Çoğalma, nüfusu dengele ve az tüket...


İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin geldiği noktanın en tehlikeli, en endişe verici dönemlerinden birindeyiz. Geçen hafta medyada da yer bulduğu üzere, doğanın insanı en fazla şaşırttığı yerlerden biri olan Grönland’deki yüzey tabakasındaki erime dört günde yüzde 97 seviyesine çıktı.Sadece dört günde meydana gelen erime üç ayrı uydu tarafından görüntülendi. Erime, bilim insanlarını korkuturken, iklim değişikliğinin hızı ve sonuçlarıyla ilgili kaygıları da arttırdı. Grönland’deki erimenin doğal bir olaydan mı yoksa küresel ısınmadan mı kaynaklandığı noktasında kimilerinin kafası hâlâ muğlâk. Ancak, bu noktada şu soruyu sormak lazım: Küresel ısınmanın dünya üzerindeki olumsuz etkilerine şüphecilerin inanması için daha neler olması lazım? Pek çoğumuz, doğanın intikamı yaklaşırken, küresel ısınmanın ve doğanın yok edilmesinin etkilerini bir film senaryosundan ibaret sanıyor.
Özellikle medyada gözden kaçan önemli bir boyut, bu erimenin insan eliyle gerçekleşmiş olması. Geçen hafta Guardian’da yer alan bir makalede, Grönland’deki erimede insanın payının yüzde 70’ler seviyesinde olduğu, hatta bunun yüzde 95’lere kadar çıkabileceği belirtildi. Bu durumun kuzey denizlerinde yeni deniz yollarının açılmasına ve yeni petrol/gaz arama faaliyetlerine neden olacağı ifade edilen makaleye göre, erime, yabani hayatı da son derece olumsuz etkileyen faktörler içeriyor. Böyle giderse, 2020’lerin sonlarına doğru Kuzey Kutbu’nda hiç buz kalmayabilir. Bir de, “Biz uzağız bize bir şey olmaz” diyenler için: Dört günde bir milyon metreküpten fazla buzun erimesi, tehlike çanlarının sadece Grönland’de yaşayanlar için değil, yeryüzündeki herkes için çaldığının göstergesi. Çünkü, buzsuz denizler ısınmaya daha müsait, bu ısınma da iklime etki ediyor.
İklim felaketlerinin geri dönülemez noktaya gelmeden önce acilen durdurulması için aralarındaBuğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Doğa Derneği, Greenpeace Akdeniz, TEMA Vakfı, 350 Ankara gibi 12 farklı kuruluş bir çağrı metnine imza attı. Çağrıda, bilim insanlarının iklim değişikliğinin ana nedeni olarak gösterdiği fosil yakıtlara olan bağımlılığın bu kaçınılmaz sonu hızlandırdığı, iklim değişikliğine sebep olan karbondioksit salımlarının üçte birinin kömür kullanımından kaynaklandığı vurgulandı. Çağrıcıların verdiği bilgiye göre, Türkiye mevcut 51 kömürlü termik santral projesiyle iklim değişikliğine çözüm değil, sebep olmaya devam ediyor.
Metindeki, “Üçüncü Köprü, nükleer santral, kömür santralleri, duble yollar gibi çevreyi yok eden ve iklim değişikliği konusunda bizi geri dönülemez noktaya sürükleyen politikalar yerine; enerji verimliliğinin yaygınlaştırılmasının, doğaya saygılı yenilenebilir enerji yatırımlarının kullanılmasıyla iklim değişikliğine uyum politikalarının hızla hayatı geçirilmesinin, Türkiye hükümetinin mutlak seragazı azaltım hedefini belirlemesinin yaşamsal bir zorunluluk olduğunu hatırlatmak istiyoruz” vurgusu da yine Türkiye’nin bu alanda hiçbir sorumluluk almadığının göstergesi...
Nature dergisinde dünyadaki ekosistemler üzerinde yüzyıl sonundan önce geri dönüşü olmayan bir dağılma sürecine gireceğini öngören bir çalışma yayımlandı. “Approaching a state-shift in Earth’s biosphere” ya da “Yerkürenin biyosferinde koşulların değişikliğine yaklaşırken” başlıklı makale, 15 farklı kurumdan 22 araştırmacının çalışmasının ürünü. Araştırmanın sonuçları son derece ürkütücü. Dünya üzerindeki farklı iklimlerin yarısı kısa zamanda yok olacak ve bu iklimlerin yerine dünyanın yüzde 12 ila yüzde 39’una karşılık gelen coğrafyalarda yaşayan canlıların daha hiç şahit olmadıkları iklim koşulları hüküm sürmeye başlayacak.
İşin daha vahimi, bu değişiklikler yavaş yavaş değil, birden olacak. Araştırmacılar doğal ortamların altüst olmasının görülmemiş bir şey olmadığını hatırlatıyor. Nitekim, Sahra Çölü 5500 yıl önce yeşil bir ovaymış. Bu altüst oluşların nedenleri daima güneşin faaliyeti gibi gezegen dışı etkenler ve doğal afetlerken, bugün hızla yaklaşan felâketin nedeni dünyada her şeyi tüketen yedi milyar insan.


Dört acil öneri

Araştırmacılar, bugün dünyanın tüm kaynaklarının yüzde 43’ünün tüketildiğini ve yüzde 50’sine ulaşılınca dengelerin bozulma eşiğine de ulaşılmış olacağını belirtiyor. Tuzlu olmayan su rezervlerinin üçte biri insanlar tarafından tüketilmekte, türlerin tükenme hızı tepe noktada, sanayi öncesine kıyasla karbondioksit salımları yüzde 35 artmış durumda. Bu tip çalışmalar yeni olmasa da, içinde bulunduğumuz küresel aymazlığa karşı alarm zilini bir kere daha çalarak gözümüzü açmaya çalışıyor olmaları önemli. 22 bilim insanı siyasi karar vericilere dört acil öneride bulunuyor.
İlki demografik baskıyı radikal bir biçimde azaltmak (Başbakan’ın kulağı çınlamış mıdır acaba), ikincisi dünya nüfusunu şimdiden yoğun nüfus barındıran coğrafyalarda sabitleyerek diğer alanların doğal bir dengeye ulaşmalarını kolaylaştırmak yani bir nevi nadasa bırakmak, üçüncüsü bugün olduğu gibi azla yetinenlerin yaşam tarzlarını zenginlerinkine benzetmeye çalışmak yerine zenginleri azla yetinmeye ikna etmek, dördüncüsü de doğal kaynakları tüketmenin önünü almak amacıyla yeni teknolojileri kullanarak yeni besin kaynakları yaratmak. Yani kalkınma ve büyüme takıntılı Türkiye’ye tercüme edilmesi imkânsız işler...


Adios ladrillo adios*


Bilindiği gibi ülkeyi adım adım, tektip, karabasan bir estetikle yeniden inşa etmeye ant içmiş bir hükümetin yönetimindeyiz. Bir ara bol bol gökdelenler, alışveriş merkezleri ve birbirinden ruhsuz rezidans projeleri konuşulurken, şimdi üçüncü köprü, yeni yollar, 16. yüzyıl taklidi camiler gibi Anadolu’nun her yerine kalıcı imzalar bırakmaya meraklı muktedirlerin projeleri dayatılıyor. Projeleri duydukça, aklım ister istemez İspanya’nın bugün geldiği noktaya takılıyor.“Türkiye’nin gideceği nokta, eninde sonunda İspanya gibi olur” diyenlere belki kötü niyetli ya da kuşkucu deniyordur, ancak, ekonomi bu kadar büyük ölçekli yatırımları kaldırabilir mi, bunlar işlevsiz hâle gelirse bunun bedelini kim öder, ayrıca verimliliğe nasıl bir katkı sağlar soruları havada cevapsız asılı duruyor. Ulusal üretime geçici katkısı olsa da sadece geçmişin diktatörlerini hatırlatan devasa hantal bina yapma inadı, parayı havaya saçmanın ötesinde, çevrenizdeki üç beş yandaşa rant kapısı açmanın dışında yeraltı zenginliği olmayan, tasarrufu olmayan ve sınırlı ihracat yapan bir ülkeyi borçlandırmanın ötesine geçmez. O borçları ödeyecek değer yaratılamadığı zaman da devletin bütçeleri denkleştirilemez hâle gelir ki, bugün İspanya’da yaşanan bundan çok farklı bir durum değil. 
Hele ki de, bu yılın ikinci çeyreğinde bina inşaat maliyet endeksi, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 6.39 artmışken. Türkiye’de büyümenin lokomotifi olarak gösterilen inşaat sektöründe maliyet yükselişiyle ilgili alarmlar çalmaya başladı bile. Geçen yılın son dönemine göre yüzde 1.83, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 6.39, dört dönem ortalamalara göre inşaat maliyet endeksinde yüzde 11.15 artış var. Tamamen yerli girdi ve hammaddeyle gerçekleştirildiği için pompalanan inşaat sektöründe maliyetler artıp satışlar azalınca, sektör durgunluğa girince ve krediler geri dönülmez noktaya gelince, gururdan geriye kaos kalır.
İspanya’da geçmişte, devasa alışveriş merkezleri, mega konut projeleri inşa etmişti ki, şimdi pek çoğu birer hayalet kente dönmüş vaziyette. Bitmiş ya da yarım kalmış çürümeye terk edilmiş binlerce konut ve sokağa atılmış milyonlarca avro para...

Bundan beş yıl önce 1,5 trilyon dolarlık milli geliriyle ve inşaat sektörünün yarattığı ivmenin etkisiyle parmakla gösterilen İspanya’nın bankaları konut sektörü kaynaklı krediler nedeniyle krize girdi. Cuma günü onaylanan 100 milyar avroluk yardım paketi, kamu harcamaları için değil bankaların sermaye yapılarını güçlendirmek için kullanılacak.
 Ancak, İspanya’nın küresel kriz öncesi emlak sektöründe yaşadığı şişkinlik nedeniyle, 100 milyar avronun bankaların yeniden yapılandırmasının dışında işin temelindeki soruna merhem olmayacağı belirtiliyor. İspanya, kriz öncesi ciddi oranda bir inşaat spekülasyonu içindeydi. Sadece, 2007’de bir milyon adet konut inşasıyla İngiltere, Fransa ve Almanya’nın inşaat sektörünün toplamından daha yoğun şekilde üretim yapma peşindeydi. Bankacılık sektörü ve uluslararası yatırım şirketlerinin başını çektiği spekülatif hareketler, konut kredilerini balon gibi şişirirken, kârları da körüklüyordu. Bankalar, inşaat şirketlerine ve emlak alacak insanlara borç vermek için birbiriyle yarışıyordu. Emlak balonu patlayana kadar, herkes kendi payına düşeni alıyordu. Ülke, arsası değerlenenler, arsaların imar durumunu değiştirerek rant elde eden ve yandaşlarına rant dağıtan belediyeler, inşaat şirketleri, bankalar, konut ve işyerlerini kapatıp yüksek kârlarla satan yatırımcılardan geçilmiyordu. Bu arada, aşırı konut üretiminin ekolojik anlamda geri dönülmez tahribatlar yarattığı da meselenin bir başka önemli boyutu. 2008’de başgösteren krizden İspanya’nın dış kredi kanalları kurumaya yüz tutunca, sektör durgunluğa girdi. 
Şimdi soru şu, bankalara enjekte edilecek olan 100 milyar avroluk taze kan olarak nitelendirilen para tekrar spekülatif hareketler için kullanılır mı? 
İspanyol bankaları şu sıralar ellerindeki gayrımenkul varlığını en aza indirmeye konsantre olmuş durumda. İspanya Merkez Bankası, bankalardaki kötü kredilerin 156 milyar avroya ulaştığını açıkladı. Bu bankaların toplam kredilerinin yüzde 8.95’i seviyesinde ve 1994’ten bu yana ulaşılmış en yüksek rakam. 

2008’e kadar İspanya, çevre ülkeleri kıskandıran bir neoliberal başarı öyküsüydü. 
Büyüme oranı yüksekti, işsizlik azalmıştı ve kamu maliyesi sağlamdı. İnşaat, gayrımenkul ve hızla artan özel hanehalkı borçları İspanya’nın hızlı büyümesinin dinamolarıydı. İnşaat çılgınlığına devam etmek için başta “konut ihtiyacı” olmak üzere hep bir bahane vardı. Özellikle bölgesel tasarruf bankalarıyla agresif şekilde desteklenen gayrımenkul kredileri aşırı bir noktaya gelince, patlama kaçınılmaz oldu.
Sonuç olarak bugün İspanya’da boş duran üç ila beş milyon arası konut var.
İspanyol emlak danışmanı ve avukat Jose Luis Ruiz BartolomeAdios ladrillo adios (*Elveda Tuğla Elveda) adlı kitabında İspanya’nın yaşadığı bu emlak furyasını dile getirerek, bugün yeni şehirleşme planı ve fiyatlarda yüzde 70 indirim olmadan bina satmanın imkânsız olduğunu belirtiyor. Bartolome, denetimle görevli bakanlık ve kamu kuruluşlarının, bankaların ve inşaat şirketlerinin“hızla duvara doğru giden bir sistemin ortak suçluları” olduğunu anlatarak, insanların borç-harç iş bilmeden emlak işine girdiğini söylüyor. Risk kriterlerinin yerini seçim kriterlerine ve kimi seçilmişlerin megalomanisine bıraktığını ifade eden Bartolome’nin sözleri sadece İspanya için geçerli olmasa gerek. Bazen küresel bir krizin sizi teğet geçmesi yetmez, zaten siz kendi krizinizin tüm şartlarını kendi ellerinizle yaratmışsınızdır.




İstanbul'un toprağı altın ama denizi değil!


Kendilerinin yarattığı trafik eziyetini ne zaman üçüncü köprü için gerekçe olarak pazarlayacaklar diyordum ki, cuma günü gazetelerin üçüncü köprü güzellemesinden geçilmediğini gördüm. AKP iktidarı deprem korkusuyla kentsel dönüşümü, trafik eziyetiyle de üçüncü köprüyü meşrulaştırmaya çalışıyor. Geçen hafta Türkiye ve İstanbul, bir yandan İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın açıklamalarıyla diğer yandan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın taslak projeyi tanıtmasıyla senkronize şekilde üçüncü köprü propagandasına maruz kaldı. Topbaş, köprü bakımı nedeniyle İstanbul’da haftalardır yaşanan trafik kaosuyla ilgili ağzındaki baklayı çıkardı, “Üçüncü köprüye karşı çıkanlar şimdi ne diyecek? İşte ihtiyaç. Marmaray projesini arkeolojik kazılar nedeniyle dört yıl geciktirdiler. Ben mi sorumluyum? Ayrıca köprü bakım işi benim değil” diyerek, hem işin içinden sıyrılmaya çalıştı, hem de dolaylı olarak üçüncü köprüye teslim olunması gerektiği mesajı verdi. Köprü bakımı görevi olmayabilir ancak yerindelik ilkesi gereği kent ulaşımında sorumluluk yerel yönetimlerdedir, dolayısıyla kent ulaşımının sağlıklı biçimde işlemesini sağlamak da sizin işiniz olsa gerek...
Kentsel ulaşım sistemlerinde alternatif geliştirmek, deniz ulaşımının kullanımını arttırmak, arabalı vapurları daha fazla saat çalıştırmak üç hafta sonra akıllarına gelmiş. Köprü tıkanınca, deniz ulaşımı keşfedilmiş. Ancak Topbaş, deniz ulaşım rakamlarına bakmış ve vatandaşın ilgi göstermediği kanaatine varmış. Bugüne kadar kent içi ulaşımda denizden ne gibi alternatif hizmetler sundunuz da halk geri tepti acaba? 31.5 kilometre Boğaz tarafından, 7.5 kilometre ile Haliç tarafından bölünmüş olan İstanbul, 75 kilometrelik Marmara kıyı şeridiyle deniz ulaşımı açısından dünyanın hemen hemen hiçbir büyük metropolünde rastlanmayacak doğal imkanlara sahip. Buna rağmen, İstanbul’da deniz yoluyla yapılan ulaşım, toplam ulaşımın sadece yüzde 3’ünü oluştururken, ulaşımın neredeyse tamamının karayoluyla yapılıyor olması bunun açıklaması ya da bahanesi olmamalı. İktidar, tüm Boğazı monoblok betonla kaplamaya karar verse, “İktidar ne de güzel düşünmüş” diyebilmek için hazır beklemede olan bir güruhun varlığı da en az bu sırf rant hedefli ve doğa düşmanı planlama kadar rahatsız edici.
Kent ulaşımı planlamasında ve uygulamasında merkeze “insan” faktörü alınmadığı sürece bu tür yönetim zafiyetleriyle daha çok karşılaşırız. Ulaşımın “araçlar için değil, insanlar için” olduğunu şehir planlaması yapan kent yöneticilerinin anlaması gerekiyor. Bunun bilerek veya bilmeyerek göz ardı ettikleri çok açık zira. Bu anlayış İstanbul’u, insanların rahatça yaşayabildiği bir kent olmaktan ziyade, araçların rahatlıkla her yere girip çıkabileceği bir yollar ve yapılar silsilesi haline getirdi. 1950’lerden bu yana uygulanan ulaşım politikaları, karayoluna göre çok daha ekonomik olan deniz ve demiryolunu geri planda bırakarak oluşturuldu. Her gelen yeni iktidar da karayolu ulaşımını daha da arttıran projelerle aynı yönde devam etti.
Aslında bütün cevaplar şu soruda gizli: Diğer köprülerde de olduğu gibi üçüncü köprü kimlerin işine yarayacak? Ekonomik ve siyasi rantın peşinde olanların... Arazi kullanım biçimleri ve kararlarıyla ulaşım arasındaki ilişki kentsel ulaşımla yakından ilgilenenlerin malumu. Esasen kentsel ulaşımda marifet, maliyeti daha düşük, etkinliği yüksek bir sistemi başarıyla işletebilmekte. Daha rantabl ulaşım seçenekleri varken, sadece karayolu ulaşım politikalarına ağırlık vermek, rant alanları yaratmak dışında başka bir seçenekle izah edilemez. Üstelik doğaya, insana, tarihe ve kültüre saygı gibi evrensel kriterlerin, kent siluetlerinin hiç sayıldığına defalarca şahit olmuşken... Kentsel projelerin gerçekleştirilmesinde demokratik ve katılımcı bir karar süreci gerekliliğine ise hiç girmiyorum. Kenti yeniden yapılandıracak projelerde sağlanması gereken, “toplumsal konsensüs” bu iktidarın lügatında yok çünkü.
Kitle taşımacılığı içinde birim taşıma maliyeti en düşük olanın deniz taşımacılığı olduğu pek çok çalışma ile netleştirilmiş bir gerçek. Bu nedenle sanayileşmiş pek çok ülke, –ki bunların pek çoğunun Türkiye’den zengin olduğunu da düşünürsek– kent içi taşımacılıkta yoğun şekilde deniz ulaşımını tercih ediyor, deniz ulaşımının kullanımını arttırmak için farklı teknolojiler geliştiriyor.
Dolayısıyla deniz ulaşımı verimli şekilde kullanılamadığı sürece, trafik sorunu devam edecek, trafik kaynaklı CO2 kirliliği artarak şehir daha da kirlenecek, şehir tekrar ve yeniden kontrolsüz şekilde büyüyecek, rant alanlarına yenileri eklenecek. Bitmek bilmeyen şehirsel sorunlar gitgide katmerlenecek. Üçüncü köprü, dördüncü, beşincinin önünü açacak.

Betona tapanların hikayesi


Geçen hafta yaşanan iki gelişme, Türkiye ile gelişmiş ülkelerin insan yaşamına bakışının ne kadar farklı olduğunu görmek için önemli bir örnek oluşturdu. Japonya’da geçen yıl meydana gelen deprem ve tsunami afetleri sonrası yaşanan nükleer santral felaketi, beraberinde küresel anlamda pek çok tartışma getirmişti. Japon hükümeti tarafından nükleer felaketi soruşturmakla görevli komisyonun geçen hafta raporunu açıklayarak, “Bu insan eliyle yaratılmış bir felakettir” demesi son derece çarpıcıydı. Komisyon, “Fukuşima’ya bir doğal afet diyemeyiz, bu felaket öngörülebilirdi ve önlenmeliydi” tesbitinde bulundu. Samsun’da dere yatağına inşa edilmiş TOKİ konutlarını sel basınca 12 kişinin ölümü için siyasiler “çok yağmur yağdı, böyle oldu” bahanesine sığınırken, Japonya’da uzmanlar, 8.9 büyüklüğündeki deprem ve sonrasındaki tsunamiyi nükleer santralda olup bitenlerle ilgili bahane olarak kabul etmiyor.
Birkaç günden beri Taraf’ta da ayrıntılı şekilde ele alındığı üzere yıllardır dillere destan başarıları(!) gözümüze gözümüze sokulan TOKİ, bugüne kadar 30 milyar lirayı aşan yatırımları ile iktidarın en korsan, en başına buyruk kurumu niteliğinde. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 1990’lardaki İstanbul Belediye Başkanlığı döneminden bu yana gözbebeği TOKİ, delik deşik edilen Kamu İhale Kanunu ile AKP’nin 10 yıllık iktidarı döneminde devlet müteahhitliğinin yerini aldı. Dar gelirlilere konut edindirmek, acil konut ihtiyacını karşılamak gibi temel nedenlerle kurulan TOKİ, gittikçe kuruluş amacından uzaklaştırıldı. Bunun yanında kent merkezinde yaptığı konutları yüksek fiyatlarla satışa sunarak dar gelirli kesimler için ise arsa fiyatlarının düşük olduğu kent merkezi dışındaki alanlarda konut üretmesiyle zaten kuruluş amacını çoktan terk etmiş bir görüntüde. Gecekondu bölgelerinde kentsel dönüşüm adı altında TOKİ, arazileri dar gelirli vatandaşlardan alıyor, onları kent dışında Hazine’den aldığı arazilerde ürettiği konutlara götürüyor, rantın yüksek olduğu gecekondu bölgesi ve kent merkezindeki alanlarda ürettiği konutları ise daha yüksek gelir düzeyindeki vatandaşlara satıyor. İktidar, bir taşla iki kuş vuruyor, hem fakirden alıp zengine satıyor hem de TOKİ yoluyla sınıf ayrışmasını hızlandırmış oluyor.
AKP’nin kentsel hegemonyası için biçilmiş kaftan TOKİ, zaman içinde belediyeler tarafından hazırlanmış imar planlarına bağlı kalmaksızın kendi imarını kendisi çıkaran, kendi ruhsatını kendisi veren, denetlenmeyen bir yandaş zenginleştirme projesi olarak giderek ucubeleşti. Çalışma sahasının ölçeği değiştirilen yasalarla bütün Türkiye olarak genişledi, büyüdü. Yıllık bilançosu, kaç kişinin çalıştığı, hangi projeden kâr, hangi projeden zarar ettiği, hangi müteahhite hangi projeyi verdiği, ne kadar yatırım harcaması yaptığı bilinmez, tamamen padişah yetkileriyle donatılmış TOKİ’nin dünyada eşi benzeri henüz yok. Zemin ve fizibilite çalışması kendinden menkul, Türkiye’nin farklı coğrafyalarında Tekirdağ’a, Manisa’ya, Urfa’ya, Van’a, Samsun’a hep aynı çirkinlikte ve yapı standardı denetimsiz olduğu için dayanıklılığı meçhul binaları sıra sıra dikmeyi sürdürüyor.

IMF bile denetleyemedi

TOKİ’nin hiçbir şekilde şeffaf yönetilmediği, herhangi bir kanun ile denetlenmediği artık herkesin malumu. Türkiye’nin IMF ile stand-by anlaşmalarının sürdüğü günlerde IMF bile TOKİ hakkında bilgi alamıyordu. TOKİ’nin Hazine garantisiyle borçlandığı, piyasaların ABD subprime mortgage kriziyle çalkalandığı 2008’de, IMF TOKİ’nin kapısını çalarak hükümetin konut politikalarını, bu faaliyetleri nasıl gerçekleştirdiğini sormuştu. TOKİ, hesapta Başbakanlık Yüksek Denetim Kurulu tarafından denetliyor. O da doğrudan Başbakan Erdoğan’a bağlı. Her seçim öncesi Başbakan Erdoğan’ın katılımıyla gerçekleştirilen görkemli açılış törenleri düşünülünce, TOKİ’nin denetlenme işi “dostlar alışverişte görsün”den öteye gitmiyor.
Ortada kamu arsalarını dilediğince kullanım ve denetimsiz şekilde konut yapım keyfiyetini ele geçirmiş TOKİ’nin konutlarında ölümler gündemdeyken, İstanbul’a dev cami yapılması tartışması da son derece sakildi. Son dönemde yoğun şekilde gündeme gelen Kanal İstanbul, üçüncü köprü, dev cami, Taksim’e kışla, Dolmabahçe’ye alışveriş merkezli dev stat projeleri, totaliter rejimlerin mimari anlayışını anımsatıyor. Hitler döneminde Almanya’da, Stalin döneminde Sovyetlerde görülen güce tapmayı ifade eden büyük binalar/anıtlar inşa etme, büyüklük ve şehre imza atma merakıyla birleşince, geriye iç karartan estetikten uzak bir iktidar teşhiri kalıyor...


Hollande ilk golü çevreden yedi


İktidara gelir gelmez AB’nin sorunlu ülkelerine yönelik çözüm önerileri konusunda kendi dediğini yaptırmada maharetli Almanya Başbakanı Angela Merkel’in sultasını sallayan Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı François Hollande, bu ısrarcı tavrını çevre meselelerinde gösteremeyecek belli ki. Sosyalist Parti’nin cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından parlamento seçimlerinde de zafer kazanmasında Avrupa Çevreci Hareketi Yeşiller Partisi (EELV) ile Sol Cephe önemli rol oynadı. Ancak, Fransa’da genel seçimlerin ardından yapılan kabine değişikliğinde Ekoloji ve Sürdürülebilir Kalkınma Bakanı görevinden alınan Nicole Bricq’in durumu ülkede ciddi bir tartışma yaratmış durumda.
17 haziran akşamı Fransa’daki seçim maratonu sonunda Sosyalistler, ortakları Yeşiller, Sol Cephe ve Sol Radikallerle Fransa’nın bütün siyasî karar mekanizmalarına hakim oldular. Zaferin üzerinden çok kısa bir süre geçmişken, Hollande çok hızlı bir hükümet değişikliğine gitti ve çiçeği burnunda Ekoloji ve Sürdürülebilir Kalkınma Bakanı Nicole Bricq’i görevinden alıp Dış Ticaret Bakanlığına kaydırdı. Yeşil çevrelerde olduğu kadar parlamenter çoğunluk içerisinde de şok etkisi yapan bu gelişmenin temel nedeni petrol lobisinin Bakan Bricq’in ayağını kaydırması olarak özetlenebilir. Bir diğer deyişle, seçim öncesi vaadleriyle Yeşiller’in desteğini alan Hollande, daha başkanlığının başında petrol lobisine yenik düşerek, bu alandaki beklentileri boşa çıkardı...
Hâlbuki cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası kurulan hükümette Bricq’in çevre ve ekolojiden sorumlu bakan olması sadece Fransa’da değil, bütün Avrupa’da büyük beklentilere neden olmuştu. Bakan Bricq, özellikle kara ve denizde yeraltı kaynağı arama konusunda uzman. Bricq, Fransa’nın denizaşırı kolonilerinden Güney Amerika’daki Guyana’da, Shell şirketinin eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde elde ettiği off-shore petrol imtiyazının teknik sözleşmesini yeniden gözden geçirmek ve özellikle deniz dibine verilen zararın asgariye indirilmesi için ek taahhüt istemiş. Bu kararını da bütün off-shore petrol arama imtiyazlarına uygulayacağını açıklamış. Kıyamet de bundan sonra kopmuş. Petrol arama için yaratılacak istihdamın tehlikeye gireceği şantajıyla Guyana vilayetinin vekillerini de ayaklandıran karar, Hollande’dan geri dönerken bakanı da götürmüş.
Fransa’nın Yeşil hareketi hiçbir zaman Almanya ve kuzey Avrupa ülkelerindeki Yeşil hareketlerin seviyesine gelemedi. Hele şimdi ekonomik krizle birlikte geçim derdine düşen Fransızlar’ın gözü uzun vadeyi çağrıştıran çevre korumayı görecek halde değil. Hollande yönetiminin ilk fiyaskosunun çevre üzerinden cereyan etmiş olmasına şaşıracak bir şey yok ama Fransa’nın zayıf çevre hareketi ve teşkil ettiği kötü örnek açısından hiç hayırlı bir gelişme değil. Bricq’in görevden alınma şekli Hollande’ın yönetim stiliyle ilgili eleştirileri de beraberinde getirdi. Çünkü, görevden alma duyurusu diğer kabine üyeleriyle istişare edilmeden yapılmış.
Kabine değişikliğinde Bricq’in görevden alınarak, yerine Delphine Batho’nun getirilmesi de spekülasyonları arttırdı. Batho, göreve geldikten sonra tahmin edileceği üzere Shell, Guyana’da gereken imzaları elde etti. Bakan Batho da, “Varolan anlaşmalar devam edecek ama çevrecilerin talepleri de göz önünde bulundurulacak” şeklinde orta yollu bir açıklama yapmakla yetindi. Bricq’in selefi Sarkozy döneminin bakanı Nathalie Kosciusco-Morizet’nin dahi, Hollande yönetiminin “petrol şirketlerinden baskı gördüğünü” ifade etmesi, Hollande’ın petrol lobisine yenik düştüğü iddialarını güçlendirdi.
Yeşiller Partisi’nden Pascal Durand, “Bricq’in görevinin alınmasının ardında gerçekten Guyana’daki anlaşma mı var bilmiyorum. Eğer öyleyse kötü, çünkü bu hükümetin çevre konusunda ve aynı zamanda toplum konusunda yapacaklarına dair kötü bir sinyal” derken, ünlü Yeşil politikacılardan Noel Mamere, “Bricq, Shell’e karşı cesaretli bir duruş sergiliyordu. Shell, Guyana’da verdiği zararın benzerini daha sonra Grönland ve Kuzey Kutbu’nda gerçekleştirecek” açıklaması yaptı. Shell’in Guyana’daki temsilcisi Bruno Thome, çalışmalara gelecek hafta başlayacaklarını kaydetti. Guyana yerel hükümeti ise Shell’in çalışmalarını ülkede istihdam yaratacağı için kabul ettiklerini söyledi.
Bu aralar Fransız Yeşilleri, yüzde 2.3’lük berbat bir skor elde eden cumhurbaşkanı adayı Eva Joly’nin BM’nin Afganistan’daki kamu harcamalarının şeffaflığı konusunda hazırlayacağı raporu yazacak heyetin başına getirilmesiyle alay ededursun, Joly’nin Yeşil aday yarışında rakibi olan gazeteci ve aktivist Nicolas Hulot, Hollande’a kamu kaynağı konusunda Yeşillerin aklına bile gelmeyen radikal bir öneri getirdi: Ulaştırma, enerji, inşaat ve konvansiyonel tarım gibi çevreyi kirleten sektörlerin yararlandığı yıllık 50 milyar avroluk devlet sübvansiyonlarını kesmek ve böylece elde edilecek parayı kamu harcamaları ve ekonomiyi canlandırmaya yönlendirmek! Sosyalistlerin yeşil hareketten kaçışı yok!

 

Rize’de HES’çi Rio’da çevreci


Bundan tam 20 yıl önce Rio+20 Yeryüzü Zirvesi’nde dünya devletleri, çevre sorunları, yoksulluk, gelir dengesizlikleri, kontrolsüz nüfus artışı, doğal kaynakların doğru kullanımı gibi konularda çözüm arayışı için biraraya gelmişti. Rio zirvesi, zaman içinde hedeflediği beklentiler doğrultusunda hayal kırıklığı yaratmış olsa da, konferans iklim değişikliğinin uluslararası düzeyde tanınması bakımından önemlidir. Ancak, Rio’da yapılan ilk toplantıdan bu yana 20 yılda, dünya masaya yatırdığı konularda bir arpa boyu yol alamamış, ekolojik kriz daha da derinleşmiş, dünyanın en çok tüketenleri ve kirletenleri, ekonomik büyüme adı altında kaynakları hoyratça kullanma ve kirletme hakkını geniş geniş kullanmış, çokuluslu sanayi şirketlerinin çıkarları devlet temsilcilerinin hamiliğinde savunulur olmuş ve yıkıcı kalkınma modeli en sonunda dünyayı esir almış. 
Dünyayı en çok tüketenler ve kirletenlerin, ortak vizyon oluşturmak amacıyla 20 yıl sonra tekrar Rio’da buluşması son derece manidar, çünkü hâlâ mevcut ekonomik paradigmayı devam ettirmek isteyenler de onlardan başkası değil. Hele, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin, ekonomik büyüme ve sürdürülebilir kalkınma zırhını birer ayrıcalık olarak kullanarak, her türlü eylemlerinin mubah görülmesini istemeleri maskeyi düşürüp, arsızlığı gözler önüne seriyor. Aslında herşey, doğanın ekonomik bir kaynak olmadığını kabul etmekle başlıyor ki, devletlerin bu aynayı kendilerine tutmalarını görmek için daha çok bekleyeceğiz. Aynaya baktıklarında, bugün içi boşaltılmış yavan bir kavram olan sürdürülebilir kalkınma yerine ne koyabilirizin tartışılmaya başlanması gerekiyor ki, etrafta buna cesaret eden yok. 
Zaten, zirvenin taslak metni de suya sabuna dokunmuyor, doğayı koruma ve yoksulluğu önleme konusunda ne tür mekanizmaların kurulacağı ile ilgili bir şey demiyor. Anlayacağınız, temelde yeşil ekonominin ve sürdürülebilir kalkınmanın kurumsal çerçevesini planlamayı amaçlayan Rio’dan elde zayıf ve niteliksiz bir metin kalıyor. 
Gelelim Türkiye’nin Rio’daki temsiline... Başbakan Erdoğan, Rio’da epey çevreci bir konuşma yaptı, üstelik bir de Türkiye’yi model ülke olarak gösterdi. Türkiye’de çevre ve doğa adına yapılanları görmesek, bilmesek gerçekten doğruya doğru konuşmayı epey çevreye duyarlı bulabilirdik ama sadece konuşmada, çünkü uygulamada iktidarın nasıl antiçevreci olduğuna her gün şahidiz. 
Erdoğan’ın konuşmasından satırbaşlarını şöyle örneklemek mümkün: 
Birileri zenginleşirken, birileri fakirleşiyorsa bu büyüme sağlıklı değildir. Böyle bir büyüme yöntemi sürdürülebilir kalkınmanın önündeki en büyük engeldir.” 
Mesela, bu cümlede Türkiye’yi tarif etmiş olabilir mi?
Bugüne kadar her ne pahasına olursa olsun kalkınma gibi bir algı dünyaya egemen oldu. Kalkınma sadece ekonomik büyüme olarak, sadece rekabet gücünün artması olarak algılandı.”

İktidar, Türkiye’nin kalkınma modelinde nasıl bir değişiklik öngörüyor? 2000 civarında HES ile nehirlerin binlerce kilometre borulandığından bahsetmiş olabilir mi? Türkiye’nin büyümesi için HES’lere, termik ve nükleer santrallere ihtiyacı olduğunun pompalandığını hatta bu enerji türlerinin çevreci olduğuna iknaa çalışıldığını söyledi mi? Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndaki Çevre ibaresinin atılıp icraata Şehircilik Bakanlığı olarak devam edeceğini, Çevre’nin Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nda bir alt başlık olacağını ne zaman açıklayacak? 
Dünyanın belli bir bölümü fosil yakıtları gerçekten son derece müsrif tüketiyor. Büyük hacimli motorlara sahip arabalarla insanlığa ait bir kaynak tüketilirken, insanlığın ortak mülkü dünya ciddi şekilde kirletiliyor.”

Türkiye’de ciddi bir toplu taşıma ve çevreci otomobiller var da biz mi görmedik? Türkiye’de her gün trafiğe milyonlarca otomobilin çıktığını, saatlerce yollarda kaldığını, üçüncü köprünün binlerce aracın daha trafiğe çıkmasına neden olacağını anlattı mı?
Dünyanın belli kesimler tarafından ciddi şekilde kirletilmesi, eşitsizliği, adaletsizliği, hukuksuzluğu körüklüyor.”

Başbakan, Bergama’da, Gerze’de, Ergene’de Kütahya’da, Dilovası’ndaki çevre felaketlerini duymamış olabilir mi? Türkiye’nin dağına taşına maden arama ruhsatı verildiğini, 2B ile orman arazilerinin, turizm teşvikleriyle koruma altındaki milli parkların, SİT alanlarının nasıl paraya çevrildiğini bilmiyor mu? Türkiye’nin karbon salımında dünya rekorları kırdığını kimse söylememiş olabilir mi?
Bencilliğin ekonomik sisteme özellikle küreselleşen dünyada küresel ekonomik sisteme sirayet etmesi, sürdürülebilir büyüme önündeki en büyük engeldir.”

Kentsel dönüşüm adı altında insanların yaşadıkları yerlerden sürülmesi, TOKİland’ler, halkın itirazlarına rağmen yapılan HES’ler, nükleer santraller bencillik ekonomisi olarak sayılabilir mi? 
Kaynakları umursamadan metalaştıran kalkınma modeli ve hemen her ülke için örnek olarak sunulan Türkiye’den manzaralar. CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Erdoğan’ın “Rize’de farklı Rio’da farklı telden konuştuğunu” söyleyerek, Erdoğan’ı “Rize’de HES’çi, Rio’da çevreci Başbakan” diye tanımlamış. Eh başlığı da böylece Tanrıkulu atmış oldu!


Sürdürülebilirlik ve Rio+20 Zirvesi


Bizde ekonomik model denince yanlış anlaşılan kavramlardan biri herhâlde sürdürülebilirlik. Sürdürülebilirlik, kaynaklarla ilgili ama soyut bir anlam taşıyor. Hâlbuki kavramın temelindeki tartışma, sosyoekonomik ve çevresel faktörlerin birbirleriyle ilişki ve uyum içinde ele alınması, analiz edilmesi ve uygulanması. 20 haziranda Rio’da başlayacak Rio+20 Zirvesi’nde sürdürülebilir kalkınmanın çerçevesi ve son 20 yılda bu konuda ne kadar ilerleme kaydedildiği ele alınacak. Zirvenin iki temel teması var: Yeşil ekonomi ve sürdürülebilir kalkınmanın kurumsal çerçevesi. Ülkeler, yerel yönetimler, iş dünyasının temsilcileri, sivil toplum kuruluşları, daha iyi refah düzeyine ulaşabilmek için çevreye saygılı, sağlıklı ve temiz bir sürdürülebilir kalkınma nasıl yaratılabilir sorusunun cevabını arayacaklar. Nükleer lobi nükleer enerji için gereken yakıtın daha tasarruflu kullanıldığını öne çıkararak, nükleerin yenilenebilir olduğu tezini yine gündeme getirmekten kaçınmayacaktır. Enerji oburu ve sivil nükleer enerjiye olan iştahını ilan etmiş olan Türkiye, bakalım neler diyecek? Resmî belgelerde bakanlığın adından “Şehircilik” düşürülmüş şekilde kendini tanıtan “Çevre Bakanlığı” bakalım dünyaya neler önerecek? Türkiye’deki uygulamalardan bahsederken, kişi başına düşen seragazı salım miktarının 5,45 tona çıktığını nasıl anlatacak? Türkiye’nin tamamen fosil yakıt kullanımına dayalı bir büyüme stratejisi olduğunu nasıl izah edecek?
İklim değişikliği, küresel ısınma, hızla yükselen şehirleşme oranları, artan nüfus gibi etkiler biraraya konduğunda, sürdürülebilir bir dünya için yenilenebilir enerjiye daha fazla ihtiyaç duyuluyor. Nitekim, bu alanda ciddi adım atmış olan ve yenilenebilir enerji planlarını son derece kararlı şekilde uygulamaya geçiren ülkeler var. Bunların başında da Almanya geliyor. Almanya, Mart 2011’de Japonya’da yaşanan nükleer felaketin ardından ülkedeki santrallerin sekizini derhal, kalan kısmını da 2020’ye kadar kapatma kararı almıştı. Almanya, kademeli olarak nükleerden vazgeçme kararıyla birlikte cesur bir adım attı, güneş enerjisinden elde ettiği enerji miktarı 22 gigawatt’a ulaştı. Bu, tam kapasiteyle çalışan 20 nükleer santralin ürettiği günlük elektrik enerjisine eşit. Dünyadaki güneş enerjisi santrallerinin yarısı Almanya’da.Elektriğin beşte biri bu kaynaktan karşılanıyor. Ülkede, geleneksel sistemlere göre, epey maliyetli olan güneşten enerji üretimine büyük teşvik var. Ancak, bu durum nükleer santral işleticisi şirketlerin pek işine gelmedi, bazı santrallerin kapatılmasından sonra büyük oranda zarar ettiklerini belirten başta iki dev Eon ve RWE olmak üzere enerji şirketleri, Angela Merkel yönetimindeki federal hükümete karşı Anayasa Mahkemesi’ne dava açtı. Nükleer enerji üreticisi şirketler, zaman içinde o kadar palazlanmış, lobileri o kadar güçlenmiş ki, hükümetlere şantaj yapacak seviyelere gelmişler. Hükümetten 15 milyar avro tazminat istemeye hazırlanıyorlar. Hatta bu kadarla da kalmayıp, uğradıkları zararın yanı sıra, henüz bir kazanç elde edemedikleri yeni yatırımlarının da karşılanmasını talep ediyor. Bu durum, farklı firmalara başka ülkelerde de aynı yöntemi uygulamaları konusunda yol gösterebilir ki, bu en az nükleer enerjinin kendisi kadar tehlikeli bir gelişme.

Türkiye’nin bakışı ise yine gelişmiş ekonomilerden ve üye olmayı hedeflediği AB normlarından fersah fersah uzakta. Başbakan Erdoğan, Akkuyu Nükleer Santrali’nin zemin etüt çalışmaları ve lisanslama başvuru sürecini başlattıklarını belirterek, “Tedbirleri iyi aldığınızda, nükleer santral tehdit içermiyor. Bir yıl boyunca 24 saat nükleer santralin kapısında otursanız, bir uçak yolculuğunda aldığınız kadar radyasyon almıyorsunuz. Bu bilimsel bir tesbit. Türkiye’nin büyümesini, gelişmesini, enerjide dışa bağımlılıktan kurtulmasını istemeyenler, art niyetli şekilde kampanyalar yürütüyor” demiş. Başbakan, nükleer sürdürülebilir demeye getiriyor.

Ancak, üniversiteler pek öyle demiyor.
 Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) AŞ, projenin çalakalem yazılmış ÇED başvuru dosyasını geçen aylarda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunmuştu. Bakanlık, aralarında üniversitelerin de bulunduğu bazı kamu kuruluşlarına ÇED raporuyla ilgili görüşlerini sordu. Dosyayı inceleyen Mersin Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü, olumsuz görüşünü bilimsel bir raporla sundu, santralin 332 kuş türünün barındığı Göksu Deltası’nı, caretta caretta ve yeşil denizkaplumbağaları ile Akdeniz foklarının yaşam alanlarını tehdit edeceği uyarısında bulundu. Ayrıca, nükleer atık sorununun küçümsendiğini belirten uzmanlar, yasal mevzuatta nükleer santral kurulması, işletilmesi, atıkların bertaraf edilmesi konusunda boşluklar olduğuna dikkat çekti.
Türkiye, termik, nükleer ve HES yapmakla uğraşırken, bir güneş ülkesi olmasına rağmen, yakın zamana kadar gerekli kanun ve mevzuat çıkarılmadığı için kurulmuş ticari hiçbir güneş enerji santraline sahip değil. Türkiye, fosil yakıtlarla çalışan enerji üretimine daha çok yatırım yapan, seragazı salımlarıyla dünyayı en çok kirleten ülkeler listesinin üst sıralarına adını altın harflerle yazdırmaya aday.


Uzun bir yol hikayesi


GÜMRÜ - Bu yıl geçen yıldan biraz daha farklı bir gündemle ama yine aynı zamanlarda yolumErmenistan’a düştü. Geçen sefer İstanbul-Yerevan uçuşuyla, Ermenicesiyle Hayastan’a gidip bir haftalık temasların ve çeşitli vesilelerle yaptığımız buluşmaları tamamlayarak, ve geride epeyce güzel hatıra da bırakarak yine Yerevan-İstanbul uçuşuyla geri dönmüştük. Bu kez ilk durağımız Kars’tan el sallansa görünecek Gümrü’ydü. Türkiye ve Ermenistan arasındaki sınır kapıları 1993’ten bu yana kapalı. Gümrü’de diaspora Ermenilerinin gerçekleştirdiği bir dizi yatırıma tanıklık etmek üzere davet edilen İstanbul ve Kars’tan Türkiyeliler ile birlikte Gümrü’ye ulaşmak üzere farklı bir güzergâh tercih edildi. Aslında tercih edildi demek çok insaflı bir tanım olmayabilir. Ermenistan ile kapalı olan Türkiye sınırı nedeniyle İstanbul’dan Kars’a gelip oradan da rahatlıkla 60 kilometrelik sınırı katederek Gümrü’ye ulaşabilirdik. Ancak, öyle olmadı, önce Gürcistan üzerinden Tiflis’e geldik. Tiflis üzerinden de saatlerce yok katederek Gümrü’ye... Hoş yeşil vadiler olağanüstüydü ama yol da uzundu. Kars’tan gelen misafirler de hem yakın hem uzak kent Gümrü’ye komşu kente gidercesine ulaşmak yerine Tiflis üzerinden arabalarıyla geçmek zorunda kaldı.
Türkler ve Ermeniler arasında ilişki kurulmayınca, iki halk birbirine uzak durdukça, birbirini yok saydıkça vicdanlar rahatlamıyor, geçmişin izleri birbirini yok saydıkça silinmiyor. “Ermeni sorunu”, Türkiye’nin öncelikli sorunlarından biri değil, hatta buzdolabına kaldırılan protokolleri düşününce, Türkiye’nin en önemli sorunları arasında sayılamayacak kadar listeden düşmüş durumda. Gündeme gelirse de hep olumsuz haberlerle gündemde yer buluyor. Ancak, Türkiye’de devlet bu sorunla gerçek bir niyetle yüzleşmeden hiçbir zaman tam anlamıyla demokratikleşemeyecek. Herşey bir niyetle başlıyor, geçen defa siyasilerin niyeti pek çok sebeple yarı yolda kaldı, ancak ikinci kez niyetlenmek çok zor olmasa gerek...
Allahtan bu durum birbirleriyle ilişki kurmak, birbirini tanımak isteyen iki halk arasında pek engel teşkil etmiyor. Hrant Dink VakfıFree Press Unlimited ve Gümrü Gençlik Girişim Merkezi’nin girişimleriyle gerçekleşen “Diyalog için Mültimedya” projesinin ürünleri,“Beklemekten Öte... Türkiye-Ermenistan Sınırından Hikâyeler” başlığıyla Galata Fotoğrafhanesi’nde bu ayın sonuna kadar görülebilir. Proje Gümrü’ye de geldi. Hatta benim açımdan bu çalışmaları izlemek, Gümrü’de kısmet oldu. Türkiye’den ve Ermenistan’dan beşer fotoğrafçının katılımıyla 2011’in yaz aylarında hayata geçirilen, sınır kentleri Kars ve Gümrü’de yaşayan insanların gündelik hayatlarını, bekleyişlerini ve yıllardır devam eden diyalogsuzluk ortamını anlatan fotoğraf projesinin ürünleri bunlar...
Proje kapsamında, Türkiye’de yapılan atölye çalışmasının ardından, fotoğrafçılar, biri Ermenistanlı, biri Türkiyeli olmak üzere ikişer kişilik gruplara ayrıldılar ve birer mültimedya belgesel hazırladı. Bu çalışmalar arasında beni en çok etkileyenlerden biri, Armine Vardanyan ve Eren Aytuğ’un,“İstasyon” projesi oldu. Bu mültimedya projesi, çalışmayan bir trenin istasyon görevlilerini anlatıyor. Filmde 32 yıldır Gümrü-Kars sınırında yaşayan bir adamın hikâyesi var. Akhuryan İstasyonu’ndan sınırın kapandığı 1993’ten bu yana hiç tren geçmemesinin getirdiği yıkıcı ruh hâli o kısacık filmde çok iyi vurgulanmış. Daha önce istasyonda pek çok insanın çalıştığını, yüklerin indirilmesinin ne kadar çok zaman aldığı anlatılıyor. Sınır kapalı olmasına rağmen altı kişi burada vardiyalı olarak bir gün sınır açılır umudunu da kaybetmeden nöbet tutmaya devam ediyor ve görevlilerden biri şöyle söylüyor: “Akhuryan’dan 1993’ten bu yana hiç tren geçmedi. Bu sınır bir daha açılacak mı, bir daha tren geldiğini görecek miyim, görmeye ömrüm yetecek mi?”

Bu yazıyı ben değil bu kez Hrant Dink bitirecek, hem sınırın açılmasına hem de Ermenistan’daki Metzamor Nükleer Santrali’nin kapanmasına yaptığı atıfla “Sınır açılsın, Metzamor kapansın”başlıklı makalesinde şöyle yazmış 2004’te: “Kars ile Gümrü halkları iki duyarlı konuda buluşabilir, ‘çevre’ ve ‘barış’ gibi, evrensel iki değerde ortaklaşabilirler mi? Ey Türkiye’min hükümeti... Ey Ermenistan’ımın hükümeti. Bu iki halkın bu ortak kaygısına ve talebine sizin bulacağınız çözüm yok mu? Var mısınız bir ilk işbirliğine? Var mısınız elbirliğiyle Metzamor’u kapatmaya... Var mısınız sınırı açmaya?”


Talan ve tahribat sezonu açılmıştır


Bir ülkede aynı anda hem kadının bireysel hak ve özgürlüklerine yönelik keskin saldırılar yaşanıyor, hem belli bir işkolunda çalışanların grev hakkı yasaklanıyor, bir yandan toplumun geniş kesimleri tarafından istenmeyen nükleer santral yapımına ilişkin kanunun iptali yargı tarafından reddediliyor, üçüncü köprü ihalesi nihayetlendiriliyor, köyüne HES yaptırmak isteyenlere zulüm ediliyor, öte yandan çevre varlıkları üzerindeki her türlü koruma kararını kaldırmaya ve doğal varlıkları şirketlerin talanına açan tasarı maddeleri ilgili komisyonda kabul ediliyor. Geçen bir haftada bunca hangi evrensel standarda göre ifade edildiği belirsiz, kendinden menkul ahlak dayatması ve hak ihlalinin yükselttiği gerilimden sonra Türkiye, sürekli cinnette, kıyamet halleri içinde bir ülke hissi vermiyor mu?
THY ile ilgili gelişmeler pek çok boyutuyla medyada yer aldı, burada zurnanın zırt dediği yer, grev hakkının neden çalışanların ellerinden alındığıdır. “Bu çok stratejik bir sektör, grev yaşanması halinde bu durumdan çok fazla insan etkileniyor” deniyor. AKP’nin işçi düşmanlığını Tekel işçilerinin eylemleri döneminden de hatırlayacak olursak, stratejik sektör fikrini kabul etmiş olsak dahi , mevcut bir hakkı çalışanın elinden alıp, yerine hiçbir şey koymadığınız gerçeğine ne diyeceğiz?Grev hakkı elinden alınan insanlara ne sunuyorsunuz, nasıl bir garanti ya da güvence getiriyorsunuz? Hiçbir şirketin küresel marka değeri ya da uluslararası imajı çalışanlarının haklarından daha önde ve daha önemli sayılmamalı.
Grev yasağının fikir babası AKP’li Metin Külünk diyor ki, “Pilot ve kabin ekibinin emeklerine saygılıyız, hak aramak ayakta alkışlanır ama millete ait kurumu bertaraf etme hakkı da kimseye ait değildir.” Korsan taksiciliğe cezalar getiren yasa teklifinin içine sokuşturulan havacılık işkolunda grev yasağı getirme hakkı niye size ait o halde? Yüzde 50 oy aldığınız için mi?
Türkiye, dünya üzerinde, çevre ve doğa korumacılarına en az kulak veren ülke diyebiliriz. Kayıtlara dünyanın en büyük ikinci nükleer reaktör felaketi olarak geçen Fukushima’da olanlar sonrası doğa zehrini üzerinden atamadan, Türkiye “nükleer santral yapılmazsa ölecek” hastalığına tutulmuş gibi koşar adım nükleer reaktör yapmak için uğraşıyor. Cuma günü Anayasa Mahkemesi, Akkuyu’da nükleer santral kurulmasına ilişkin anlaşmanın yürürlüğünün durdurulması talebini reddetti. Başbakan Erdoğan’ın “Akkuyu santrali derhal hızlandırıla” talimatı vermesinden sonra, santralin yapılması planlanan bölgeye 15 km. uzakta deprem meydana geldi. Deprem fay hattında yapılmak istenen santralin ihale, yarışma ve rekabet kurallarının hiçe sayıldığı, yapım ve işletme hakkının ihalesiz olarak dünyada denenmemiş, kendi ülkesinde bile hakkında soruşturma yürütülen bir firmaya teslim edilmesi göz göre göre hukuku hiçe saymaktır. Diyelim ki, enerji meselesi de çok stratejik, mutlaka kurmayı aklınıza koydunuz. Bu durum, kamu yararı ve hukuk devleti ilkelerini yok saymanızı gerektirir mi? Türkiye’de nükleer reaktörü denetleyecek bağımsız bir kurumun olmayışını, kaza, risk analizlerinin halka anlatılmamasını nasıl izah edebilirsiniz? Akkuyu NGS şirketi 12 bin kişiyi istihdam edeceklerini söylüyor. Dünyada reaktör başına 400 kişi çalışıyor. Bugüne kadar dünyanın hiçbir nükleer santralinde 12 bin kişinin çalışmadığı yalanına neden göz yumuyorsunuz?
Yine cuma günü TBMM Çevre Komisyonu’ndan “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı”nın 14 maddesi kabul edildi. Adındaki koruma sözüne aldanmayın, yağma ve talana imkân veren bu tasarıyla çevre varlıkları üzerindeki her türlü koruma kararı kaldırılabilecek, koruma alanlarının sınırları değiştirilebilecek, kısmen veya tamamen farklı bir statüye geçirilebilecek. Tasarıda buna çok güzel bir kılıf da var: Yeniden değerlendirme. Böylece, her türlü çevre talanına karşı bir miktar koruma getiren SİT alanı uygulaması tarih olacak. Yetkilerin tamamının Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na devredilmesiyle, uygun görülen yer “yeniden değerlendirmeye” tabi tutulacak. Bu yasanın, bundan sonra dereleri, gölleri, ormanları, dağları, ovaları şirketlere peşkeş çekeceğini uzun uzun anlatmaya gerek yok. Bu tasarı, kültürel ve tabiat varlıklarının korunmasına da zarar verecek. Çünkü, tasarı, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu’nun, milli park ve birinci derece SİT alanlarının kullanıma açılması önünde oluşturduğu engelleri, yaptığı mevzuat düzenlemesi ile önlüyor. Tasarıya göre, bilimsel ve teknik nitelikte kurumlar karar süreçlerinde tamamen yok sayılıyor. Tüm yetki iki bakanlığın oluşturacağı kurullarda olacak. SİT kararları, milli parklar, tabiat parkları, doğal alanların korunması ve bu alanların kullanıma açılması ile ilgili konularda hükümet, başına buyruk şekilde hareket edebilecek. Yalnız tüm bu kararları alırken unutulan bir şey var. Doğa sadece sizin seyrinize sunulmuş bir manzara değildir... Doğa yoksa siz de yoksunuz...


Terlikli çocuk gongu çalınca...


Dünyanın en zengin, en genç işadamlarından biri. Dünyanın gözü üzerinde, ne söylese, nereye gitse, ne yapsa haber, milyonlarca insanın ilgisine mazhar olmuş bir sitesi var. Rahat giyim tarzı ve hatta zaman zaman gayrıciddi bulunan tavırlarıyla gündem oldu, kariyerinin başındayken Time dergisine kapak yapıldı, hayatını anlatan film çekildi. Mark Zuckerberg’in 22 yaşındayken okulda popüler olmak için kurduğu Facebook, aslında hayatını değiştirecek projesiydi. Fikrin çalıntı olduğu da konuşuldu, hatta dava bile açıldı. Bunlara pek takılmadı, dehasını kullandı, fikrini paraya çevirdi. Tv programlarına, en önemli iş toplantılarına bile giderken ayağından çıkarmadığı terlikleri, kapüşonlu kıyafetleri sık sık yazıldı. Kimi zaman bu rahatlık eleştirildi. Şans mı, çalışanlık mı, girişimcilik mi yoksa deha mı kısmı epeyce züğürdün çenesini yoracak bir tartışma ancak bugün, herkes Facebook’un halka arzını konuşuyorsa, en duyarsız kalanı bile arada bir Facebook hesabını açıp ne var ne yok diye bakıyorsa, belki de bu özelliklerin hepsi...

Zuckerberg, 18 Mayıs 2012 günü terliklerini çıkardı, Nasdaq’ın yolunu tuttu ve gongu çaldı. Her şey o cuma günü Facebook’un halka arzıyla başladı. Facebook, ABD tarihinde bir ilk gerçekleştirecek, borsaya açılan en değerli şirket olacaktı. Hisse başı fiyat 38 dolar ve şirketin toplam piyasa değeri 104 milyar dolar olarak belirlendi, ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. İlk işlem günü 42 dolara kadar yükselen hisse, kısa sürede çakıldı, perşembe günkü 33 dolardan kapandı. Büyük umutlarla halka açılan şirket, ikinci günün sonunda 20 milyar dolar değer kaybetmişti. Buna ek olarak şirkete iki soruşturma, bir dava açıldı. Peki, Facebook nerede yanlış yaptı? 
Muhakkak ki, tüm halka arz operasyonları risk taşır, ancak verilen fiyat ve vaat edilen kârla Facebook için bu risk daha fazlaydı, buna bir de vahim hatalar eklenince, zincirleme hayalkırıklığı yaşandı.Analistler, Facebook hisselerinin değer kaybının tüm sosyal medya şirketlerini etkileyeceğini söylüyor. Çünkü, Facebook’un büyük kazanç sağlayan stratejisi hızlı bir düşüşe sahne oluyor. Hisselerin satış işlemlerine başlanmasında yaşanan satış öncesi verilen çok sayıda iptal emri nedeniyle 30 dakikalık gecikmeyle başlayan olumsuz süreç, hisselerin aşırı değerli olarak piyasaya sürülüp yatırımcının aldatıldığı yönündeki eleştirilerle devam etti. SEC, gecikmenin haksız kazanca neden olup olmadığı ile ilgili soruşturma başlattı. 
Halka arzın yönlendiricileri yatırım bankaları, Morgan StanleyGoldman Sachs ve JP Morgan, Facebook’un son aylarda zayıflayan maddi verilerini saklamak ve yatırımcıyı aldatmakla suçlanıyor. Her üç kurum da suçlamaları reddediyor, fakat New York ve California’da adli soruşturma başlatıldı bile. Facebook’un kötü gidişatının ilk ayaklarından biri, ABD’nin sermaye piyasası kurulu SEC’e gönderdiği S-1 dosyası ile başlıyor. Facebook’un ciro tahminini gizlediği belirtilirken, Facebook halka arzını yöneten Morgan Stanley’nin adı ön plana çıkıyor. Morgan Stanley, Facebook’un cirosunda akıllı cihazların kullanımının artmasıyla beraber reklam gelirlerinde gerileme olacağını öngörüyormuş. Çünkü, sayıları giderek artan mobil cihaz kullanıcıları Facebook’a bu cihazlardan girdiklerinde reklamlar görünmüyor. Bu Facebook’un reklamlardan beklenen geliri elde edememesinin en temel sebebi. Morgan Stanley, bu veriyi saklamış.Olayın patlak vermesiyle birlikte, hisse alanlar, bankalara ve Facebook’a suç duyurusunda bulunmaya başladı. Dava dilekçelerinde, gelirlerde keskin düşüş olacağının gizlendiği şikâyeti var.
Şirkete açılan soruşturmalardan bir diğerini SEC Başkanı Mary Schapiro ve Finansal Düzenleme Kurumu Başkanı Richard Ketchum gerçekleştirdi. Burada ön plana çıkan konu, bazı yatırımcılara avantajlı giriş hakkı sağlanması. İki milyar dolar hisse alan bireysel yatırımcı Phillip Goldberg, Nasdaq’taki teknik arızalar nedeniyle zarar ettiği gerekçesiyle şirkete dava açtı. Goldberg, açılıştaki teknik arıza nedeniyle en az 30 milyon adet Facebook hissesinin olumsuz etkilendiğini söylüyor. Nasdaq, aslında bu suçlamayı kabul etti. Nasdaq CEO’su Robert Greifeld, Facebook’un ilk işlem gününde kote oluşunda hata yaptıklarını kabullenen ifadeler kullanmıştı.
Facebook yönetiminin kendi gelir ve kârlılık hesaplarında tahminlerini aşağı çekip, bu konuyu kamuoyuyla paylaşmaması, muhtemelen Facebook’un popülerliğinin arka planında kalacağı beklentisindendi. Ama gidişat öyle olmadı, yatırımcı bunu yutmadı, şirket açısından ciddi bir ahlak sorunu da ortaya çıkmış oldu. Aslında olanlar sürpriz değilmiş, teknoloji şirketlerinin birçoğu borsada sınıfta kalmış. Şu âna kadar halka açılmış bir milyar dolar üstü değere sahip şirketler arasında sadeceGoogle ve Yandex başarılı olmuş. Facebook’un 104 milyar dolar değerle halka açılmasının balon olduğu yönünde söylentiler artıyor. Şirketin aktif büyüklüğü altı milyar dolar ve değeri ile aktif büyüklüğü arasında uçurum var. Facebook yaratıcılık, girişimcilik ya da deha sonucu ortaya çıktı, ne derseniz deyin, ama bunlar hisse fiyatı belirlerken buhar olup uçuyormuş demek ki.