Batı yeni Mısır'a ısınıyor
Devrim sonrası Mısır, yeni devlet başkanını buldu, sıra yeni bir anayasa yapmakta ve ekonomiyi baştan aşağı toparlamakta. Dinsel ve seküler ayrışmanın ülkenin geleceğini nasıl belirleyeceği, yeni yasalar oluşturulurken şeriata ne kadar rol düşeceği, dış siyasette ve özellikle İsrail ile olan ilişkide nasıl yol alınacağı, siyaset-asker ilişkilerinin nasıl düzenleneceği, vatandaşlık ve bireysel haklar, azınlık ve özellikle Kıpti hakları, sivil toplumun alanı, kadının toplumdaki yeri gibi çare, çözüm, cevap bekleyen birçok konu bulunuyor yeni yönetimin ve toplumun önünde. Acil dikkat ve müdahale gerektiren alan ise Mısır’ın yerle bir olmuş ekonomisi. Saygınlığını yitirmiş, bin bir türlü yolsuzluğa bulaşmış Mübarek rejiminin ardından, Müslüman Kardeşler’in hızla serbest piyasa ekonomisi ortamını yeniden sağlaması, gelirdeki eşitsizliği gidermesi, bu zamana kadar bastırılmış (sadece elitlerin tekelinde kalmış) olan özel girişimin serbest bırakılarak geliştirilmesini sağlaması, bütçe ve dış açığı azaltması, hızlı ekonomik büyüme ve istihdam yaratması gerçekleştirecek bir ekonomik yol haritası planlaması için elzem. Ama ekonominin yeniden rayına girmesi ve insanların yaşam standartlarının yükseltilmesi hiç kolay değil.
Mısır’ın şu anki borç miktarının 200 milyar dolar civarında olduğu belirtiliyor. Ekonomik adalet ve eşit gelir dağılımını hedefleri arasına yerleştiren Mısır devriminin yeni bir “ekonomik gerçeklik” yaratması gerekiyor. Mübarek döneminde Mısır’da ekonomi, yönetici elitlerin çıkarı için yozlaştırılmaktan çekinilmeyen, “adamına göre muamele” usulüyle işleyen bir serbest piyasa ekonomisi yoluyla ilerliyordu. Ancak, bundan sonrasında Mısır’ın Batı ekonomisinden kopuk, kendi içinde dönen, kapalı devre işleyen bir ekonomi ile yönetilmeyeceği kesin. Bunu yeniden inşa etmek de mutlaka zaman alacak.
Gerçi, yakın ilişkileri vesilesiyle Katar’ın kasasını Mısır’a açması, IMF Başkanı Christine Lagarde’ın Tahran’da gerçekleştirilen Bağlantısızlar Zirvesi’nin hemen öncesinde yaptığı Kahire ziyareti, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Mısır’a yaptığı ziyaret sırasında verdiği mesajlar, Müslüman Kardeşler yönetiminin sanıldığından daha hızlı toparlanmasını sağlayabilir.
Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, geçen ay IMF’den 4,8 milyar dolar kredi talep etti, anlaşmanın yılsonuna doğru kabul edilmesi bekleniyor. Lagarde’ın, Mursi ile görüşmesinin ardından, “Mısır halkının daha iyi yaşam standardına kavuşmak ve sosyal adaletin sağlanması gibi meşru beklentileri var. IMF olarak yardıma hazırız. IMF, geçiş sürecinin başlangıcından beri Mısır yetkilileri ile yakın diyalog içerisinde bulunarak, hükümetten gelen talep doğrultusunda teknik destek sağladı” şeklinde yaptığı açıklama dikkat çekiciydi. O toplantı sonrası, IMF ve Mısır yönetimi, eylül ayı içinde programlar üzerinde çalışıp, IMF’nin olası finansal destek modellerini görüşmek üzere anlaştı. Kimileri, en temel hak ve imkânlardan yoksun milyonlarca Mısırlıya, IMF tarzı bir serbest piyasa ekonomisi dayatmanın hiçbir fayda yaratmayacağı görüşünde. Yola IMF ile çıkmanın esaslı ekonomik reformlar için güvenilmez bir başlangıç olduğunu düşünmek son derece doğal.
Öte yandan, Mısır’ın uluslararası kuruluşlardan teknik destek almadan tek başına zorlukların üstesinden gelmesi de pek kolay değil.
Aslında, Mursi ve Müslüman Kardeşler, başlangıçta dışarıdan yardım almama konusunda “kendi kendini baltalayan” bir duruş benimsedi. Hazirandaki seçimden bu yana, yönetimde ciddi zorluklarla karşı karşıya kalınca Mursi, giderek daha pragmatik bir hâle geldi. Mısır’ın sorunları büyük bir bütçe açığı, döviz rezervlerinde tehlikeli bir düşüş, daha iyi okullar ve istihdam için binlerce insana ihtiyaç uluslararası yardım almadan çözmek için çok fazla büyük.
Obama yönetimi de, geçen hafta yardım paketi konusunda Mursi hükümeti ile anlaşmaya yakın olduklarını duyurdu. Mısır’ın ABD’ye borcu üç milyar doları aşıyor ve Obama, bunun bir milyar dolarını silmeye hazır. Bu da Mısır hazinesini epey rahatlatacak gibi. Obama ayrıca, Mısır’da yatırım yapmak için, ABD’li şirket ve bankalara 375 milyon dolarlık finansman ve kredi garantisi vermeyi teklif etti. Geçen hafta New York Times’ta konuyla ilgili bir makale Obama’nın bu desteği vermek için Müslüman Kardeşler ile asker, demokratik bir yola girebilecek mi diye çok beklediği notunu düşüyordu.
Yeniden inşa döneminde Batılı güçlerin ve uluslararası kuruluşların böylesi desteğine mazhar olmuşken, Müslüman Kardeşler’in onlara sırtını dönmesi şu aşamada pek beklenmemeli. Elbette bu ilgi Mısır’ın kara kaşı kara gözü için değil. İlginin kaynağında Mısır’ın istikrarı kadar, Mısır’ın Ortadoğu’daki önemi, İran’a karşı geleneksel ağırlığı (Tahran’daki Bağlantısızlar Zirvesi’nde Mursi’nin İranlı ev sahiplerinin gözlerinin içine baka baka ve bizim hükümetin hiçbir zaman yapamadığı şekilde İran’ın her anlamda kol kanat gerdiği Suriye yönetimini yerden yere vurması tesadüf değildi) ve İsrail’in güvenliği var. Yeni Mısır’ın, Katar, Suudi Arabistan, Türkiye ve Ürdün ile birlikte ABD’nin başını çektiği koalisyona dâhil olması Batı için hayati.
Sıra onlara geldi
Her geçen gün daha net biçimde anlaşılıyor ki, yasalar, yaptırımlar ve hatta sert ilkeler olmadan günümüz modern toplumlarının doğayı kendiliğinden koruyacağı ve başına gelen felaketlerden ders alacağı pek yok. İnsanın doğayı başına buyruk şekilde yok etmek gibi bir hakkının olmadığı bir yana dursun, işin ahlaki boyutuna ise hiç girmiyorum. Doğanın sonsuz olduğu ve istendiği gibi tüketilebileceği fikrinin, yeryüzünün farklı coğrafyalarından bağımsız şekilde hep aynı öğretilmiş davranış biçimi olarak karşımıza çıkıyor olması tesadüf mü?
Üstelik, artık küresel ısınmadaki keskin hızlanmayı durdurmak için belirlenen uluslararası hedefin gerçekçi olmadığı da gün gibi ortada. 2050’ye kadar küresel ısınmanın iki dereceden fazla artmaması için çaba harcanması hedefi üzerinde uluslararası bir mutabakat oluşmuştu—ki, uzmanlar bu düzeyde bir artışın bile felakete yol açacağı konusunda hemfikir— ancak, gelinen noktada bu hedefe pek kulak asan bir ülke göremedik. Sözkonusu hedef, küresel ısınmanın başlıca sorumlusu olarak gösterilen sera gazları salımında önemli oranda kesintiye gidilmesini gerektirecek. Bu hedefe ciddi olarak yanaşmış bir ülke bulmak bir yana dünyayı en çok kirletenler, adeta “daha çok hangimiz kirleteceğiz” yarışına girmiş durumda. Bu konuda ciddi ve somut adımlar atılmasının önündeki en büyük engellerin başında güçlü petrol, gaz ve kömür gibi enerji şirketleri sıralanabilir. Zira, milyarlarca dolarlık kârlılığa sahip bu şirketlerin siyasi kampanyalara, tek işi iklim değişikliğini inkâr etmek olan düşünce kuruluşlarına ve bu inkâr faaliyetlerine çanak tutacak medyaya yetiştirecek epey sermayesi var.
Başına gelen felaketlerden ders almayan, karbon salınımıyla ilgili taahhüt altına girmekten itinayla kaçınan ABD, bu tür ülkeler için verilebilecek en güzel örneklerden biri. ABD’yi kasıp kavuran aşırı sıcaklar, fırtınalar ve kuraklık sonucu nihayet tüketim bağımlısı Amerikalıların pek çoğu bir aydınlanma geçirmiş; yapılan bir çalışmaya göre artık Amerikalıların yüzde 70’i iklimin değiştiğine inanıyormuş. İklimin ani ve şiddetli olarak değişmesini insanoğlu, bizzat kendisi tecrübe etmedikçe küresel ısınmayı inkârı sürdürecek. Son pişmanlık hiçbir işe yaramadığı gibi bu saatten sonra bir seferberlik hâli ortaya konmadıkça, kaybedilenleri geri getirmek imkânsız. Dolayısıyla, küresel ısınmaya neden olan sera gazı salımının yüzde 25’inden sorumlu olan ABD’nin dün kuraklığın vurduğu mısır tarlaları ile başı dertteydi, bugün sellerle ve Isaac fırtınasıyla.
Arap Baharı sonrasında Ortadoğu’da meydana gelen karışıklık ve çatışma ortamının en çok ABD’ye yaradığı geçen haftanın önemli maddelerinden biriydi. ABD’nin, geçen yıl silah satışını bir önceki yıla göre üçe katladığını, en iyi müşterilerinin de, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman olduğunu öğrendik. 2011’de dünya genelinde gerçekleştirilen 85,3 milyar dolarlık silah alımında aslan payını 66,3 milyar dolarla ABD almış. Doğayı kirletmenin ve küresel ısınmanın baş müsebbibi olmanın bedelini yaşadığı felaketlerle daha sık ödemeye başlayan ABD, silah satışına gösterdiği eforu biraz olsun açlıkla mücadeleye ve doğa koruma için göstermiş olsaydı, insanlığa çok daha büyük faydası olurdu.
Oysa, atılacak adımlar, yapılacak listesi, insanların yapabileceklerinin çok uzağında değil, zorlu süreçler ve kapasiteler gerektirmiyor. Tarımda kimyasal kullanımının azalması, yerellik temelli bir gıda sisteminin kurulması, çevreyi kirleten enerji türlerinin sübvanse edilmesinin bırakılması, temiz enerji türlerinin desteklenmesi, enerji tasarrufunun daha iyi planlanması, karbon salınımı gerçekleştirenlerin, havayı, suyu kirletip çöplük gibi kullananların daha sıkı denetlenmesi ve bunun bedelini ödemesi, otomobile bağımlılığın azaltılması yapılabileceklerden sadece birkaçı... Ertelemek, işi yokuşa sürmek içinse hiçbir özür geçerli olmamalı...
Dolayısıyla, küresel ısınmanın önüne geçilemezse, ABD Hükümeti veya karbon salınımıyla ilgili bağlayıcı adımlara ekonomik kaygıları gerekçe göstererek karşı çıkan diğer hükümetlerin pek yakında itiraz için bir sebebi kalmayabilir. ABD’li MIT Üniversitesi’nde yapılan bir çalışma, sıcaklıklardaki kısa süreli ve geçici artışların bile ekonomik büyümeyi düşürdüğünü gösteriyor. Projenin yöneticilerinden Profesör Benjamin Olken, bu etkinin sadece tarım sektörüyle ilgili olmadığını, yatırım, siyasi istikrar ve sanayiye etkileri gibi geniş bir yelpazeyi olumsuz etkilediğini belirtiyor.
İklim değişikliğinin yıkıcı etkilerini reddetmek ve iklim değişikliğine karşı pozisyon almak çok fazla sürdürülebilir bir durum değil. Politikacılardan da çok fazla şey beklememek lazım. Zengin ülkeler sera gazı salınımlarını azaltıp küresel ısınmayı kontrol altına almadıkları sürece kriz derinleşecek. Bugüne kadar dünyanın iyi yaşayan azınlığı sıra kendilerine hiç gelmeyecekmiş gibi açlıktan kırılan, iklim mültecisi hâline gelen, türlü felaketle boğuşan, topraklarını kaybeden çoğunluğu uzaktan seyrediyordu. Şimdi sıra onlara geldi...
Midilli'de kriz yok
Tatilin rehavetinden kurtulan Avrupalı liderler, geçen hafta kaldıkları yerden krizdeki Yunanistan’ın geleceğini istişare edip Yunanlara sert mesajlar vermeyi sürdürürken, Yunan tarafı da mali krizin getirdiği kemer sıkma önlemleri arasında biraz olsun nefes alma peşinde. Yunanistan kendi krizini en ağır şekilde yaşarken, buna bir de diğer Avrupa ülkelerindeki krizler eklenince, ülkenin turizmi de ciddi şekilde darbe aldı. Ancak, bu noktada Yunanistan’ın imdadına sanki Türkler yetişti. Şimdilerde Yunanistan’ın en revaçta olan turizm beldeleri olan adalarını Avrupalılar yerine Türkler dolduruyor. Özellikle Avrupa ülkelerinden Yunan Adaları’na giden turist sayısında bu yıl yüzde 50 düşüş gerçekleştiği belirtilirken, Türkiye’den gelen turist sayısında ise ciddi patlama var.
Böylece, Türkiye’nin Ege kıyıları karşısında bulunan Yunan Adaları, Ramazan Bayramı vesilesiyle geçen hafta epey hareketlendi. Türkiyeli turistlerin Yunan Adaları’na gerçekleştirdiği bu “çıkarma” sayesinde Yunanistan’ın genelinde hissedilen krizin etkileri, adalarda bir nebze olsun hafiflemiş görünüyor. Bayram tatili vesilesiyle sadece Midilli Adası’na gelen Türk turist sayısı 2500 civarında. Bu geliş gidişler ada halkını memnun ediyor. Midilli’nin yerel gazetelerinden biri bayramın bitişinin ardından “Yaşasın Bayram” manşetiyle çıktı. Tüm bu gelişmelerde Yunanistan’ın başlattığı “limanda hızlı vize” uygulamasının da etkili olduğunu söylemek lazım.
Ekonomisi kendi içinde dönen ve en önemli üretim kalemi zeytinyağı olan Midilli Adası’na turizmin de hareketlenmesiyle anakarada görülen sıkıntılar, kaos ortamı pek uğramamış görünüyor. Onlar da Türkiyelilerin geliş gidişlerinden memnun ki, daha önce hemen hemen hiç rastlamadığım kadar Türkçe broşürle, Türkçe yönlendirmelerle gelenleri karşılıyorlar. Daha önceki gelişlerimden farklı olarakdikkatimi çeken bir diğer ayrıntı ise, adanın gitgide daha fazla rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapıyor oluşu. Krizdeki bir ülkenin alternatif enerji kaynaklarına yatırım yapıyor oluşu her açıdan takdire değer.
Batı Avrupa ülkelerinin sürekli “vergi vermeyen” bir ülke olarak lanse ettiği Yunanistan’da o işler de artık değişiyor, hayat eskisi gibi değil. Krizin bu hâle gelmesinde ülkedeki vergi kaçakçılığının ulaştığı boyutlar, rüşvet mekanizması ve devletin vergi toplama konusundaki zaafları etkili olmuştu. Bugüne kadar Yunanistan’ın Avro’dan çıkmasına bir tabu gözüyle bakılırken, Avro’dan çıkışın “yönetilebilir bir durum olacağı” Avrupa’nın en üst düzey bürokratları tarafından dile getirilmeye başlamıştı. Ülkelerin üzerindeki böylesi kötü imajları ne kadar güç olduğu herkesin malumu. Ancak, bazı rakamlar krizdeki Avro Bölgesi ülkelerinin, Yunanistan kadar ekonomisini düzeltmek için gayret göstermediğini ortaya koyuyor. Mesela, Yunan hükümeti, son iki yılda GSYH’nın yüzde 20’si oranında vergileri arttırıp, harcamaları azaltmış. Bu rakamlar da bugüne kadar Portekiz ve İspanya’nın yaptıklarının beş katına tekabül ediyor. Daha önce pek de vergi ödeme alışkanlığına sahip olmayan Yunan halkı da artık alışkanlıklarını değiştirmişe benziyor. Yunanistan’da hükümetin gelirleri arttırabilmek için emlak sahiplerine getirdiği yeni ek vergiler, halkın belini bükmiş vaziyette.
Tüm bu resme genel olarak bakacak olursak, Ege’nin iki yakasındaki halkların yeni bir ilişki, yeni bir keşif ve yeni bir iletişim süreci içinde olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye ve Yunanistan ilişkileri —her ne kadar Türkiye ile ilişkilere mesafeli duran bir Andonis Samaras liderliğinde bir hükümet iktidarda olsa da— adalar üzerinden yeni bir boyut kazanıyor. İki ülke arasındaki geliş gidişleri sadece ticari bir alışveriş ilişkisi olarak görmemek lazım. Ayvalık, Foça, Dikili ve İzmir civarından gelen Rum Ortodoks mübadillerin iskân edildiği adadaki göçmen köylerinden olan Skala Loutron balıkçı köyündeki küçük müzede Anadolu’dan göçerken, beraberlerinde getirebildikleri eşyalar sergileniyor. Türkiyeliler ve Yunanistanlılar, bu müzede geçen hafta ortak bir etkinlik düzenlediler. Dolayısıyla sadece turizm ya da ticaret odaklı değil aynı zamanda unutulmuş, geçmişte kalmış ortak değerlerin yeniden canlandırılması, ortak hafızanın hatırlanması açısından bu tür birliktelikler önemli.
Türkiye’nin uçsuz bucaksız vurdumduymazlığı ile dış politikasında kaş yaparken göz çıkarma hâllerini bir yana bırakacak olursak, Ankara’nın gündeminde “nasıl yapsak da Yunanistan ile ilişkilerimizi canlandırsak” gibi bir maddenin olmadığı aşikâr. Öte tarafta Atina’daki kriz hükümetinin de bu ilişkiyi canlandırmaya ne vakti ne de mecali var...
İnsanların birbirleri hakkında değil de birbirleriyle konuştuğu bir ortak değerler haznesi meydana getirebilirsek, hayatı hem kendimize hem çevremize daha yaşanır bir hâle getirebiliriz. Midilli’de olduğu gibi...
Daha fazla kamu taşımacılığı
Türkiye’de bulunduğu makamı olur olmaz gözümüze sokmaya meraklı
isimlerin başında İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş geliyor.
10 milyar liraya yakın bir yatırımla yapılan metro hattı açılıyor diye olay
oluyor. Metroyu, 20 yıldır
aynı partinin idaresindeki büyükşehir belediyesi yapmayacaktı da kim yapacaktı? Sanki kamunun ve yerel idarenin
dışında toplu taşıma meselesini çözecek başka bir kurum varmış, bu işleri
hayata geçirmek rekabete açıkmış gibi...
Topbaş, cuma günü açılış töreni
gerçekleştirilen Kadıköy-Kartal metro hattının açılışından önce 14 ulusal gazetenin birinci
sayfasında padişah fermanı gibi berbat tasarımlı bir ilanla karşımıza
çıktı. Kamu taşımacılığı yapma konusunda tek yetkili belediye, o ilanları
vermese, halkın böyle bir hizmetten haberinin olmaması ihtimali mümkün mü?
Açılışın kendisi zaten en büyük iletişim değil mi?
İlan metronun hizmete giriyor
olmasını gözümüze sokarken, Topbaş gazetelere yansıyan bir de itirafta
bulunuyordu: “Bu metrobüs sistemiyle olmuyor, yoğunluk var. Sadece
metrobüs hattını kontrol eden bir komuta merkezi kurulacak, kalabalık noktaları
görecek ve kalabalık yerlere otobüs gönderecek.”
Topbaş, otobüsle günlük yolcu
taşıma kapasitesinin İstanbul’da dünyanın diğer benzer kentlerindekine oranla
iki katını aştığını, hafif metro ve raylı sistem gerektiğini belirtiyor ve
ekliyor: “Otobüsle de olacak
iş değil.”
Topbaş’a birileri İstanbul’da deniz ulaşımının toplam ulaşım çözümleri içinde yüzde 3’lük bir paya sahip olduğunu, deniz ulaşımına ağırlık verilmesiyle kara ulaşımındaki kaosu azaltmaya yardımcı olabileceğini hatırlatsa...
Topbaş’a birileri İstanbul’da deniz ulaşımının toplam ulaşım çözümleri içinde yüzde 3’lük bir paya sahip olduğunu, deniz ulaşımına ağırlık verilmesiyle kara ulaşımındaki kaosu azaltmaya yardımcı olabileceğini hatırlatsa...
Metro hattı açılışı tantanasının
yanında kentsel ulaşım sistemlerinde alternatif geliştirmek, deniz ulaşımının
kullanımını arttırmaya yönelik çözüm üretmek, arabalı vapurları daha fazla ve
daha farklı yönlerde çalıştırmak da yerel yönetimlerin sorumluluğu altında olsa
gerek.
Sayıları çoğaltılabilecek, dünyanın New York, Londra, Pekin,
Madrid gibi önemli kentlerinin metroları 20. yüzyılın başlarında hayata
geçirildi. İstanbul’da ise ilk metroya 2000’lerin başında sahip olduk. İstanbul’da CHP’li Nurettin Sözen döneminde başlatılan
yatırımı AKP iktidarı sürdürdü, gerekli maddi imkânları sağladı ve bu ilk
açılan metroya daha sonra yeni hatlar ekledi. Kadir Topbaş’ın şansı, hükümetin maddi
anlamda tam desteğini alarak bu projeleri hayata geçirebilmek oldu.
Dolayısıyla, sıklıkla totaliter rejimlerde görülen geçmişi sıfırlayarak “herşey benimle başladı”
yanılgısına düşmemek, geçmişte olup bitenleri hatırlamak için biraz arşiv
karıştırmak lazım.
Sınırlarının nerede başlayıp
nerede bittiği giderek bir muamma hâline gelen İstanbul’un devliği karşısında
hayli minimal kalan metro sistemini, füniküleri, raylı sistemleri, hafif
metroları alt alta koyduğunuzda ancak yüzde 10’luk bir rakama ulaşıyorsunuz.
Deniz ulaşımını da yüzde 3 olarak kabul edersek, geriye kalan yüzde 87 karayolu
taşımacılığının payına işaret ediyor. Metrobüslerle,
otobüslerle bu trafik sorununun çözülemeyeceğinin farkına varmış bir iktidarın
üçüncü köprü ısrarını anlayabilen varsa beri gelsin. Özellikle İstanbul’da ulaşım
politikalarının son 50-60 yılda karayoluna odaklı olarak planlanmasından
denizyolu, demiryolu gibi alternatiflerin geri planda bırakılmasından kimse
ders almışa benzemiyor. Avrupa’da neredeyse orta büyüklükte bir ülke çapındaki
kentin yerel yöneticisi olarak hem karayolundaki yoğunluktan şikâyet edip hem
de trafik arapsaçına dönünce “üçüncü köprü karşıtları şimdi ne diyecek, işte
büyük ihtiyaç” demek büyük bir paradoksu kendi içinde barındırıyor. Daha rantabl kamusal ulaşım
seçeneklerine yönelmek yerine karayolu ulaşımını pompalayacak üçüncü, dördüncü,
beşince köprüler ne kadar metro yaparsanız yapın, yine insanı değil araçları
odağa aldığınız bir ulaşım politikasından öteye geçmez...
Milli spor olarak inşaat
İki haftadır gözümüz kulağımız Londra’daki Olimpiyat’ta olup bitenlerdeydi. Farklı farklı dallarda başarı için, madalya için yarışan Güney Afrikalı, Kübalı, Kenyalı ya da Çinli sporcularla empati kurarken, nasıl bir hayat hikâyeleri var, ne süreçlerden geçerek Olimpiyat’ta yarışacak kalibrede bir sporcu hâline geldiler, nasıl bir eğitim aldılar, kimlerden destek gördüler gibi soruları kendime sormadan edemedim. Görmesini bilene Türkiye açısından bu olimpiyatlarda meydana gelen gelişmelerin birkaç önemli sonucu var, bir tanesi spor sadece futboldan ibaret değildir, ikincisi ise spor erkeklerin tekelinde değildir. Türkiye, Londra’da son anda alınan birkaç madalya dışındaki genel başarısızlığın resmine objektif olarak bakabilirse, neden 2020’de Türkiye’de olimpiyat yapmak istediğinin de cevabını bulur düşüncesindeyim.
Olimpiyatları gerçekleştirmeye aday ülkelerden Olimpiyat Komitesi, “nasıl yapacaksınız” diye sormaktan ziyade, “neden yapmak istiyorsunuz” sorusunun cevabını duymak istiyor. Hitler dönemi Almanya’sında, Stalin dönemi Sovyetler’inde görülen güce tapmayı ifade eden büyük binalar inşa etmek, büyüklüğe vurgu yapmak isteği şehirlere imza atmak ihtirasıyla birleşince, olimpiyat da iktidarın radarına girmiş oldu. Çünkü, Türkiye’nin olimpiyat oyunları düzenleme sevdası spor adına daha yenilikçi bir evsahipliğinden ziyade, “milli sporumuz” yakıştırması yapabileceğimiz inşaat sektörüne yeni rant kapıları açmak, yeni yandaşlar yaratmak, yeni çılgın projeler icat etmekten öte değil.
Tüm bunların yanında Türkiye’yi bir beton felaketine döndürmüş TOKİ’nin rolünü gözardı etmemek lazım. AKP’nin kentsel hegemonyası için biçilmiş kaftan TOKİ, zaman içinde belediyeler tarafından hazırlanmış imar planlarına bağlı kalmaksızın kendi imarını kendisi çıkaran, kendi ruhsatını kendisi veren, denetlenmeyen bir yandaş zenginleştirme projesi olarak giderek ucubeleşti. Çalışma sahasının ölçeği değiştirilen yasalarla bütün Türkiye olarak genişledi, büyüdü. Sürekli şehirlerin dokularını değiştirme planları yapan iktidarın, diğer alanlarda gösterdiği muhafazakârlıktan eser göremediğimiz bir cevvallikteki inşaat faaliyetleri, bugün ekonomiyi ayakta tutan yegâne alanlardan biridir. Görünürdeki istek, sporun güç gösterisi durumundaki bu dev organizasyonunu Türkiye’de gerçekleştirmek ve bu yolla tarih sayfasında kendine bir yer aramak olarak özetlenebilir ancak, iktidarın ülkeyi yıkıp yeniden inşa etme hırsı bunun inandırıcılığı önünde ciddi bir engeldir. Yeni çılgın projeler için ardına kadar açılacak yeni bir rant kapısıdır.
Genel olarak, olimpiyatların ekonomik getiri argümanına da değinecek olursak, karşımıza çıkan manzara pek iç açıcı değil. 2020’yi anlatmak için şimdiden söyleyelim, bu ekonomik getiri argümanını kullanmamakta fayda var. The Economist’in bu konuda yaptığı bir araştırmaya göre, olimpik oyunların pazarlanmasında genel olarak kullanılan üç farklı alan var, ekonomik getiri, insanların olimpiyat motivasyonu ile daha fazla spor yapmaya başlaması ve olimpiyat süresince dünyanın gözünün o kentte olması. En önemli vurgu ekonomik getiri konusunda. Olimpiyat oyunlarının düzenlendiği şehir hiçbir şekilde maddi getiri sağlayamıyor. Hatta böyle bir organizasyon ciddi anlamda külfet demek. 1960’tan bu yana olimpiyatları düzenleyen hiçbir şehir maddi olarak kâra geçmemiş.
Olimpiyat oyunlarını ilk aldığında 2,4 milyar pound bütçe açıklayan Britanya’nın bütçesi en son açıklanan rakamlara göre, dokuz milyar poundu aşmış durumda. Türkiye’de 13-15 yaş grubunda olan gençlerin yarısından fazlası sportif aktivite içinde değil. Bu da 2020’de yine çok fazla madalya umudumuz olmayacak demek.
Ayrıca, olimpiyatlar sonrası insanların sportif faaliyetlere katılmasına da çok büyük etkilerinin olmadığı yönünde görüşler var. İkincil getiriler olimpiyatların şehre yapacağı katkıya bağlı. Olimpiyatların yapıldığı kente göre, kentlere farklı farklı etkileri olmuş ancak, tek ve sistematik bir etkiden bahsetmek zor.
Dolayısıyla, muktedirlerin daha iyi, daha büyük, daha görkemli bir olimpiyat yapmaktan kastı, daha fazla inşaat yatırımı yapmak, daha fazla bina dikmek ve daha görkemli açılış törenleri yapmaktan öte değil gibi.
Daha fazla sporcu yetiştirilmesi, sporcu yetiştirmenin önündeki engellerin kaldırılması, farklı branşlara yönelinmesi gibi işi şansa bırakmadan topyekûn bir çalışma gerekiyor. Bugüne kadar Osmanlı çizgileriyle donatılmış organizasyonlarda hep vurgulanan tesisler, büyük yatırımlar değil mi? Spor mu dediniz? Ona da bir ara sıra gelir...
HES'lere karşı savaş hukuku normu
Türkiye’nin
epey yoğun gündemi arasında geçen hafta iktidar, en çabukluğu
marifetiyle, ranta ve doğa kıyımına yeni bir kapı açacak
skandal bir karara imza attı.
Medyada
hak ettiği şekilde yer bulamayan ve yeterince tartışılmayan
mesele, son zamanlarda sıkça karşılaştığımız üzere, HES
çılgınlığına dair yangından mal kaçırır gibi alınan
kararlardan sadece biriyle ilgili. Bakanlar Kurulu, son
olarak 18 HES inşaatıyla ilgili EPDK (Enerji Piyasası Denetleme
Kurulu) ve DSİ’ye (Devlet Su İşleri) acele kamulaştırma
yetkisi verdi. Bakanlar Kurulu tarafından birçok HES
projesi ve termik santral için EPDK’ya, kentsel dönüşüm ve
yenileme projeleri için bazı belediyelere, baraj tipi hidroelektrik
santraller için ise DSİ’ye “acele
kamulaştırma” yetkisi verilmesiyle ilgili
kararlar Resmî Gazete’de de yayımlandı.
İktidar
hayatın her alanına, halkın her kesimine pervasızca saldırıyor,
gözaltına alıyor, tutukluyor. Yaşadıkları yerlerin şirketlere
peşkeş çekilmesini istemeyen ve buna karşı mücadele veren
insanlar, bir yandan polis ve jandarma zoruyla susturulmaya
çalışılırken, diğer yandan çıkarılan yasalarla da halkın
eli kolu iyice bağlanmak isteniyor. Ekonomik büyümeyi
sürdürebilmek için inşaat ve enerjiye yüklenen, Türkiye’nin
her yerindeki akarsuları, nehirleri, dereleri satışa çıkaran AKP
iktidarı, önünde hiç bir engel olmasın istiyor olacak ki, işi
iyice tek tek proje bazına indirgemiş durumda. Türkiye’nin
hemen her bölgesinden yükselen HES karşıtı mücadelenin hukuksal
ve toplamsal alanda daha fazla gelişmesinden endişe duyan hükümet
de, sorunu kısa yoldan halletme derdinde.
Türkiye
son dönemde ekonomik büyümeyi sürdürebilmek için daha çok iki
sektöre, inşaat ve enerjiye yükleniyor. Böylece balon bir
ekonomiye adım adım ilerlenirken, spekülatif kararlara da
uygun bir uygulama zemini yaratılmış oluyor. Doğal olarak, bu
işten kazançlı çıkanlar var. Ancak, herkesten ve her şeyden
önce hükümet kesinlikle enerji çılgınlığına, yani
enerji üstünden yapacağı spekülasyon için karşısına engel
çıksın istemiyor.
Bu
noktada, Türkiye çapında ciddi bir mücadele
veren DEKAP (Derelerin Kardeşliği Platformu),
yaptığı açıklamada ilginç bir noktaya dikkat çekti:
“Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesinde vurgulandığı
gibi, ‘acele kamulaştırma’ yetkisi, yurt savunması ve
olağanüstü hallerde kullanılacak bir yetkidir. Bu
haliyle savaş hukuku normu olan ‘acele kamulaştırma’
yetkisinin hâlihazırda bu projeler için kullanılması mümkün
değildir. Bu durum proje bazında tek tek yetki verilmesi ile
‘yetki devri’ noktasındaki hukuka aykırılıkları aşmak
amacıyla yapılmış olsa da, olağan durumlarda savaş
hukuku normunun kullanılması hukuka aykırıdır.”
Buradan
da anlaşılacağı gibi, önüne çıkan engelleri hukuksuzluğa yol
açacak birtakım yöntemlerle çözmeyi alışkanlık hâline
getirmiş olan iktidarın bu uygulaması, olağanüstü hâl yetkisi
olan acele kamulaştırma yetkisinin kullanılmasıyla birçok hak
mahrumiyetine sebep olacak. DEKAP Sözcüsü Ömer Şan,
konuya dair yaptığı açıklamada, “Yargıyı hiçe saymanın,
hukuku ciddiye almamanın, yasa ve yönetmeliklerin ve hukukun
üstünlüğü ilkesinin ayaklar altına alınmasının apaçık
göstergesidir. Başbakan’ın ‘çevrecinin daniskasıyım’
deyimini dikkate alırsak, bu karar da hukuksuzluğun, halkın
demokratik tepkilerini, yaşamı yok etme girişimlerinin
daniskasıdır” diyor ki, son derece haklı...
Şan,
aleyhlerinde hazırlanan tüm düzenlemelere karşın direnmeye devam
edeceklerini belirterek, “Bu yaşam mücadelesi sürecinde açılan
120’nin üzerindeki davada 100’ün üzerinde ‘yürütmeyi
durdurma ve iptal’ kararı çıktı. Bu kararlarda, bu projelerin
açıkça hukuka, kamu yararına, Anayasa’ya, yasalara, mevzuatlara
ve uluslararası anlaşmalara, akla ve bilime aykırı olduğu ortaya
konuyor. Bu kararları görmeyen, duymayan, hukukun üstünlüğü
ilkesini dikkate almayan zihniyetten başka bir hareket beklemek akıl
ve mantık dışı olurdu” diye de ekliyor.
Buradan
şu sonuçları çıkarmak mümkün. Özellikle, her HES
projesinde alınması gereken ÇED raporları geçiştiriliyor, ÇED
muafiyetleri ve “ÇED gerekli değildir” raporlarıyla süreç
hızlandırılmaya çalışılıyordu. Bundan sonra ÇED konusuyla
ilgili çıkan engeller sonrası hükümet, hemen kamulaştırmaya
başvuracak. Şimdiye kadar pek çok insana mezar olan, iş
güvenliği, fizibilite ve inşaat kalitesi bakımından son derece
vasat HES’ler için kamulaştırma kararını alan yaşayacak.
Hükümete yakın duran kamulaştırma talep edip, istediği yere
kuracağı HES’le dereleri kurutacak.
HES’lerle ilgili dava süreçlerinden sıkılan iktidar, kendisine en kestirme yolu buldu. Bu konuda karşı adım atmayan, ses çıkarmayan siyasi partiler, bu kararların ortağıdır. Bu aynı zamanda Türkiye için ciddi bir demokrasi sorunudur!
Çoğalma, nüfusu dengele ve az tüket...
İnsan
kaynaklı iklim değişikliğinin geldiği noktanın en tehlikeli, en
endişe verici dönemlerinden birindeyiz. Geçen hafta medyada da yer
bulduğu üzere, doğanın insanı en fazla şaşırttığı
yerlerden biri olan Grönland’deki
yüzey tabakasındaki erime dört günde yüzde 97 seviyesine
çıktı.Sadece
dört günde meydana gelen erime üç ayrı uydu tarafından
görüntülendi. Erime, bilim insanlarını korkuturken, iklim
değişikliğinin hızı ve sonuçlarıyla ilgili kaygıları da
arttırdı. Grönland’deki erimenin doğal bir olaydan mı yoksa
küresel ısınmadan mı kaynaklandığı noktasında kimilerinin
kafası hâlâ muğlâk. Ancak, bu noktada şu soruyu sormak lazım:
Küresel ısınmanın dünya üzerindeki olumsuz etkilerine
şüphecilerin inanması için daha neler olması lazım? Pek
çoğumuz, doğanın intikamı yaklaşırken, küresel ısınmanın
ve doğanın yok edilmesinin etkilerini bir film senaryosundan ibaret
sanıyor.
Özellikle
medyada gözden kaçan önemli bir boyut, bu erimenin insan eliyle
gerçekleşmiş olması. Geçen hafta Guardian’da
yer alan bir makalede, Grönland’deki
erimede insanın payının yüzde 70’ler seviyesinde olduğu, hatta
bunun yüzde 95’lere kadar çıkabileceği belirtildi.
Bu durumun kuzey denizlerinde yeni deniz yollarının açılmasına
ve yeni petrol/gaz arama faaliyetlerine neden olacağı ifade edilen
makaleye göre, erime, yabani hayatı da son derece olumsuz etkileyen
faktörler içeriyor. Böyle
giderse, 2020’lerin sonlarına doğru Kuzey Kutbu’nda hiç buz
kalmayabilir. Bir de, “Biz uzağız bize bir şey olmaz” diyenler
için: Dört günde bir milyon metreküpten fazla buzun erimesi,
tehlike çanlarının sadece Grönland’de yaşayanlar için değil,
yeryüzündeki herkes için çaldığının göstergesi. Çünkü,
buzsuz denizler ısınmaya daha müsait, bu ısınma da iklime etki
ediyor.
İklim
felaketlerinin geri dönülemez noktaya gelmeden önce acilen
durdurulması için aralarındaBuğday
Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Doğa Derneği, Greenpeace
Akdeniz, TEMA Vakfı, 350 Ankara gibi
12 farklı kuruluş bir çağrı metnine imza attı. Çağrıda,
bilim insanlarının iklim değişikliğinin ana nedeni olarak
gösterdiği fosil yakıtlara olan bağımlılığın bu kaçınılmaz
sonu hızlandırdığı, iklim değişikliğine sebep olan
karbondioksit salımlarının üçte birinin kömür kullanımından
kaynaklandığı vurgulandı. Çağrıcıların verdiği bilgiye
göre, Türkiye mevcut 51 kömürlü termik santral projesiyle iklim
değişikliğine çözüm değil, sebep olmaya devam ediyor.
Metindeki, “Üçüncü
Köprü, nükleer santral, kömür santralleri, duble yollar gibi
çevreyi yok eden ve iklim değişikliği konusunda bizi geri
dönülemez noktaya sürükleyen politikalar yerine; enerji
verimliliğinin yaygınlaştırılmasının, doğaya saygılı
yenilenebilir enerji yatırımlarının kullanılmasıyla iklim
değişikliğine uyum politikalarının hızla hayatı
geçirilmesinin, Türkiye hükümetinin mutlak seragazı azaltım
hedefini belirlemesinin yaşamsal bir zorunluluk olduğunu
hatırlatmak istiyoruz” vurgusu
da yine Türkiye’nin bu alanda hiçbir sorumluluk almadığının
göstergesi...
Nature dergisinde
dünyadaki ekosistemler üzerinde yüzyıl sonundan önce geri dönüşü
olmayan bir dağılma sürecine gireceğini öngören bir çalışma
yayımlandı. “Approaching a state-shift in Earth’s biosphere”
ya da “Yerkürenin
biyosferinde koşulların değişikliğine yaklaşırken” başlıklı
makale, 15 farklı kurumdan 22 araştırmacının çalışmasının
ürünü. Araştırmanın sonuçları son derece ürkütücü. Dünya
üzerindeki farklı iklimlerin yarısı kısa zamanda yok olacak ve
bu iklimlerin yerine dünyanın yüzde 12 ila yüzde 39’una
karşılık gelen coğrafyalarda yaşayan canlıların daha hiç
şahit olmadıkları iklim koşulları hüküm sürmeye başlayacak.
İşin
daha vahimi, bu değişiklikler yavaş yavaş değil, birden olacak.
Araştırmacılar doğal ortamların altüst olmasının görülmemiş
bir şey olmadığını hatırlatıyor. Nitekim, Sahra Çölü 5500
yıl önce yeşil bir ovaymış. Bu altüst oluşların nedenleri
daima güneşin faaliyeti gibi gezegen dışı etkenler ve doğal
afetlerken, bugün hızla yaklaşan felâketin nedeni dünyada her
şeyi tüketen yedi milyar insan.
Dört
acil öneri
Araştırmacılar,
bugün dünyanın tüm kaynaklarının yüzde 43’ünün
tüketildiğini ve yüzde 50’sine ulaşılınca dengelerin bozulma
eşiğine de ulaşılmış olacağını belirtiyor. Tuzlu olmayan su
rezervlerinin üçte biri insanlar tarafından tüketilmekte,
türlerin tükenme hızı tepe noktada, sanayi öncesine kıyasla
karbondioksit salımları yüzde 35 artmış durumda. Bu tip
çalışmalar yeni olmasa da, içinde bulunduğumuz küresel
aymazlığa karşı alarm zilini bir kere daha çalarak gözümüzü
açmaya çalışıyor olmaları önemli. 22 bilim insanı siyasi
karar vericilere dört acil öneride bulunuyor.
İlki demografik
baskıyı radikal bir biçimde azaltmak (Başbakan’ın
kulağı çınlamış mıdır acaba), ikincisi dünya
nüfusunu şimdiden yoğun nüfus barındıran coğrafyalarda
sabitleyerek diğer alanların doğal bir dengeye ulaşmalarını
kolaylaştırmak yani
bir nevi nadasa bırakmak, üçüncüsü bugün
olduğu gibi azla yetinenlerin yaşam tarzlarını zenginlerinkine
benzetmeye çalışmak yerine zenginleri azla yetinmeye ikna etmek,
dördüncüsü de doğal
kaynakları tüketmenin önünü almak amacıyla yeni teknolojileri
kullanarak yeni besin kaynakları yaratmak. Yani
kalkınma ve büyüme takıntılı Türkiye’ye tercüme edilmesi
imkânsız işler...
Adios ladrillo adios*
Bilindiği
gibi ülkeyi adım adım, tektip, karabasan bir estetikle
yeniden inşa etmeye ant içmiş bir hükümetin yönetimindeyiz. Bir
ara bol bol gökdelenler, alışveriş merkezleri ve birbirinden
ruhsuz rezidans projeleri konuşulurken, şimdi üçüncü köprü,
yeni yollar, 16. yüzyıl taklidi camiler gibi Anadolu’nun her
yerine kalıcı imzalar bırakmaya meraklı muktedirlerin projeleri
dayatılıyor. Projeleri duydukça, aklım ister istemez İspanya’nın
bugün geldiği noktaya takılıyor.“Türkiye’nin gideceği
nokta, eninde sonunda İspanya gibi olur” diyenlere belki kötü
niyetli ya da kuşkucu deniyordur, ancak, ekonomi bu kadar büyük
ölçekli yatırımları kaldırabilir mi, bunlar işlevsiz hâle
gelirse bunun bedelini kim öder, ayrıca verimliliğe nasıl bir
katkı sağlar soruları havada cevapsız asılı duruyor. Ulusal
üretime geçici katkısı olsa da sadece geçmişin diktatörlerini
hatırlatan devasa hantal bina yapma inadı, parayı havaya
saçmanın ötesinde, çevrenizdeki üç beş yandaşa rant
kapısı açmanın dışında yeraltı zenginliği olmayan, tasarrufu
olmayan ve sınırlı ihracat yapan bir ülkeyi borçlandırmanın
ötesine geçmez. O borçları ödeyecek değer yaratılamadığı
zaman da devletin bütçeleri denkleştirilemez hâle gelir ki, bugün
İspanya’da yaşanan bundan çok farklı bir durum değil.
Hele
ki de, bu yılın ikinci çeyreğinde bina inşaat maliyet endeksi,
geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 6.39 artmışken.
Türkiye’de büyümenin lokomotifi olarak gösterilen inşaat
sektöründe maliyet yükselişiyle ilgili alarmlar çalmaya başladı
bile. Geçen yılın son dönemine göre yüzde 1.83, geçen yılın
aynı dönemine göre yüzde 6.39, dört dönem ortalamalara göre
inşaat maliyet endeksinde yüzde 11.15 artış var. Tamamen yerli
girdi ve hammaddeyle gerçekleştirildiği için pompalanan inşaat
sektöründe maliyetler artıp satışlar azalınca, sektör
durgunluğa girince ve krediler geri dönülmez noktaya gelince,
gururdan geriye kaos kalır.
İspanya’da
geçmişte, devasa alışveriş merkezleri, mega konut projeleri inşa
etmişti ki, şimdi pek çoğu birer hayalet kente dönmüş
vaziyette. Bitmiş ya da yarım kalmış çürümeye terk edilmiş
binlerce konut ve sokağa atılmış milyonlarca avro para...
Bundan beş yıl önce 1,5 trilyon dolarlık milli geliriyle ve inşaat sektörünün yarattığı ivmenin etkisiyle parmakla gösterilen İspanya’nın bankaları konut sektörü kaynaklı krediler nedeniyle krize girdi. Cuma günü onaylanan 100 milyar avroluk yardım paketi, kamu harcamaları için değil bankaların sermaye yapılarını güçlendirmek için kullanılacak. Ancak, İspanya’nın küresel kriz öncesi emlak sektöründe yaşadığı şişkinlik nedeniyle, 100 milyar avronun bankaların yeniden yapılandırmasının dışında işin temelindeki soruna merhem olmayacağı belirtiliyor. İspanya, kriz öncesi ciddi oranda bir inşaat spekülasyonu içindeydi. Sadece, 2007’de bir milyon adet konut inşasıyla İngiltere, Fransa ve Almanya’nın inşaat sektörünün toplamından daha yoğun şekilde üretim yapma peşindeydi. Bankacılık sektörü ve uluslararası yatırım şirketlerinin başını çektiği spekülatif hareketler, konut kredilerini balon gibi şişirirken, kârları da körüklüyordu. Bankalar, inşaat şirketlerine ve emlak alacak insanlara borç vermek için birbiriyle yarışıyordu. Emlak balonu patlayana kadar, herkes kendi payına düşeni alıyordu. Ülke, arsası değerlenenler, arsaların imar durumunu değiştirerek rant elde eden ve yandaşlarına rant dağıtan belediyeler, inşaat şirketleri, bankalar, konut ve işyerlerini kapatıp yüksek kârlarla satan yatırımcılardan geçilmiyordu. Bu arada, aşırı konut üretiminin ekolojik anlamda geri dönülmez tahribatlar yarattığı da meselenin bir başka önemli boyutu. 2008’de başgösteren krizden İspanya’nın dış kredi kanalları kurumaya yüz tutunca, sektör durgunluğa girdi.
Şimdi
soru şu, bankalara enjekte edilecek olan 100 milyar avroluk
taze kan olarak nitelendirilen para tekrar spekülatif hareketler
için kullanılır mı?
İspanyol
bankaları şu sıralar ellerindeki gayrımenkul varlığını en aza
indirmeye konsantre olmuş durumda. İspanya Merkez Bankası,
bankalardaki kötü kredilerin 156 milyar avroya ulaştığını
açıkladı. Bu bankaların toplam kredilerinin yüzde 8.95’i
seviyesinde ve 1994’ten bu yana ulaşılmış en yüksek rakam.
2008’e kadar İspanya, çevre ülkeleri kıskandıran bir neoliberal başarı öyküsüydü.
Büyüme
oranı yüksekti, işsizlik azalmıştı ve kamu maliyesi sağlamdı.
İnşaat, gayrımenkul ve hızla artan özel hanehalkı borçları
İspanya’nın hızlı büyümesinin dinamolarıydı. İnşaat
çılgınlığına devam etmek için başta “konut ihtiyacı”
olmak üzere hep bir bahane vardı. Özellikle bölgesel tasarruf
bankalarıyla agresif şekilde desteklenen gayrımenkul kredileri
aşırı bir noktaya gelince, patlama kaçınılmaz oldu.
Sonuç
olarak bugün İspanya’da boş duran üç ila beş milyon
arası konut var.
İspanyol
emlak danışmanı ve avukat Jose Luis Ruiz Bartolome, Adios
ladrillo adios (*Elveda Tuğla Elveda) adlı
kitabında İspanya’nın yaşadığı bu emlak furyasını dile
getirerek, bugün yeni şehirleşme planı ve fiyatlarda yüzde 70
indirim olmadan bina satmanın imkânsız olduğunu belirtiyor.
Bartolome, denetimle görevli bakanlık ve kamu kuruluşlarının,
bankaların ve inşaat şirketlerinin“hızla duvara doğru giden
bir sistemin ortak suçluları” olduğunu anlatarak,
insanların borç-harç iş bilmeden emlak işine girdiğini
söylüyor. Risk kriterlerinin yerini seçim kriterlerine ve kimi
seçilmişlerin megalomanisine bıraktığını ifade eden
Bartolome’nin sözleri sadece İspanya için geçerli olmasa
gerek. Bazen küresel bir krizin sizi teğet geçmesi yetmez,
zaten siz kendi krizinizin tüm şartlarını kendi ellerinizle
yaratmışsınızdır.
İstanbul'un toprağı altın ama denizi değil!
Kendilerinin
yarattığı trafik eziyetini ne zaman üçüncü köprü için
gerekçe olarak pazarlayacaklar diyordum ki, cuma günü gazetelerin
üçüncü köprü güzellemesinden geçilmediğini gördüm. AKP
iktidarı deprem korkusuyla kentsel dönüşümü, trafik eziyetiyle
de üçüncü köprüyü meşrulaştırmaya çalışıyor. Geçen
hafta Türkiye ve İstanbul, bir yandan İstanbul Belediye Başkanı
Kadir Topbaş’ın açıklamalarıyla diğer yandan Ulaştırma
Bakanı Binali Yıldırım’ın taslak projeyi tanıtmasıyla
senkronize şekilde üçüncü köprü propagandasına maruz kaldı.
Topbaş, köprü bakımı nedeniyle İstanbul’da haftalardır
yaşanan trafik kaosuyla ilgili ağzındaki baklayı çıkardı,
“Üçüncü köprüye karşı çıkanlar şimdi ne diyecek? İşte
ihtiyaç. Marmaray projesini arkeolojik kazılar nedeniyle dört yıl
geciktirdiler. Ben mi sorumluyum? Ayrıca köprü bakım işi benim
değil” diyerek, hem işin içinden sıyrılmaya çalıştı, hem
de dolaylı olarak üçüncü köprüye teslim olunması gerektiği
mesajı verdi. Köprü bakımı görevi olmayabilir ancak yerindelik
ilkesi gereği kent ulaşımında sorumluluk yerel yönetimlerdedir,
dolayısıyla kent ulaşımının sağlıklı biçimde işlemesini
sağlamak da sizin işiniz olsa gerek...
Kentsel
ulaşım sistemlerinde alternatif geliştirmek, deniz ulaşımının
kullanımını arttırmak, arabalı vapurları daha fazla saat
çalıştırmak üç hafta sonra akıllarına gelmiş. Köprü
tıkanınca, deniz ulaşımı keşfedilmiş. Ancak Topbaş, deniz
ulaşım rakamlarına bakmış ve vatandaşın ilgi göstermediği
kanaatine varmış. Bugüne kadar kent içi ulaşımda denizden ne
gibi alternatif hizmetler sundunuz da halk geri tepti acaba? 31.5
kilometre Boğaz tarafından, 7.5 kilometre ile Haliç tarafından
bölünmüş olan İstanbul, 75 kilometrelik Marmara kıyı şeridiyle
deniz ulaşımı açısından dünyanın hemen hemen hiçbir büyük
metropolünde rastlanmayacak doğal imkanlara sahip. Buna rağmen,
İstanbul’da deniz yoluyla yapılan ulaşım, toplam ulaşımın
sadece yüzde 3’ünü oluştururken, ulaşımın neredeyse
tamamının karayoluyla yapılıyor olması bunun açıklaması ya da
bahanesi olmamalı. İktidar, tüm Boğazı monoblok betonla
kaplamaya karar verse, “İktidar ne de güzel düşünmüş”
diyebilmek için hazır beklemede olan bir güruhun varlığı da en
az bu sırf rant hedefli ve doğa düşmanı planlama kadar rahatsız
edici.
Kent
ulaşımı planlamasında ve uygulamasında merkeze “insan”
faktörü alınmadığı sürece bu tür yönetim zafiyetleriyle daha
çok karşılaşırız. Ulaşımın “araçlar için değil,
insanlar için” olduğunu şehir planlaması yapan kent
yöneticilerinin anlaması gerekiyor. Bunun bilerek veya bilmeyerek
göz ardı ettikleri çok açık zira. Bu anlayış İstanbul’u,
insanların rahatça yaşayabildiği bir kent olmaktan ziyade,
araçların rahatlıkla her yere girip çıkabileceği bir yollar ve
yapılar silsilesi haline getirdi. 1950’lerden bu yana uygulanan
ulaşım politikaları, karayoluna göre çok daha ekonomik olan
deniz ve demiryolunu geri planda bırakarak oluşturuldu. Her gelen
yeni iktidar da karayolu ulaşımını daha da arttıran projelerle
aynı yönde devam etti.
Aslında
bütün cevaplar şu soruda gizli: Diğer köprülerde de olduğu
gibi üçüncü köprü kimlerin işine yarayacak? Ekonomik ve siyasi
rantın peşinde olanların... Arazi kullanım biçimleri ve
kararlarıyla ulaşım arasındaki ilişki kentsel ulaşımla
yakından ilgilenenlerin malumu. Esasen kentsel ulaşımda marifet,
maliyeti daha düşük, etkinliği yüksek bir sistemi başarıyla
işletebilmekte. Daha rantabl ulaşım seçenekleri varken, sadece
karayolu ulaşım politikalarına ağırlık vermek, rant alanları
yaratmak dışında başka bir seçenekle izah edilemez. Üstelik
doğaya, insana, tarihe ve kültüre saygı gibi evrensel
kriterlerin, kent siluetlerinin hiç sayıldığına defalarca şahit
olmuşken... Kentsel projelerin gerçekleştirilmesinde demokratik ve
katılımcı bir karar süreci gerekliliğine ise hiç girmiyorum.
Kenti yeniden yapılandıracak projelerde sağlanması gereken,
“toplumsal konsensüs” bu iktidarın lügatında yok çünkü.
Kitle
taşımacılığı içinde birim taşıma maliyeti en düşük olanın
deniz taşımacılığı olduğu pek çok çalışma ile
netleştirilmiş bir gerçek. Bu nedenle sanayileşmiş pek çok
ülke, –ki bunların pek çoğunun Türkiye’den zengin olduğunu
da düşünürsek– kent içi taşımacılıkta yoğun şekilde
deniz ulaşımını tercih ediyor, deniz ulaşımının kullanımını
arttırmak için farklı teknolojiler geliştiriyor.
Dolayısıyla
deniz ulaşımı verimli şekilde kullanılamadığı sürece, trafik
sorunu devam edecek, trafik kaynaklı CO2 kirliliği artarak şehir
daha da kirlenecek, şehir tekrar ve yeniden kontrolsüz şekilde
büyüyecek, rant alanlarına yenileri eklenecek. Bitmek bilmeyen
şehirsel sorunlar gitgide katmerlenecek. Üçüncü köprü,
dördüncü, beşincinin önünü açacak.
Betona tapanların hikayesi
Geçen
hafta yaşanan iki gelişme, Türkiye ile gelişmiş ülkelerin insan
yaşamına bakışının ne kadar farklı olduğunu görmek için
önemli bir örnek oluşturdu. Japonya’da geçen yıl meydana gelen
deprem ve tsunami afetleri sonrası yaşanan nükleer santral
felaketi, beraberinde küresel anlamda pek çok tartışma
getirmişti. Japon hükümeti tarafından nükleer felaketi
soruşturmakla görevli komisyonun geçen hafta raporunu açıklayarak,
“Bu insan eliyle yaratılmış bir felakettir” demesi son derece
çarpıcıydı. Komisyon, “Fukuşima’ya bir doğal afet
diyemeyiz, bu felaket öngörülebilirdi ve önlenmeliydi”
tesbitinde bulundu. Samsun’da dere yatağına inşa edilmiş TOKİ
konutlarını sel basınca 12 kişinin ölümü için siyasiler “çok
yağmur yağdı, böyle oldu” bahanesine sığınırken, Japonya’da
uzmanlar, 8.9 büyüklüğündeki deprem ve sonrasındaki tsunamiyi
nükleer santralda olup bitenlerle ilgili bahane olarak kabul
etmiyor.
Birkaç
günden beri Taraf’ta da ayrıntılı şekilde ele alındığı
üzere yıllardır dillere destan başarıları(!) gözümüze
gözümüze sokulan TOKİ, bugüne kadar 30 milyar lirayı aşan
yatırımları ile iktidarın en korsan, en başına buyruk kurumu
niteliğinde. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 1990’lardaki
İstanbul Belediye Başkanlığı döneminden bu yana gözbebeği
TOKİ, delik deşik edilen Kamu İhale Kanunu ile AKP’nin 10 yıllık
iktidarı döneminde devlet müteahhitliğinin yerini aldı. Dar
gelirlilere konut edindirmek, acil konut ihtiyacını karşılamak
gibi temel nedenlerle kurulan TOKİ, gittikçe kuruluş amacından
uzaklaştırıldı. Bunun yanında kent merkezinde yaptığı
konutları yüksek fiyatlarla satışa sunarak dar gelirli kesimler
için ise arsa fiyatlarının düşük olduğu kent merkezi dışındaki
alanlarda konut üretmesiyle zaten kuruluş amacını çoktan terk
etmiş bir görüntüde. Gecekondu bölgelerinde kentsel dönüşüm
adı altında TOKİ, arazileri dar gelirli vatandaşlardan alıyor,
onları kent dışında Hazine’den aldığı arazilerde ürettiği
konutlara götürüyor, rantın yüksek olduğu gecekondu bölgesi ve
kent merkezindeki alanlarda ürettiği konutları ise daha yüksek
gelir düzeyindeki vatandaşlara satıyor. İktidar, bir taşla iki
kuş vuruyor, hem fakirden alıp zengine satıyor hem de TOKİ
yoluyla sınıf ayrışmasını hızlandırmış oluyor.
AKP’nin
kentsel hegemonyası için biçilmiş kaftan TOKİ, zaman içinde
belediyeler tarafından hazırlanmış imar planlarına bağlı
kalmaksızın kendi imarını kendisi çıkaran, kendi ruhsatını
kendisi veren, denetlenmeyen bir yandaş zenginleştirme projesi
olarak giderek ucubeleşti. Çalışma sahasının ölçeği
değiştirilen yasalarla bütün Türkiye olarak genişledi, büyüdü.
Yıllık bilançosu, kaç kişinin çalıştığı, hangi projeden
kâr, hangi projeden zarar ettiği, hangi müteahhite hangi projeyi
verdiği, ne kadar yatırım harcaması yaptığı bilinmez, tamamen
padişah yetkileriyle donatılmış TOKİ’nin dünyada eşi benzeri
henüz yok. Zemin ve fizibilite çalışması kendinden menkul,
Türkiye’nin farklı coğrafyalarında Tekirdağ’a, Manisa’ya,
Urfa’ya, Van’a, Samsun’a hep aynı çirkinlikte ve yapı
standardı denetimsiz olduğu için dayanıklılığı meçhul
binaları sıra sıra dikmeyi sürdürüyor.
IMF bile denetleyemedi
TOKİ’nin
hiçbir şekilde şeffaf yönetilmediği, herhangi bir kanun ile
denetlenmediği artık herkesin malumu. Türkiye’nin IMF ile
stand-by anlaşmalarının sürdüğü günlerde IMF bile TOKİ
hakkında bilgi alamıyordu. TOKİ’nin Hazine garantisiyle
borçlandığı, piyasaların ABD subprime mortgage kriziyle
çalkalandığı 2008’de, IMF TOKİ’nin kapısını çalarak
hükümetin konut politikalarını, bu faaliyetleri nasıl
gerçekleştirdiğini sormuştu. TOKİ, hesapta Başbakanlık Yüksek
Denetim Kurulu tarafından denetliyor. O da doğrudan Başbakan
Erdoğan’a bağlı. Her seçim öncesi Başbakan Erdoğan’ın
katılımıyla gerçekleştirilen görkemli açılış törenleri
düşünülünce, TOKİ’nin denetlenme işi “dostlar alışverişte
görsün”den öteye gitmiyor.
Ortada
kamu arsalarını dilediğince kullanım ve denetimsiz şekilde konut
yapım keyfiyetini ele geçirmiş TOKİ’nin konutlarında ölümler
gündemdeyken, İstanbul’a dev cami yapılması tartışması da
son derece sakildi. Son dönemde yoğun şekilde gündeme gelen Kanal
İstanbul, üçüncü köprü, dev cami, Taksim’e kışla,
Dolmabahçe’ye alışveriş merkezli dev stat projeleri, totaliter
rejimlerin mimari anlayışını anımsatıyor. Hitler döneminde
Almanya’da, Stalin döneminde Sovyetlerde görülen güce tapmayı
ifade eden büyük binalar/anıtlar inşa etme, büyüklük ve şehre
imza atma merakıyla birleşince, geriye iç karartan estetikten uzak
bir iktidar teşhiri kalıyor...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)