Yunanistan, içinde bulunduğu borç batağından kurtulabilmek ve AB ile IMF’den aldığı yardımların devamlılığını sağlayabilmek için bu kurumlarla 28,4 milyar avroluk beş yıllık tasarruf planı üzerinde anlaştı. Kritik süreç, bu kemer sıkma önlemlerini içeren pakete PASOK Hükümeti’nin parlamentodan onay alıp alamayacağı. Paket, 14,32 milyar avro harcama kesintisi ve 14,09 milyar avro vergi toplanmasını öngörüyor. Pek çok vergi istisnasının kaldırılması, gelire göre tek seferlik vergi oranı artışı, katma değer vergisinin arttırılması ve lüks tüketim vergisi getirilmesi gibi önlemleri içeriyor. Tasarruf önlemlerinin en can alıcı noktası, çalışanların durumuyla ilgili. Planda, işçi ve memur alımlarının azaltılması, maaşlarda kesintiye gidilmesi, kamuda çalışanların geçici sözleşme statüsüne alınarak ücret giderlerinin azaltılması gibi hedefler var. Avrupa’nın en örgütlü sendikalarına sahip Yunanistan, gerçek bir laboratuar niteliğinde. Planın oylanacağı 28-29 haziranda sendikalar greve gidecek. Ülkede, biri kamu diğeri özel sektörde olmak üzere iki sendika konfederasyonu var. İkisi, ülkede istihdam edilen beş milyon kişinin yarısına yakınını temsil ediyor. ADEDY kamu çalışanları içinde örgütlü. GSEE ise özel sektördeki sendika konfederasyonu. ADEDY ve GSEE sendikal bürokrasisi, PASOK destekçisi ve bu konfederasyonların PASOK tarafından kontrol edilebildiği belirtiliyor. Her iki konfederasyon da farklı ideolojilere sahip işçileri barındırıyor. Yunanistan’da siyasal görüşe bağlı olarak kamu çalışanları ya da işçiler için farklı sendikal konfederasyonlar yok, ancak güçlü siyasal aktörlerin bu konfederasyon içinde kendi denetimindeki sendikalardan oluşan ayrı sendikal cepheleri var. PASOK’un sendikal cephesi de PASKE. GSEE’nin kontrolündeki PASOK destekli PASKE sendikasının yüzde 40’lık kontrol gücüne sahip. PAME, ortak sendikal mücadelede bazı ayrılıklara sahip olduğu gerekçesiyle diğer örgütler tarafından eleştiriliyor. PAME de, sendikaların ortak eylemine katılmak yerine ayrı eylemler örgütlüyor. Dolayısıyla, iktidarda sendikalar arasında böylesi organik bağlar varken, reformların önemi aşikâr. PASOK’un bir yandan bu sendikaları hoş tutup diğer yandan kritik önemdeki reformları hayata geçirebilmesi ciddi bir ikilem yaratıyor. Avrupalılar açısından reformların ciddiyetini ve meşruiyetini zedeliyor.
* * *
UNESCO’nun ahlak sınavı
Kültürel inkârcılık sadece bu topraklara has bir durum değil, yakın coğrafyamızda da görülebiliyor. Bunun en son örneklerinden birini de Azerbaycan’ın uluslararası platformlarda ortaya koyduğu tavırda görüyoruz. Konu, 15 haziranda Paris’te UNESCO salonlarında “Haçkar Sanatı: Ermeni haç taşları” başlıklı bir fotoğraf sergisinin açılışında yaşanan skandalla ilgili. Ermenilerin, yüzyıllar boyunca ve günümüzde yaşadıkları yerleşim yerlerinde çekilmiş fotoğraflardan oluşan sergi, doğal olarak Azerbaycan, Ermenistan ve Türkiye’deki çeşitli yerleşim yerlerini de kapsıyor. Charles Aznavour’un himayesindeki serginin açılışı öncesinde Azerbaycan delegasyonu, serginin hazırlıkları esnasında haçların menşei ile ilgili bilgi veren her türlü harita, SİT alanı ve açıklama bilgisinin kaldırılmasını UNESCO yönetiminden talep etti. Serginin açılışına birkaç saat kala UNESCO yönetiminin kararıyla haçkarların bulunduğu, yerleştirildiği ve yapıldığı yerler hakkındaki yazılar kaldırıldı. Görev tanımında kültür ve barış değerlerine dünya çapında sahip çıkmak, kültürlerarası diyalogu yerleştirmek olan UNESCO’nun yönetimi de, emir niteliğindeki bu talebi geri çevirmeyerek hemen uygulamaya koydu. Azerilerin, bu tür uluslararası kurumlara katkı payı kılıfıyla rüşvet dağıttığı sır değil. Bol paralarıyla Sovyet metotlarını aratmayacak şekilde hoşlarına gitmeyen herşeyi satın alarak sansür etmekle ün salmış bir ülke. Azerbaycan’ın UNESCO’ya yılda 1,5 milyon dolar civarında bir bağış yaptığı kaydedilirken, UNESCO yönetimi First Lady Mihriban Aliyeva’yla da sıkı ilişkilere sahip.
Sergideki fotoğrafların konusu olan haçların bulunduğu tarihî yerlerden biri Nahcivan’daki Culfa Kabristanı. Burası 2006’da Azeri ordu birlikleri tarafından yerle bir edilmişti. Azeri ordusuna mensup 200 kadar asker Ortaçağ’dan kalma 3000 civarında paha biçilmez haçkarı balyozlarla ve iş makineleriyle kırarak, kamyonlara yükleyip Aras Nehri’ne boşaltmıştı. Ardından Culfa Azeri ordusunun atış alanı olmuştu. UNESCO, Kültür Mirası Anlaşması’nın bu bariz ihlalinin ardından bugün Azerilerin sansür faaliyetlerine ses çıkaramıyor. Ermeni haçkar sanatının UNESCO tarafından “maddi olmayan kültürel miras” olarak tanındığı sırada, Azerbaycan bunu protesto ederek, haçkarların sadece Ermenilere ait olmadığını da iddia etmişti. Avrupa Ermeni Birlikleri Forumu, UNESCO yönetimine karşı protesto süreci başlattı. Forum, olayla ilgili UNESCO’ya dava açmaya hazırlanıyor. Kısa süre önce Venedik Bienali’nde Azeriler sanata ve sanatçıya olan saygılarını (!) bir kez daha göstermiş, Beral Madra’nın küratörlüğünde dünyaca ünlü Azeri sanatçı Aydan Salakhova’ya ait eserlerin, Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in müdahalesiyle önce üstü örtülmüş ardından eserler kaldırtılmıştı.
Haziran 2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haziran 2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yunanistan’ın ‘gerçeklerle’ savaşı
Neredeyse iki yıla yakın bir zamandan bu yana Yunanistan’ın ekonomik ve sosyal anlamda adım adım nasıl uçurumun kenarına geldiğini izliyoruz. Geçen yıl sürdürülemez hale gelen kamu borç stokunun GSYH’ya oranı yüzde 150’ye ulaşırken, bütçe açığı GSYH’nın yüzde 9,5’i düzeyinde. Yunanistan ile ilgili masada devlet tahvili vadelerinin ertelenmesi ve kamu harcamalarının kısılması seçeneğinin yanısıra geniş kapsamlı bir özelleştirme programının da devreye alınması var. Başbakan Yorgo Papandreu’nun geçen hafta gerçekleştirdiği yeni kabine yapılanması, bu özelleştirme programının başarılı olmasını da içeren atamaları kapsıyordu. Başarının ne oranda olacağını ancak özelleştirme programı uygulamaya geçince göreceğiz.
Son dönemde ülkede sokağın ateşi dinmiyor. Papandreu’nun vergi artışları, kamu harcamalarında ciddi kesintiler, kamuda çalışanların maaşlarına tırpan gibi halkın hiç hoşuna gitmeyen önlemlerden oluşan acı reçetesi, sendikal anlamda iyi örgütlenmiş meslek kuruluşlarını neredeyse her gün sokağa döküyor.
Geçen haftaki ayaklanmaların ardından muhalefetle birlikte geniş tabanlı bir ulusal birlik hükümeti kuracağını açıklayan Papandreu, kabinede köklü değişiklik yapma kararı aldı. Yeni kabine salı akşamına kadar parlamentodan güvenoyu almak zorunda. Sandalyelerde oturanlar değişti ancak, halkın tepkisinin odağındaki kemer sıkma önlemlerini içeren orta vadeli plan hâlâ masada duruyor. Dolayısıyla bu, ekonomi programında aslında hiçbir değişiklik olmadığının göstergesi. Kemerden bir ilik gevşetse AB, IMF, Avrupa Merkez Bankası troykası parayı vermekten vazgeçecek, kemerin iliğini sıksa halk sokaklara dökülecek.
Savunma Bakanlığı’ndan Maliye Bakanlığı’na getirilen Evangelos Venizelos, artık ekonomiyle ilgili savunma yapacak ki, ilk sınavını bugün Lüksemburg’da gerçekleştirilecek Avro Bölgesi Maliye Bakanları toplantısında verecek. Zaten kendisini de Yunan medyasına verdiği demeçlerde, “Savunma’dan gerçek savaşa gidiyorum” demiş. Ekonomisi son dönemde uluslararası piyasalardan ve finansal kuruluşlardan sürekli dayak yiyen Yunanistan’ın durumu, avroyla ilgili endişeleri de her geçen gün arttırıyor. Uluslararası kuruluşların hemen hepsi, Yunanistan’ın borçlarını ödeyememesi durumunda bundan İspanya ve Portekiz gibi ülkelerin ve hatta bu Avro Bölgesi dışındakilerin de etkileneceği belirtiyor. Yunan hükümeti tahvillerinin yüzde 55’ini elinde bulunduran Alman ve Fransız bankaları da, Yunanistan’ın olası bir temerrüdü halinde en büyük darbeyi alacaklar arasında birinci sırada. Aslında Papandreu’nun en büyük güvencesi de bu. Yunanistan borçlarını ödeyemez duruma gelirse, bundan en çok Avro Bölgesi bankaları zarar göreceğinden, Avrupa Birliği öyle veya böyle Yunanistan’a para akıtmayı sürdürecek. 23-24 haziranda AB Zirvesi, 11 temmuzda Avro Grubu toplantısı var. En geç bu tarihten sonra Yunanistan, en az 50 milyar avroluk pakete onay bekliyor. Ancak, temmuz başına kadar 12 milyar avroyu alamazsa ülke temerrüde düşecek.
Halk rahatından vazgeçmiyor
Tabii tüm olup biten sadece rakamlardan ibaret değil. Hükümet, halka kemer sıkma önlemlerini anlatabilmiş değil. Yunanlar, haksız elde edilmiş yaşam standartlarının altında yaşamayı kabul etmedikleri sürece krizin reel anlamda çözülmesi mümkün değil. Bugün kurtarılsa, krizin yıllar sonra tekrarlanmayacağının garantisi yok. Çünkü, üreten bir ekonomiye sahip değil. Yunanistan, AB’ye üye olduğu 1981’den bu yana tam 30 yıldır AB’nin yapısal fonlarından faydalanıyor. 30 yıldan sonra bugün bile yılda ortalama üç milyar avro gibi bir para alıyor. Aldığı ve alacağı bu borçları geri ödeyebilecek bir sanayiye, üretime sahip değil. Toplum, sahip olduğu imkânlardan asla vazgeçmek istemiyor. Rahat imkânların yarattığı alışkanlıklarını değiştirmemek için ayak diretiyor. Çalışma süreleri kısa, ücretler yüksek. İşin can alıcı kısmı burada başlıyor. 11 milyonluk Yunanistan’da çalışan nüfus 4,5 milyon. Bunun yüzde 35’i kamuda çalışıyor, bu da 1,6 milyon kişi demek. Kişi başına düşen milli gelirin 23 bin avro olduğu ülkede 200 bin avro üzerinde gelir beyan eden sadece 3000 mükellef var. Bu hesapla, ülkede kaçırılan verginin oranını hayal etmek çok da zor olmasa gerek... Genç yaşta emekli olup ayda 3000 avro almaya alışmış Yunan emeklisi, bugün, daha önce nereden geldiğini sorgulayamadığı bu para elinden alınacağı için panik halinde. Bunun gibi pek çok örnek mevcut.
Yıllarca AB’nin imkânlarıyla yaşamaya alışmış bu halka rağmen bu önlemler nasıl uygulamaya geçecek? Yunanistan’ı yönetebilecek en ülkenin en iyi siyasetçilerinden biri olmasına rağmen Papandreu, bu içinden çıkılmaz durumu yönetmeye çalışıyor, herşeye rağmen vebali üstleniyor, görevden kaçmıyor. Siyasi manevrasının ne kadar işe yarayacağını zaman gösterecek.
Son dönemde ülkede sokağın ateşi dinmiyor. Papandreu’nun vergi artışları, kamu harcamalarında ciddi kesintiler, kamuda çalışanların maaşlarına tırpan gibi halkın hiç hoşuna gitmeyen önlemlerden oluşan acı reçetesi, sendikal anlamda iyi örgütlenmiş meslek kuruluşlarını neredeyse her gün sokağa döküyor.
Geçen haftaki ayaklanmaların ardından muhalefetle birlikte geniş tabanlı bir ulusal birlik hükümeti kuracağını açıklayan Papandreu, kabinede köklü değişiklik yapma kararı aldı. Yeni kabine salı akşamına kadar parlamentodan güvenoyu almak zorunda. Sandalyelerde oturanlar değişti ancak, halkın tepkisinin odağındaki kemer sıkma önlemlerini içeren orta vadeli plan hâlâ masada duruyor. Dolayısıyla bu, ekonomi programında aslında hiçbir değişiklik olmadığının göstergesi. Kemerden bir ilik gevşetse AB, IMF, Avrupa Merkez Bankası troykası parayı vermekten vazgeçecek, kemerin iliğini sıksa halk sokaklara dökülecek.
Savunma Bakanlığı’ndan Maliye Bakanlığı’na getirilen Evangelos Venizelos, artık ekonomiyle ilgili savunma yapacak ki, ilk sınavını bugün Lüksemburg’da gerçekleştirilecek Avro Bölgesi Maliye Bakanları toplantısında verecek. Zaten kendisini de Yunan medyasına verdiği demeçlerde, “Savunma’dan gerçek savaşa gidiyorum” demiş. Ekonomisi son dönemde uluslararası piyasalardan ve finansal kuruluşlardan sürekli dayak yiyen Yunanistan’ın durumu, avroyla ilgili endişeleri de her geçen gün arttırıyor. Uluslararası kuruluşların hemen hepsi, Yunanistan’ın borçlarını ödeyememesi durumunda bundan İspanya ve Portekiz gibi ülkelerin ve hatta bu Avro Bölgesi dışındakilerin de etkileneceği belirtiyor. Yunan hükümeti tahvillerinin yüzde 55’ini elinde bulunduran Alman ve Fransız bankaları da, Yunanistan’ın olası bir temerrüdü halinde en büyük darbeyi alacaklar arasında birinci sırada. Aslında Papandreu’nun en büyük güvencesi de bu. Yunanistan borçlarını ödeyemez duruma gelirse, bundan en çok Avro Bölgesi bankaları zarar göreceğinden, Avrupa Birliği öyle veya böyle Yunanistan’a para akıtmayı sürdürecek. 23-24 haziranda AB Zirvesi, 11 temmuzda Avro Grubu toplantısı var. En geç bu tarihten sonra Yunanistan, en az 50 milyar avroluk pakete onay bekliyor. Ancak, temmuz başına kadar 12 milyar avroyu alamazsa ülke temerrüde düşecek.
Halk rahatından vazgeçmiyor
Tabii tüm olup biten sadece rakamlardan ibaret değil. Hükümet, halka kemer sıkma önlemlerini anlatabilmiş değil. Yunanlar, haksız elde edilmiş yaşam standartlarının altında yaşamayı kabul etmedikleri sürece krizin reel anlamda çözülmesi mümkün değil. Bugün kurtarılsa, krizin yıllar sonra tekrarlanmayacağının garantisi yok. Çünkü, üreten bir ekonomiye sahip değil. Yunanistan, AB’ye üye olduğu 1981’den bu yana tam 30 yıldır AB’nin yapısal fonlarından faydalanıyor. 30 yıldan sonra bugün bile yılda ortalama üç milyar avro gibi bir para alıyor. Aldığı ve alacağı bu borçları geri ödeyebilecek bir sanayiye, üretime sahip değil. Toplum, sahip olduğu imkânlardan asla vazgeçmek istemiyor. Rahat imkânların yarattığı alışkanlıklarını değiştirmemek için ayak diretiyor. Çalışma süreleri kısa, ücretler yüksek. İşin can alıcı kısmı burada başlıyor. 11 milyonluk Yunanistan’da çalışan nüfus 4,5 milyon. Bunun yüzde 35’i kamuda çalışıyor, bu da 1,6 milyon kişi demek. Kişi başına düşen milli gelirin 23 bin avro olduğu ülkede 200 bin avro üzerinde gelir beyan eden sadece 3000 mükellef var. Bu hesapla, ülkede kaçırılan verginin oranını hayal etmek çok da zor olmasa gerek... Genç yaşta emekli olup ayda 3000 avro almaya alışmış Yunan emeklisi, bugün, daha önce nereden geldiğini sorgulayamadığı bu para elinden alınacağı için panik halinde. Bunun gibi pek çok örnek mevcut.
Yıllarca AB’nin imkânlarıyla yaşamaya alışmış bu halka rağmen bu önlemler nasıl uygulamaya geçecek? Yunanistan’ı yönetebilecek en ülkenin en iyi siyasetçilerinden biri olmasına rağmen Papandreu, bu içinden çıkılmaz durumu yönetmeye çalışıyor, herşeye rağmen vebali üstleniyor, görevden kaçmıyor. Siyasi manevrasının ne kadar işe yarayacağını zaman gösterecek.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bir tek Yunanistan’la uyumlu!
Bir haftadır Taksim’de bir pankart asılı ve pankartta şöyle yazıyor: Başbakan’dan cevap bekliyoruz. Nükleer karşıtı Greenpeace aktivistlerinin astığı o pankarta direkt olarak bir cevap verilmedi ama dolaylı olarak bir cevap geldi aslında. Nasıl diyecek olursanız, Çevre ve Orman Bakanlığı ile Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın birleştirilmesiyle geldi. Ne de olsa, doğa, çevre, tarihî doku gibi kentleri kent yapan belli başlı olguların pazarlanma, şirketlere peşkeş çekilme zamanlarındayız. Geçen yıl TBMM’ye sunulan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu tasarısıyla mevcut doğal SİT alanı ilan edilmiş alanların statülerinin sona erdirilmesi planları büyük tepki çekmişti. Bu yasayla doğal SİT alanı ilan etme yetkisinin Kültür Bakanlığı’ndan Çevre ve Orman Bakanlığı’na devredilmesi planlanıyordu. Bu konu, çevre ve doğa koruma hareketinin en önemli gündem maddelerinden biri. Şimdi, çevrecilerin kuşkuyla baktığı o Çevre Bakanlığı dahi kalmıyor. Mevcut bakanlığın şehircilikle birleştirilmiş olması, ağırlığın çevreye değil betonlaşmaya verileceği kuşkularını artırıyor.
Kaygı yaratan pek çok yanı var
AKP’nin seçim programında çevre konusunda yer alan ve ağırlıklı olarak şehircilik politikalarını içeren hemen hemen her şey, sınırsız büyüme ve kalkınma odaklı. Seçim süreci boyunca miting meydanlarından ve tv ekranlarından vatandaş ziyadesiyle bu kalkınma odaklı projelere maruz kaldı. Yapılması planlanan marka şehirler, uydukentler ve bugüne kadar yapılan toplu konut projeleri miting konuşmalarının önemli bir kısmını oluşturdu. Çevre politikası, sayıca daha çok devasa kentsel konut projeleriyle şekillendirilecek bir üvey politika olarak ele alınacak. Zaten mevcut Çevre Bakanlığı yapısının da bu projelerin önünde hiçbir engel kalmaması yönünde yeniden dizayn edilmiş olmasına da şaşmamak lazım. Yeni kabine yapısıyla oluşturulan Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı’nın adında yer alan çevre işlevsiz, “ismi geçsin yeter” mantığı ile kondurulmuş hissi yaratıyordu. Bugün artık endişe daha ciddî. Bakanlığın, bir TOKİ bakanlığına dönüşmesi üzerine. Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Murat Taşdemir, hükümetin toplumsal uzlaşıdan uzak kararlarla hareket ettiğini belirterek, “Bilindiği gibi Çevre ve Orman Bakanlığı zaten sorunlu bir bakanlık. Bakanlığa bağlı Çevresel Etki Değerlendirmesi ve Planlama Genel Müdürlüğü’nün (ÇED) yanlış birçok kararı var. Her yerde HES projeleri mevcut, nükleer santrallerin yapımı tartışılıyor. Bir de bu duruma şehircilik eklendi” diyerek endişelerini dile getirmiş.
Çevreyle ilintisiz genel müdürlükler
Bakanlık bünyesinde oluşturulan yedi genel müdürlük ve sekiz başkanlık var. Bunlardan ikisi, İmar ve Planlama Genel Müdürlüğü ile Yapı İşleri Genel Müdürlüğü olarak belirlenmiş. İmar ve Planlama Genel Müdürlüğü, yerleşme, yapılaşma ve arazi kullanımına yön veren fiziki planlara ve uygulamalara esas teşkil eden mekânsal strateji planlarını hazırlayacak, arazi kullanımına ilişkin temel ilke, strateji ve standartları belirleyecek. Çevre düzeni planlarının ve imar planlarının yapılmasına ilişkin esas ve usulleri belirleyecek olan genel müdürlük, uygulamayı da denetleyecek. Kıyı ve dolgu alanlarıyla bu alanların fonksiyonel ve fiziksel olarak devamı niteliğindeki geri sahalarına ilişkin planları yapacak. Yapı İşleri Genel Müdürlüğü de, yapı projeleri ve yapımla ilgili iş ve işlemlere ilişkin usul ve esaslarla etüt ve projelerin niteliklerini belirleyerek, uygulanmasını sağlayacak. Yöresel mimarinin ve yapılarda yerel malzemenin kullanımının teşvik edecek, binalarda enerji verimliliğinin sağlanması ve ileri yapım teknolojilerinin kullanılması ve yaygınlaştırılması için gerekli tedbirleri alacak ve konut politikalarının belirlenmesine yönelik çalışmalar yapacak.
Avrupa izlemeye aldı
Çevreyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bu yeni yapıyla ilgili bir diğer endişe de bakanlık birimlerinde çalışanlar arasında yaşanacak çelişkili ortam olacak. Hangi birim hangi uzmanlık alanı doğrultusunda çalışacak belli olmadığı gibi, ÇED Genel Müdürlüğü’nün onay vermediği bir projeye bir diğer müdürlük okey vermesi kaosu yaşanacak. Şimdilik, bu durumdan kaygı duyan kesimler Türkiye’de sınırlı. İlerleme raporlarında çevre ve doğa ile ilgili Türkiye’nin politikalarını yetersiz bulan ve bu konulara özel önem atfeden Avrupa Komisyonu, üstelik Çevre Faslı’nı müzakere eden Türkiye’nin, çevre ve şehirciliği aynı bakanlık altında birleştiren yeni kabine yapısını anlamakta zorlanacaktır. Avrupa’da tahmin edeceğiniz gibi bu türlü bir bakanlık yapısı yok. İşin ilginci, Avrupa’da çevre ve bayındırlık bakanlığını tek çatı altında birleştiren tek bir ülke var, o da Yunanistan. Ha bir de TOKİ’yi ziyaret edip, “Bize de toplu konut yapın” teklifi getiren Nijerya’da var.
Kaygı yaratan pek çok yanı var
AKP’nin seçim programında çevre konusunda yer alan ve ağırlıklı olarak şehircilik politikalarını içeren hemen hemen her şey, sınırsız büyüme ve kalkınma odaklı. Seçim süreci boyunca miting meydanlarından ve tv ekranlarından vatandaş ziyadesiyle bu kalkınma odaklı projelere maruz kaldı. Yapılması planlanan marka şehirler, uydukentler ve bugüne kadar yapılan toplu konut projeleri miting konuşmalarının önemli bir kısmını oluşturdu. Çevre politikası, sayıca daha çok devasa kentsel konut projeleriyle şekillendirilecek bir üvey politika olarak ele alınacak. Zaten mevcut Çevre Bakanlığı yapısının da bu projelerin önünde hiçbir engel kalmaması yönünde yeniden dizayn edilmiş olmasına da şaşmamak lazım. Yeni kabine yapısıyla oluşturulan Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı’nın adında yer alan çevre işlevsiz, “ismi geçsin yeter” mantığı ile kondurulmuş hissi yaratıyordu. Bugün artık endişe daha ciddî. Bakanlığın, bir TOKİ bakanlığına dönüşmesi üzerine. Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Murat Taşdemir, hükümetin toplumsal uzlaşıdan uzak kararlarla hareket ettiğini belirterek, “Bilindiği gibi Çevre ve Orman Bakanlığı zaten sorunlu bir bakanlık. Bakanlığa bağlı Çevresel Etki Değerlendirmesi ve Planlama Genel Müdürlüğü’nün (ÇED) yanlış birçok kararı var. Her yerde HES projeleri mevcut, nükleer santrallerin yapımı tartışılıyor. Bir de bu duruma şehircilik eklendi” diyerek endişelerini dile getirmiş.
Çevreyle ilintisiz genel müdürlükler
Bakanlık bünyesinde oluşturulan yedi genel müdürlük ve sekiz başkanlık var. Bunlardan ikisi, İmar ve Planlama Genel Müdürlüğü ile Yapı İşleri Genel Müdürlüğü olarak belirlenmiş. İmar ve Planlama Genel Müdürlüğü, yerleşme, yapılaşma ve arazi kullanımına yön veren fiziki planlara ve uygulamalara esas teşkil eden mekânsal strateji planlarını hazırlayacak, arazi kullanımına ilişkin temel ilke, strateji ve standartları belirleyecek. Çevre düzeni planlarının ve imar planlarının yapılmasına ilişkin esas ve usulleri belirleyecek olan genel müdürlük, uygulamayı da denetleyecek. Kıyı ve dolgu alanlarıyla bu alanların fonksiyonel ve fiziksel olarak devamı niteliğindeki geri sahalarına ilişkin planları yapacak. Yapı İşleri Genel Müdürlüğü de, yapı projeleri ve yapımla ilgili iş ve işlemlere ilişkin usul ve esaslarla etüt ve projelerin niteliklerini belirleyerek, uygulanmasını sağlayacak. Yöresel mimarinin ve yapılarda yerel malzemenin kullanımının teşvik edecek, binalarda enerji verimliliğinin sağlanması ve ileri yapım teknolojilerinin kullanılması ve yaygınlaştırılması için gerekli tedbirleri alacak ve konut politikalarının belirlenmesine yönelik çalışmalar yapacak.
Avrupa izlemeye aldı
Çevreyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bu yeni yapıyla ilgili bir diğer endişe de bakanlık birimlerinde çalışanlar arasında yaşanacak çelişkili ortam olacak. Hangi birim hangi uzmanlık alanı doğrultusunda çalışacak belli olmadığı gibi, ÇED Genel Müdürlüğü’nün onay vermediği bir projeye bir diğer müdürlük okey vermesi kaosu yaşanacak. Şimdilik, bu durumdan kaygı duyan kesimler Türkiye’de sınırlı. İlerleme raporlarında çevre ve doğa ile ilgili Türkiye’nin politikalarını yetersiz bulan ve bu konulara özel önem atfeden Avrupa Komisyonu, üstelik Çevre Faslı’nı müzakere eden Türkiye’nin, çevre ve şehirciliği aynı bakanlık altında birleştiren yeni kabine yapısını anlamakta zorlanacaktır. Avrupa’da tahmin edeceğiniz gibi bu türlü bir bakanlık yapısı yok. İşin ilginci, Avrupa’da çevre ve bayındırlık bakanlığını tek çatı altında birleştiren tek bir ülke var, o da Yunanistan. Ha bir de TOKİ’yi ziyaret edip, “Bize de toplu konut yapın” teklifi getiren Nijerya’da var.
Dünya Çevre Günü ve eşkıyalar
1972’de İsveç’te yapılan Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı’nda alınan bir kararla 5 Haziran, Dünya Çevre Günü olarak kabul edilmiş. Bu gün ile, sermaye egemenliği, dizginlenemeyen kalkınma hevesi ve kâr güdüsünün neden olduğu yanlış politikalarla meydana gelen çevre kıyımına dikkat çekmek hedefleniyor. Bunlara, sanayileşme, tarım arazilerinin verimli kullanılmayışı, çarpık kentleşme, enerji ve maden politikaları da eklenince, kıyıların, derelerin, ormanların talana açılmaması için hiçbir sebep kalmıyor. Son dönemde, iktidarın seçim süreciyle birlikte açıklaya açıklaya bitiremediği, bizi devasa gayrımenkul ve kalkınma projeleri bombardımanına tuttuğu halleri, “Neredeyse bir avuç ormana, dereye, doğal hayata tahammülleri yok” dedirtiyor. Çevre politikalarının, sanayi, tarım, enerji, ulaşım ve kentleşme politikalarıyla bütünlüklü olarak ele alınması çok önemli. Ayrıca, şehirlerin yapısını temelden değiştirecek sanayileşme ve kalkınma projelerinin toplumun genel konsensüsü ile gerçekleşmesi gerekiyor. Yoksa, zaten başka türlü insanca bir yaşam ve toplum ekolojisi oluşturmak mümkün olmuyor.
Çapulcular, çevreci tipler, eşkıyalar
Bu işin projelerle ilgili boyutu. Bir de, bu kalkınma politikalarıyla mücadele eden insanlara yönelik zorbalık, baskı ve yıldırma boyutu var. Bunun en trajik örneği, geçen hafta Başbakan Erdoğan’ın tabiriyle “Kimliği bilinmeyen zaten üzerinde de durulmayan” Metin Lokumcu’nun hayatını kaybetmesiyle gözler önüne serildi. Bu tanımlar yeni değil, daha önce çevre hareketlerine katılanlar, “bir avuç çapulcu” da olmuştu, “birtakım çevreci tipler”, hatta “eşkıya” da...
Doğaya zarar veren tüm yatırımların durdurulması amacıyla çeşitli illerden yola çıkıp yürüyerek Ankara’da buluşacak Büyük Anadolu Yürüyüşü’ne katılanlar, bir süre önce Ankara’ya alınmadı. Hükümet, Türkiye’nin her yerinden gelen bu insanların haklı taleplerinin ve giderek çoğalan seslerinin kendi kalkınmacı politikaları karşısında tehdit unsunu görmüş olmalı ki, böyle bir karar alındı. Bu gruplara destek amacıyla Çevre Bakanlığı önünde açlık grevi başlatan 10 kişi, dün gözaltına alındı. Gözaltına alınan Senoz Vadisi Koruma Platformu sözcülerinden Sinan Akçal, Rize Çayeli’nin Senöz Vadisi’nde yaşadığını, ancak onlarca HES nedeniyle suları ve topraklarının ellerinden alındığını söylemişti. Akçal, “Üç defa mahkeme tarafından yürütmeyi durdurma kararı alınmasına, bir defa da iptal kararı verilmesine karşın vadim ve yaşadığım topraklar gözlerimin önünde yok ediliyor. Yapacak bir şeyim kalmadığından sesimi duyurabilmek için Büyük Anadolu Yürüyüşü ile 40 gün boyunca Senöz’den Ankara’ya yürüdüm. Ancak Ankara’ya alınmadık. Açlık grevi yapmaktan başka çarem kalmadı” demiş.
Yargı kararları uygulanmalı
Derelerin Kardeşliği Platformu Dönem Sözcüsü Ömer Şan da, 5 Haziran Dünya Çevre Günü vesilesiyle bir açıklama yapmış. Şan, özellikle HES’lere yönelik mahkemelerce verilen durdurma ve iptal kararlarının uygulanması gerektiğini belirtiyor. Şan, “Doğasını korumaya çalışanlarla, daha çok üretim, ille de tüketim diyenlerin kıyasıya savaşında ne yazık ki para ve rant, çıkar hesapları ağır basıyor. Bugünkü sözde zenginliğin, gelecek kuşaklarda yaratacağı yoksulluk ve çaresizliğin farkına vardıkları halde dünyamızı yok etmekte direnenlere doğa, gerekli dersleri vermekten yoruldu” diyor ve şöyle devam ediyor: “Doğal yaşam ile su ilişkisini dikkate almayan hiçbir karar, uygulama ve yasal düzenleme kabul edilemez. Suyun kullanımı ekolojik, çevresel, kültürel ve sosyal sürdürülebilirlikten uzak ele alınamaz. Ekosistemleri yok edecek HES projeleri, yenilenebilir temiz enerji olarak görülemez. Yargı kararlarını hiçe sayarak, vadilere ve doğal yaşam alanlarına geri dönüşümsüz zararlar veren, suları özelleştirerek, uluslararası şirketlerin kontrolüne verilmesini de kapsayan tüm HES projeleri durdurulmalı, üretim lisansları iptal edilmeli. Mahkemelerce bu projeler için verilen durdurma ve iptal kararları uygulanmalı.”
HES’lere karşı açılan davalara ve yürütülen kampanyalara öncülük eden sivil toplum kuruluşlarından Türkiye Su Meclisi’nin Yürütme Kurulu Üyesi Avukat Yakup Şekip Okumuşoğlu, tüm bu süreci takip eden ve bizzat davaların açılmasına öncülük eden bir kişi. Başbakan’ın “Sular boşa akmayacak” sözünü eleştiren Okumuşoğlu, durumu güzel özetliyor: “Bu damarlarımızdaki kanın boşa aktığı, güneşin boşa doğduğunu söylemek gibi bir şey. Çiçeğin boşuna koktuğunu, arının boşuna uçtuğunu kim söyleyebilir. Doğanın dilini anlamayan, ekolojik zincirin ne olduğunu bilmeyen bir zihniyetin milletin diline doladığı saçma bir söylem. Bunu görmenin en basit yolu herhangi bir suyun başına gitmektir. Akarsu akarak kendisini vareder. Göl başkadır, deniz başkadır. Bu yüzden farklı isimlerle tanımlarız. Her biri farklı bir ekosistem var eder. Bu yüzden gölde yaşayan balık akarsuda olmaz, akarsuda olan denizde olmaz. Ne göl boşuna orada duruyordur, ne deniz boşuna dalgalanıyordur, ne de akarsu boşuna akar.”
Çapulcular, çevreci tipler, eşkıyalar
Bu işin projelerle ilgili boyutu. Bir de, bu kalkınma politikalarıyla mücadele eden insanlara yönelik zorbalık, baskı ve yıldırma boyutu var. Bunun en trajik örneği, geçen hafta Başbakan Erdoğan’ın tabiriyle “Kimliği bilinmeyen zaten üzerinde de durulmayan” Metin Lokumcu’nun hayatını kaybetmesiyle gözler önüne serildi. Bu tanımlar yeni değil, daha önce çevre hareketlerine katılanlar, “bir avuç çapulcu” da olmuştu, “birtakım çevreci tipler”, hatta “eşkıya” da...
Doğaya zarar veren tüm yatırımların durdurulması amacıyla çeşitli illerden yola çıkıp yürüyerek Ankara’da buluşacak Büyük Anadolu Yürüyüşü’ne katılanlar, bir süre önce Ankara’ya alınmadı. Hükümet, Türkiye’nin her yerinden gelen bu insanların haklı taleplerinin ve giderek çoğalan seslerinin kendi kalkınmacı politikaları karşısında tehdit unsunu görmüş olmalı ki, böyle bir karar alındı. Bu gruplara destek amacıyla Çevre Bakanlığı önünde açlık grevi başlatan 10 kişi, dün gözaltına alındı. Gözaltına alınan Senoz Vadisi Koruma Platformu sözcülerinden Sinan Akçal, Rize Çayeli’nin Senöz Vadisi’nde yaşadığını, ancak onlarca HES nedeniyle suları ve topraklarının ellerinden alındığını söylemişti. Akçal, “Üç defa mahkeme tarafından yürütmeyi durdurma kararı alınmasına, bir defa da iptal kararı verilmesine karşın vadim ve yaşadığım topraklar gözlerimin önünde yok ediliyor. Yapacak bir şeyim kalmadığından sesimi duyurabilmek için Büyük Anadolu Yürüyüşü ile 40 gün boyunca Senöz’den Ankara’ya yürüdüm. Ancak Ankara’ya alınmadık. Açlık grevi yapmaktan başka çarem kalmadı” demiş.
Yargı kararları uygulanmalı
Derelerin Kardeşliği Platformu Dönem Sözcüsü Ömer Şan da, 5 Haziran Dünya Çevre Günü vesilesiyle bir açıklama yapmış. Şan, özellikle HES’lere yönelik mahkemelerce verilen durdurma ve iptal kararlarının uygulanması gerektiğini belirtiyor. Şan, “Doğasını korumaya çalışanlarla, daha çok üretim, ille de tüketim diyenlerin kıyasıya savaşında ne yazık ki para ve rant, çıkar hesapları ağır basıyor. Bugünkü sözde zenginliğin, gelecek kuşaklarda yaratacağı yoksulluk ve çaresizliğin farkına vardıkları halde dünyamızı yok etmekte direnenlere doğa, gerekli dersleri vermekten yoruldu” diyor ve şöyle devam ediyor: “Doğal yaşam ile su ilişkisini dikkate almayan hiçbir karar, uygulama ve yasal düzenleme kabul edilemez. Suyun kullanımı ekolojik, çevresel, kültürel ve sosyal sürdürülebilirlikten uzak ele alınamaz. Ekosistemleri yok edecek HES projeleri, yenilenebilir temiz enerji olarak görülemez. Yargı kararlarını hiçe sayarak, vadilere ve doğal yaşam alanlarına geri dönüşümsüz zararlar veren, suları özelleştirerek, uluslararası şirketlerin kontrolüne verilmesini de kapsayan tüm HES projeleri durdurulmalı, üretim lisansları iptal edilmeli. Mahkemelerce bu projeler için verilen durdurma ve iptal kararları uygulanmalı.”
HES’lere karşı açılan davalara ve yürütülen kampanyalara öncülük eden sivil toplum kuruluşlarından Türkiye Su Meclisi’nin Yürütme Kurulu Üyesi Avukat Yakup Şekip Okumuşoğlu, tüm bu süreci takip eden ve bizzat davaların açılmasına öncülük eden bir kişi. Başbakan’ın “Sular boşa akmayacak” sözünü eleştiren Okumuşoğlu, durumu güzel özetliyor: “Bu damarlarımızdaki kanın boşa aktığı, güneşin boşa doğduğunu söylemek gibi bir şey. Çiçeğin boşuna koktuğunu, arının boşuna uçtuğunu kim söyleyebilir. Doğanın dilini anlamayan, ekolojik zincirin ne olduğunu bilmeyen bir zihniyetin milletin diline doladığı saçma bir söylem. Bunu görmenin en basit yolu herhangi bir suyun başına gitmektir. Akarsu akarak kendisini vareder. Göl başkadır, deniz başkadır. Bu yüzden farklı isimlerle tanımlarız. Her biri farklı bir ekosistem var eder. Bu yüzden gölde yaşayan balık akarsuda olmaz, akarsuda olan denizde olmaz. Ne göl boşuna orada duruyordur, ne deniz boşuna dalgalanıyordur, ne de akarsu boşuna akar.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)