluluk açısından bu denizlere etki yapmaz. Karadeniz’in tuzluluk oranı yüzde 0,19 iken Marmara’nın tuzluluk oranı yüzde 0,38. İstanbul Boğazı’nın derinliği yeterli olduğu için üstten az tuzlu su güneye giderken, alttan çok tuzlu su kuzeye gidiyor ve denge bozulmuyor. 25 metre derinlikte bir kanal yapılacağı için üstten kuzey güney istikametinde az tuzlu su yine akacak ama alttan çok tuzlu su kuzeye akamayacak. Bu durumda havzadan net az tuzlu su çıkışı olacak. Net çok tuzlu su girişi de azalacağı gibi Karadeniz’in tuzluluk oranı uzun vadede gittikçe azalacak. Bu da suyun kaldırma gücünü olumsuz etkileyecek ve hatta 300 bin dwt’luk tankerler artık yeterli su kaldırma kuvveti olmayacağı için geçemeyecekler.” Saydam’ın konuyla ilgili açıklamalarını okuyunca, proje hazırlanırken bilimadamları bunları bilmiyor olabilir mi sorusu akla geliyor ki, bilmemeleri imkânsız.
Sınır aşırı ÇED raporu gerekli
Bunlar işin özetle çevreyle ilgili boyutu. Bir de Karadeniz’e kıyısı olan diğer ülkelerle ilgili boyutu var. Türkiye dışında, Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya ve Gürcistan’ın da Karadeniz’e kıyısı var. Bu tip projeler sadece o projenin hayata geçtiği ülkeyi değil, Karadeniz’e kıyısı olan tüm ülkeleri ilgilendiriyor. Projeyle ilgili bir ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) analizi yapılması halinde, projenin etkilerinin sadece kanalın gerçekleştirileceği Karadeniz ve Marmara kıyılarını değil, Karadeniz’e kıyısı olan tüm ülkeleri ilgilendirdiğini de hesaplamak lazım. Üstelik Karadeniz’e kıyısı olan bu ülkelerin ikisi Avrupa Birliği üyesi. Yani, Türkiye’nin “bu bizim iç işimiz, uluslararası boyutu yok, size mi soracağız” demek gibi bir durumu yok. Her ne kadar hükümet, 3’üncü köprü, Akkuyu ve Sinop Nükleer Santralleri, Ilısu Barajı gibi büyük projeleri ÇED’den muaf tutma uyanıklığını gösterse de, Kanal İstanbul gibi bir proje için sınır aşırı ÇED hazırlanması gerekiyor. Bağımsız uzmanlar tarafından hazırlanan raporların ortaya çıkması yıllarca sürerken, genel olarak ÇED raporunun finansmanını da projeyi yapmak isteyen ülke ödüyor.
Hesap verebilirlilik önemli
Böyle bir projeye hazırlanacak ÇED raporunun maliyetinin de milyon dolarlar mertebesinde olduğu belirtiliyor. Çok farklı parametre gözetileceği için raporun olumsuz çıkma olasılığı da hesaba katıldığında, bu maliyetli işe ödenecek paranın çöpe atılacağını söylemek yanlış olmaz. Kanal İstanbul için böyle bir raporun sonucunun ne olacağını kestirmek zor değil, birkaç gündür bu konuda uzmanların söyledikleri ortada. Böyle durumlarda Avrupa ne yapıyor diye bakıldığında, hem büyüklük, hem de birden fazla ülkeyi ilgilendirmesi sebebiyle Manş Tüneli’nin yapımı akla geliyor. İlginçtir, Manş Tüneli için hazırlanan ÇED raporu, proje sahiplerinin projenin çevre üzerindeki etkileri konusunda hesap verebilirliklerinin aracı haline getirilmiş. Yani ÇED bulguları, çevreye gelebilecek zararlar konusunda proje sahibini sorumlu tutmuş. Tünelin yapılacağı dönemde ÇED raporu çok önemli bir rol oynamış.
Manş Tüneli’ndeki etki analizi
Hatta Avrupa Komisyonu, ÇED raporlarında projenin vatandaşlar üzerinde direkt, ikincil veya kümülatif, kısa, orta ve uzun vadeli, kalıcı veya geçici, pozitif veya negatif sonuçlarının değerlendirilmesini istemiş. Bağımsız çevre uzmanları tarafından yapılan 46 tavsiyenin 42’si Manş Tüneli’nin kurucu anlaşmasına girmiş. Bunların arasında topografya, yeraltı suları, hidrojeoloji, toprak kalitesi ve tarım, karasal ekoloji, kıyısal hidrografi, deniz ekosistemi ve balıkçılık, arkeoloji, mimari miras, yerleşim, elektrik altyapısı ve telekomünikasyon, su ve gaz altyapısı, enerji tüketimi, dizayn ilkeleri ve görsel etki, ulaşım ağı, gürültü ve titreşim emisyon ve kalıntıları, hava, su ve atık emisyon ve kalıntıları başlıklarından oluşan 18 ayrı etki analizi yapılmış.
Çılgınların böyle “lüzumsuz” konularla işi olmaz ama bu defa kaçış yok.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)