Ağustos 2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ağustos 2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Midilli'de kriz yok
Tatilin rehavetinden kurtulan Avrupalı liderler, geçen hafta kaldıkları yerden krizdeki Yunanistan’ın geleceğini istişare edip Yunanlara sert mesajlar vermeyi sürdürürken, Yunan tarafı da mali krizin getirdiği kemer sıkma önlemleri arasında biraz olsun nefes alma peşinde. Yunanistan kendi krizini en ağır şekilde yaşarken, buna bir de diğer Avrupa ülkelerindeki krizler eklenince, ülkenin turizmi de ciddi şekilde darbe aldı. Ancak, bu noktada Yunanistan’ın imdadına sanki Türkler yetişti. Şimdilerde Yunanistan’ın en revaçta olan turizm beldeleri olan adalarını Avrupalılar yerine Türkler dolduruyor. Özellikle Avrupa ülkelerinden Yunan Adaları’na giden turist sayısında bu yıl yüzde 50 düşüş gerçekleştiği belirtilirken, Türkiye’den gelen turist sayısında ise ciddi patlama var.
Böylece, Türkiye’nin Ege kıyıları karşısında bulunan Yunan Adaları, Ramazan Bayramı vesilesiyle geçen hafta epey hareketlendi. Türkiyeli turistlerin Yunan Adaları’na gerçekleştirdiği bu “çıkarma” sayesinde Yunanistan’ın genelinde hissedilen krizin etkileri, adalarda bir nebze olsun hafiflemiş görünüyor. Bayram tatili vesilesiyle sadece Midilli Adası’na gelen Türk turist sayısı 2500 civarında. Bu geliş gidişler ada halkını memnun ediyor. Midilli’nin yerel gazetelerinden biri bayramın bitişinin ardından “Yaşasın Bayram” manşetiyle çıktı. Tüm bu gelişmelerde Yunanistan’ın başlattığı “limanda hızlı vize” uygulamasının da etkili olduğunu söylemek lazım.
Ekonomisi kendi içinde dönen ve en önemli üretim kalemi zeytinyağı olan Midilli Adası’na turizmin de hareketlenmesiyle anakarada görülen sıkıntılar, kaos ortamı pek uğramamış görünüyor. Onlar da Türkiyelilerin geliş gidişlerinden memnun ki, daha önce hemen hemen hiç rastlamadığım kadar Türkçe broşürle, Türkçe yönlendirmelerle gelenleri karşılıyorlar. Daha önceki gelişlerimden farklı olarakdikkatimi çeken bir diğer ayrıntı ise, adanın gitgide daha fazla rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapıyor oluşu. Krizdeki bir ülkenin alternatif enerji kaynaklarına yatırım yapıyor oluşu her açıdan takdire değer.
Batı Avrupa ülkelerinin sürekli “vergi vermeyen” bir ülke olarak lanse ettiği Yunanistan’da o işler de artık değişiyor, hayat eskisi gibi değil. Krizin bu hâle gelmesinde ülkedeki vergi kaçakçılığının ulaştığı boyutlar, rüşvet mekanizması ve devletin vergi toplama konusundaki zaafları etkili olmuştu. Bugüne kadar Yunanistan’ın Avro’dan çıkmasına bir tabu gözüyle bakılırken, Avro’dan çıkışın “yönetilebilir bir durum olacağı” Avrupa’nın en üst düzey bürokratları tarafından dile getirilmeye başlamıştı. Ülkelerin üzerindeki böylesi kötü imajları ne kadar güç olduğu herkesin malumu. Ancak, bazı rakamlar krizdeki Avro Bölgesi ülkelerinin, Yunanistan kadar ekonomisini düzeltmek için gayret göstermediğini ortaya koyuyor. Mesela, Yunan hükümeti, son iki yılda GSYH’nın yüzde 20’si oranında vergileri arttırıp, harcamaları azaltmış. Bu rakamlar da bugüne kadar Portekiz ve İspanya’nın yaptıklarının beş katına tekabül ediyor. Daha önce pek de vergi ödeme alışkanlığına sahip olmayan Yunan halkı da artık alışkanlıklarını değiştirmişe benziyor. Yunanistan’da hükümetin gelirleri arttırabilmek için emlak sahiplerine getirdiği yeni ek vergiler, halkın belini bükmiş vaziyette.
Tüm bu resme genel olarak bakacak olursak, Ege’nin iki yakasındaki halkların yeni bir ilişki, yeni bir keşif ve yeni bir iletişim süreci içinde olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye ve Yunanistan ilişkileri —her ne kadar Türkiye ile ilişkilere mesafeli duran bir Andonis Samaras liderliğinde bir hükümet iktidarda olsa da— adalar üzerinden yeni bir boyut kazanıyor. İki ülke arasındaki geliş gidişleri sadece ticari bir alışveriş ilişkisi olarak görmemek lazım. Ayvalık, Foça, Dikili ve İzmir civarından gelen Rum Ortodoks mübadillerin iskân edildiği adadaki göçmen köylerinden olan Skala Loutron balıkçı köyündeki küçük müzede Anadolu’dan göçerken, beraberlerinde getirebildikleri eşyalar sergileniyor. Türkiyeliler ve Yunanistanlılar, bu müzede geçen hafta ortak bir etkinlik düzenlediler. Dolayısıyla sadece turizm ya da ticaret odaklı değil aynı zamanda unutulmuş, geçmişte kalmış ortak değerlerin yeniden canlandırılması, ortak hafızanın hatırlanması açısından bu tür birliktelikler önemli.
Türkiye’nin uçsuz bucaksız vurdumduymazlığı ile dış politikasında kaş yaparken göz çıkarma hâllerini bir yana bırakacak olursak, Ankara’nın gündeminde “nasıl yapsak da Yunanistan ile ilişkilerimizi canlandırsak” gibi bir maddenin olmadığı aşikâr. Öte tarafta Atina’daki kriz hükümetinin de bu ilişkiyi canlandırmaya ne vakti ne de mecali var...
İnsanların birbirleri hakkında değil de birbirleriyle konuştuğu bir ortak değerler haznesi meydana getirebilirsek, hayatı hem kendimize hem çevremize daha yaşanır bir hâle getirebiliriz. Midilli’de olduğu gibi...
Daha fazla kamu taşımacılığı
Türkiye’de bulunduğu makamı olur olmaz gözümüze sokmaya meraklı
isimlerin başında İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş geliyor.
10 milyar liraya yakın bir yatırımla yapılan metro hattı açılıyor diye olay
oluyor. Metroyu, 20 yıldır
aynı partinin idaresindeki büyükşehir belediyesi yapmayacaktı da kim yapacaktı? Sanki kamunun ve yerel idarenin
dışında toplu taşıma meselesini çözecek başka bir kurum varmış, bu işleri
hayata geçirmek rekabete açıkmış gibi...
Topbaş, cuma günü açılış töreni
gerçekleştirilen Kadıköy-Kartal metro hattının açılışından önce 14 ulusal gazetenin birinci
sayfasında padişah fermanı gibi berbat tasarımlı bir ilanla karşımıza
çıktı. Kamu taşımacılığı yapma konusunda tek yetkili belediye, o ilanları
vermese, halkın böyle bir hizmetten haberinin olmaması ihtimali mümkün mü?
Açılışın kendisi zaten en büyük iletişim değil mi?
İlan metronun hizmete giriyor
olmasını gözümüze sokarken, Topbaş gazetelere yansıyan bir de itirafta
bulunuyordu: “Bu metrobüs sistemiyle olmuyor, yoğunluk var. Sadece
metrobüs hattını kontrol eden bir komuta merkezi kurulacak, kalabalık noktaları
görecek ve kalabalık yerlere otobüs gönderecek.”
Topbaş, otobüsle günlük yolcu
taşıma kapasitesinin İstanbul’da dünyanın diğer benzer kentlerindekine oranla
iki katını aştığını, hafif metro ve raylı sistem gerektiğini belirtiyor ve
ekliyor: “Otobüsle de olacak
iş değil.”
Topbaş’a birileri İstanbul’da deniz ulaşımının toplam ulaşım çözümleri içinde yüzde 3’lük bir paya sahip olduğunu, deniz ulaşımına ağırlık verilmesiyle kara ulaşımındaki kaosu azaltmaya yardımcı olabileceğini hatırlatsa...
Topbaş’a birileri İstanbul’da deniz ulaşımının toplam ulaşım çözümleri içinde yüzde 3’lük bir paya sahip olduğunu, deniz ulaşımına ağırlık verilmesiyle kara ulaşımındaki kaosu azaltmaya yardımcı olabileceğini hatırlatsa...
Metro hattı açılışı tantanasının
yanında kentsel ulaşım sistemlerinde alternatif geliştirmek, deniz ulaşımının
kullanımını arttırmaya yönelik çözüm üretmek, arabalı vapurları daha fazla ve
daha farklı yönlerde çalıştırmak da yerel yönetimlerin sorumluluğu altında olsa
gerek.
Sayıları çoğaltılabilecek, dünyanın New York, Londra, Pekin,
Madrid gibi önemli kentlerinin metroları 20. yüzyılın başlarında hayata
geçirildi. İstanbul’da ise ilk metroya 2000’lerin başında sahip olduk. İstanbul’da CHP’li Nurettin Sözen döneminde başlatılan
yatırımı AKP iktidarı sürdürdü, gerekli maddi imkânları sağladı ve bu ilk
açılan metroya daha sonra yeni hatlar ekledi. Kadir Topbaş’ın şansı, hükümetin maddi
anlamda tam desteğini alarak bu projeleri hayata geçirebilmek oldu.
Dolayısıyla, sıklıkla totaliter rejimlerde görülen geçmişi sıfırlayarak “herşey benimle başladı”
yanılgısına düşmemek, geçmişte olup bitenleri hatırlamak için biraz arşiv
karıştırmak lazım.
Sınırlarının nerede başlayıp
nerede bittiği giderek bir muamma hâline gelen İstanbul’un devliği karşısında
hayli minimal kalan metro sistemini, füniküleri, raylı sistemleri, hafif
metroları alt alta koyduğunuzda ancak yüzde 10’luk bir rakama ulaşıyorsunuz.
Deniz ulaşımını da yüzde 3 olarak kabul edersek, geriye kalan yüzde 87 karayolu
taşımacılığının payına işaret ediyor. Metrobüslerle,
otobüslerle bu trafik sorununun çözülemeyeceğinin farkına varmış bir iktidarın
üçüncü köprü ısrarını anlayabilen varsa beri gelsin. Özellikle İstanbul’da ulaşım
politikalarının son 50-60 yılda karayoluna odaklı olarak planlanmasından
denizyolu, demiryolu gibi alternatiflerin geri planda bırakılmasından kimse
ders almışa benzemiyor. Avrupa’da neredeyse orta büyüklükte bir ülke çapındaki
kentin yerel yöneticisi olarak hem karayolundaki yoğunluktan şikâyet edip hem
de trafik arapsaçına dönünce “üçüncü köprü karşıtları şimdi ne diyecek, işte
büyük ihtiyaç” demek büyük bir paradoksu kendi içinde barındırıyor. Daha rantabl kamusal ulaşım
seçeneklerine yönelmek yerine karayolu ulaşımını pompalayacak üçüncü, dördüncü,
beşince köprüler ne kadar metro yaparsanız yapın, yine insanı değil araçları
odağa aldığınız bir ulaşım politikasından öteye geçmez...
Milli spor olarak inşaat
İki haftadır gözümüz kulağımız Londra’daki Olimpiyat’ta olup bitenlerdeydi. Farklı farklı dallarda başarı için, madalya için yarışan Güney Afrikalı, Kübalı, Kenyalı ya da Çinli sporcularla empati kurarken, nasıl bir hayat hikâyeleri var, ne süreçlerden geçerek Olimpiyat’ta yarışacak kalibrede bir sporcu hâline geldiler, nasıl bir eğitim aldılar, kimlerden destek gördüler gibi soruları kendime sormadan edemedim. Görmesini bilene Türkiye açısından bu olimpiyatlarda meydana gelen gelişmelerin birkaç önemli sonucu var, bir tanesi spor sadece futboldan ibaret değildir, ikincisi ise spor erkeklerin tekelinde değildir. Türkiye, Londra’da son anda alınan birkaç madalya dışındaki genel başarısızlığın resmine objektif olarak bakabilirse, neden 2020’de Türkiye’de olimpiyat yapmak istediğinin de cevabını bulur düşüncesindeyim.
Olimpiyatları gerçekleştirmeye aday ülkelerden Olimpiyat Komitesi, “nasıl yapacaksınız” diye sormaktan ziyade, “neden yapmak istiyorsunuz” sorusunun cevabını duymak istiyor. Hitler dönemi Almanya’sında, Stalin dönemi Sovyetler’inde görülen güce tapmayı ifade eden büyük binalar inşa etmek, büyüklüğe vurgu yapmak isteği şehirlere imza atmak ihtirasıyla birleşince, olimpiyat da iktidarın radarına girmiş oldu. Çünkü, Türkiye’nin olimpiyat oyunları düzenleme sevdası spor adına daha yenilikçi bir evsahipliğinden ziyade, “milli sporumuz” yakıştırması yapabileceğimiz inşaat sektörüne yeni rant kapıları açmak, yeni yandaşlar yaratmak, yeni çılgın projeler icat etmekten öte değil.
Tüm bunların yanında Türkiye’yi bir beton felaketine döndürmüş TOKİ’nin rolünü gözardı etmemek lazım. AKP’nin kentsel hegemonyası için biçilmiş kaftan TOKİ, zaman içinde belediyeler tarafından hazırlanmış imar planlarına bağlı kalmaksızın kendi imarını kendisi çıkaran, kendi ruhsatını kendisi veren, denetlenmeyen bir yandaş zenginleştirme projesi olarak giderek ucubeleşti. Çalışma sahasının ölçeği değiştirilen yasalarla bütün Türkiye olarak genişledi, büyüdü. Sürekli şehirlerin dokularını değiştirme planları yapan iktidarın, diğer alanlarda gösterdiği muhafazakârlıktan eser göremediğimiz bir cevvallikteki inşaat faaliyetleri, bugün ekonomiyi ayakta tutan yegâne alanlardan biridir. Görünürdeki istek, sporun güç gösterisi durumundaki bu dev organizasyonunu Türkiye’de gerçekleştirmek ve bu yolla tarih sayfasında kendine bir yer aramak olarak özetlenebilir ancak, iktidarın ülkeyi yıkıp yeniden inşa etme hırsı bunun inandırıcılığı önünde ciddi bir engeldir. Yeni çılgın projeler için ardına kadar açılacak yeni bir rant kapısıdır.
Genel olarak, olimpiyatların ekonomik getiri argümanına da değinecek olursak, karşımıza çıkan manzara pek iç açıcı değil. 2020’yi anlatmak için şimdiden söyleyelim, bu ekonomik getiri argümanını kullanmamakta fayda var. The Economist’in bu konuda yaptığı bir araştırmaya göre, olimpik oyunların pazarlanmasında genel olarak kullanılan üç farklı alan var, ekonomik getiri, insanların olimpiyat motivasyonu ile daha fazla spor yapmaya başlaması ve olimpiyat süresince dünyanın gözünün o kentte olması. En önemli vurgu ekonomik getiri konusunda. Olimpiyat oyunlarının düzenlendiği şehir hiçbir şekilde maddi getiri sağlayamıyor. Hatta böyle bir organizasyon ciddi anlamda külfet demek. 1960’tan bu yana olimpiyatları düzenleyen hiçbir şehir maddi olarak kâra geçmemiş.
Olimpiyat oyunlarını ilk aldığında 2,4 milyar pound bütçe açıklayan Britanya’nın bütçesi en son açıklanan rakamlara göre, dokuz milyar poundu aşmış durumda. Türkiye’de 13-15 yaş grubunda olan gençlerin yarısından fazlası sportif aktivite içinde değil. Bu da 2020’de yine çok fazla madalya umudumuz olmayacak demek.
Ayrıca, olimpiyatlar sonrası insanların sportif faaliyetlere katılmasına da çok büyük etkilerinin olmadığı yönünde görüşler var. İkincil getiriler olimpiyatların şehre yapacağı katkıya bağlı. Olimpiyatların yapıldığı kente göre, kentlere farklı farklı etkileri olmuş ancak, tek ve sistematik bir etkiden bahsetmek zor.
Dolayısıyla, muktedirlerin daha iyi, daha büyük, daha görkemli bir olimpiyat yapmaktan kastı, daha fazla inşaat yatırımı yapmak, daha fazla bina dikmek ve daha görkemli açılış törenleri yapmaktan öte değil gibi.
Daha fazla sporcu yetiştirilmesi, sporcu yetiştirmenin önündeki engellerin kaldırılması, farklı branşlara yönelinmesi gibi işi şansa bırakmadan topyekûn bir çalışma gerekiyor. Bugüne kadar Osmanlı çizgileriyle donatılmış organizasyonlarda hep vurgulanan tesisler, büyük yatırımlar değil mi? Spor mu dediniz? Ona da bir ara sıra gelir...
HES'lere karşı savaş hukuku normu
Türkiye’nin
epey yoğun gündemi arasında geçen hafta iktidar, en çabukluğu
marifetiyle, ranta ve doğa kıyımına yeni bir kapı açacak
skandal bir karara imza attı.
Medyada
hak ettiği şekilde yer bulamayan ve yeterince tartışılmayan
mesele, son zamanlarda sıkça karşılaştığımız üzere, HES
çılgınlığına dair yangından mal kaçırır gibi alınan
kararlardan sadece biriyle ilgili. Bakanlar Kurulu, son
olarak 18 HES inşaatıyla ilgili EPDK (Enerji Piyasası Denetleme
Kurulu) ve DSİ’ye (Devlet Su İşleri) acele kamulaştırma
yetkisi verdi. Bakanlar Kurulu tarafından birçok HES
projesi ve termik santral için EPDK’ya, kentsel dönüşüm ve
yenileme projeleri için bazı belediyelere, baraj tipi hidroelektrik
santraller için ise DSİ’ye “acele
kamulaştırma” yetkisi verilmesiyle ilgili
kararlar Resmî Gazete’de de yayımlandı.
İktidar
hayatın her alanına, halkın her kesimine pervasızca saldırıyor,
gözaltına alıyor, tutukluyor. Yaşadıkları yerlerin şirketlere
peşkeş çekilmesini istemeyen ve buna karşı mücadele veren
insanlar, bir yandan polis ve jandarma zoruyla susturulmaya
çalışılırken, diğer yandan çıkarılan yasalarla da halkın
eli kolu iyice bağlanmak isteniyor. Ekonomik büyümeyi
sürdürebilmek için inşaat ve enerjiye yüklenen, Türkiye’nin
her yerindeki akarsuları, nehirleri, dereleri satışa çıkaran AKP
iktidarı, önünde hiç bir engel olmasın istiyor olacak ki, işi
iyice tek tek proje bazına indirgemiş durumda. Türkiye’nin
hemen her bölgesinden yükselen HES karşıtı mücadelenin hukuksal
ve toplamsal alanda daha fazla gelişmesinden endişe duyan hükümet
de, sorunu kısa yoldan halletme derdinde.
Türkiye
son dönemde ekonomik büyümeyi sürdürebilmek için daha çok iki
sektöre, inşaat ve enerjiye yükleniyor. Böylece balon bir
ekonomiye adım adım ilerlenirken, spekülatif kararlara da
uygun bir uygulama zemini yaratılmış oluyor. Doğal olarak, bu
işten kazançlı çıkanlar var. Ancak, herkesten ve her şeyden
önce hükümet kesinlikle enerji çılgınlığına, yani
enerji üstünden yapacağı spekülasyon için karşısına engel
çıksın istemiyor.
Bu
noktada, Türkiye çapında ciddi bir mücadele
veren DEKAP (Derelerin Kardeşliği Platformu),
yaptığı açıklamada ilginç bir noktaya dikkat çekti:
“Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesinde vurgulandığı
gibi, ‘acele kamulaştırma’ yetkisi, yurt savunması ve
olağanüstü hallerde kullanılacak bir yetkidir. Bu
haliyle savaş hukuku normu olan ‘acele kamulaştırma’
yetkisinin hâlihazırda bu projeler için kullanılması mümkün
değildir. Bu durum proje bazında tek tek yetki verilmesi ile
‘yetki devri’ noktasındaki hukuka aykırılıkları aşmak
amacıyla yapılmış olsa da, olağan durumlarda savaş
hukuku normunun kullanılması hukuka aykırıdır.”
Buradan
da anlaşılacağı gibi, önüne çıkan engelleri hukuksuzluğa yol
açacak birtakım yöntemlerle çözmeyi alışkanlık hâline
getirmiş olan iktidarın bu uygulaması, olağanüstü hâl yetkisi
olan acele kamulaştırma yetkisinin kullanılmasıyla birçok hak
mahrumiyetine sebep olacak. DEKAP Sözcüsü Ömer Şan,
konuya dair yaptığı açıklamada, “Yargıyı hiçe saymanın,
hukuku ciddiye almamanın, yasa ve yönetmeliklerin ve hukukun
üstünlüğü ilkesinin ayaklar altına alınmasının apaçık
göstergesidir. Başbakan’ın ‘çevrecinin daniskasıyım’
deyimini dikkate alırsak, bu karar da hukuksuzluğun, halkın
demokratik tepkilerini, yaşamı yok etme girişimlerinin
daniskasıdır” diyor ki, son derece haklı...
Şan,
aleyhlerinde hazırlanan tüm düzenlemelere karşın direnmeye devam
edeceklerini belirterek, “Bu yaşam mücadelesi sürecinde açılan
120’nin üzerindeki davada 100’ün üzerinde ‘yürütmeyi
durdurma ve iptal’ kararı çıktı. Bu kararlarda, bu projelerin
açıkça hukuka, kamu yararına, Anayasa’ya, yasalara, mevzuatlara
ve uluslararası anlaşmalara, akla ve bilime aykırı olduğu ortaya
konuyor. Bu kararları görmeyen, duymayan, hukukun üstünlüğü
ilkesini dikkate almayan zihniyetten başka bir hareket beklemek akıl
ve mantık dışı olurdu” diye de ekliyor.
Buradan
şu sonuçları çıkarmak mümkün. Özellikle, her HES
projesinde alınması gereken ÇED raporları geçiştiriliyor, ÇED
muafiyetleri ve “ÇED gerekli değildir” raporlarıyla süreç
hızlandırılmaya çalışılıyordu. Bundan sonra ÇED konusuyla
ilgili çıkan engeller sonrası hükümet, hemen kamulaştırmaya
başvuracak. Şimdiye kadar pek çok insana mezar olan, iş
güvenliği, fizibilite ve inşaat kalitesi bakımından son derece
vasat HES’ler için kamulaştırma kararını alan yaşayacak.
Hükümete yakın duran kamulaştırma talep edip, istediği yere
kuracağı HES’le dereleri kurutacak.
HES’lerle ilgili dava süreçlerinden sıkılan iktidar, kendisine en kestirme yolu buldu. Bu konuda karşı adım atmayan, ses çıkarmayan siyasi partiler, bu kararların ortağıdır. Bu aynı zamanda Türkiye için ciddi bir demokrasi sorunudur!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)