Nükleerde ısrar, ıstırabı görmezden gelmektir

Türkiye’nin defalarca girişimde bulunduğu ve tam da Japonya’da yaşanan felaketle aynı döneme denk gelen nükleer santral kararlılığı, hem yurtiçinde hem uluslararası alanda büyük bir talihsizlik olarak görülüyor. Dünyanın gözü Japonya’daki Fukushima nükleer santraline çevrilmişken, Enerji Bakanı Taner Yıldız, “içimin rahat etmediği bir şeyin altına imza atmam” derken, Başbakan Erdoğan Mersin Akkuyu’da yapılacak nükleer santralden asla geri dönüş olmadığını ifade etti. Hatta, nükleer santral tehlikesine karşı “evde oturmak da riskli” dercesine, nükleer santral ile tüp karşılaştırması yaptı. Tartışmalara cuma günü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de katıldı, Türkiye’nin birden nükleer enerjiden vazgeçmesinin doğru olmadığını hatta Türkiye’nin nükleer için geç kalmış bir ülke olduğunu söyledi. Bizdeki nükleer felaket böyle... Biraz dünyadan örneklere bakalım.

 

Çernobil’den bugüne 800 kaza

Nükleer felakette ortaya çıkan radyasyon ve radyoaktif maddeler sadece “düştüğü yeri” yakmıyor. Nükleer enerji kazalarının geçmişine bakıldığında genellikle iki kazadan bahsedilir: Çernobil ve TMI (Three Mile Island). Dünyanın en feci nükleer kazası olarak tarihe geçen Çernobil’den yayılan radyasyonun İskoçya’ya kadar etkisini gösterdiği biliniyor. Sadece Çernobil’den bu yana irili ufaklı 800 tane kaza olduğu kayıtlara geçmiş bir veri. Nükleer kaza ve nükleer yakıt çubuklarının neredeyse eridiği son anda kurtarmalar, hemen tüm santrallerde olagelen hadiseler. Çernobil’den bu yana sadece ABD’de 200 adet son anda kurtarma vakası yaşanmış. Yine 2006’da İsveç’te meydana gelen bir kazada altı nükleer reaktörden dördü devre dışı kalmış. 2007’de Japonya’da yaşanan bir deprem sonrası nükleer enerji santralinde yangın çıkmış ve tesisin yedi reaktörü kapatılmış. O dönem 1200 litre kirlenmiş suyun denize karıştığından kaç kişinin haberi var? Örnekler muhtelif.

 

Bu duyarsızlık Japonlara hakaret

Dünyanın bu sıcak gündemini Greenpeace Akdeniz Direktörü Uygar Özesmi ile konuştuk. Özesmi, Başbakan’ın ve hükümetin duyarsızlığının, neredeyse herkese olan güvenini kaybetmiş Japonlara hakaret etmek anlamına geldiğini dile getiriyor ve şöyle devam ediyor: “Nükleer enerjinin karşısında olan çevre hareketleri, Japonya’da olanlar karşısında dehşete ve hüzne kapıldı. Bir şey yapılması için harekete geçti. Bizdeki politikacılar, verilen mesajlarla oradaki insanların ıstırabını görmezden gelerek, hâlâ uygulanan yanlış enerji politikaları nedeniyle evlerde kullanılan tüpü de küçümseyerek, orada kaybolan yaşamları hiçe saydılar. İşin insani boyutunu görmezden geldiler.”

 

Diretme yolunu tercih ettiler

Japonya, nükleer felaketi hâlâ bertaraf edebilmiş değil. Pek çok gelişmiş ve gelişmekte olan ülke önlemler alıyor, yeni güvenlik planları hazırlıyor. Dün gelen haberler, Fukushima bölgesinde üretilen gıdaların üretiminin yasaklandığı, Tokyo ve yakınlarındaki şebeke suyunda radyoaktif madde izleri bulunduğu yönündeydi. Peki dünyada bunlar olurken, bizde bu inat niye? Özesmi, bunu da şöyle açıklıyor: “Türkiye’deki çevre hareketleri nedeniyle daha önce nükleer santral yapımı iptal edildi. Halkın bunu yine engelleyeceğini bildikleri için dayatmacı üslup uyguluyorlar. Nükleere karşı Meclis’e 170 bin imza taşındı, bu daha önce nerede görülmüş? Cuma günü Greenpeace olarak başlattığımız imza kampanyası, bir günde 20 binden fazla imza aldı. Bu bakış açısıyla halkı dinlerlerse, olmayacak. İnsan fikrine yönelik saygılarının bir göstergesi bu. Hükümetin bu yanlıştan hâlâ dönme şansı var. İnsana değer verdiklerini göstermek için askıya aldıklarını söyleyebilirler. Bu gidişle halkın desteğini bu dayatmacı üslupla kaybedecekler.”
Özesmi’ye göre, nükleere yapılan her yatırım yenilenebilir enerji ve enerji geleceğinden çalmak demek. Avrupalı ülkeler nükleer enerji programlarını revize ediyor. Hem güneş, rüzgâr, jeotermal gibi yenilenebilir enerjinin payını arttırmaya hem de verimliliği yükseltmeye çalışıyor. Özesmi, mücadelelerinin nükleer kararı tamamen iptal edilene kadar süreceğini söylüyor: “Tehlikeli bir malzemeyle tehlikeli süreçlerle tehlikeli atıklar ortaya çıkararak enerji üretiyorsunuz. Bu süreçler işin içine dahil edildiğinde nükleer ucuz değil pahalı bir enerji. Zehirlenmiş toprakların, radyasyona maruz kalmış insanların bedeli nerede, rüzgâr, güneş vs santralinin bedeli nerede? İnsanı ve doğayı bu tartışmanın odağına koymak gerekiyor.”
Geçen yıl Enerji Bakanı Yıldız ile biraraya gelmelerinin üzerinden bir gelişme olmadığını kaydeden Özesmi, şöyle devam ediyor: “Bir yıl önce Bakan nükleerle yaşamaya hazırız demişti. Aynı cevabı şimdi Fukushima’nın 20 kilometre ilerisinde oradaki insanların gözünün içine bakarak söyleyebilir mi? O görüşmede, 2050’ye kadar Türkiye’nin enerji yol haritası raporunu sunduk. Nükleerle ilgili fikir ayrılığımız olsa da sizinle aynı düşünüyoruz, nasıl hayata geçirebiliriz diye bir heyet oluşturalım dedi. Ama heyet kurulmadığı gibi nükleere karşı eylem yapan 58 kişi yargılanıyor.”
Yani politikacılar bize diyor ki, Hasankeyf’siz, Allianoi’suz, ağaçsız, susuz bir Türkiye olabilir ama nükleersiz bir Türkiye asla olamaz. Nasıl olsa kıyamete daha çok var

Nükleer herkese endişe bize cesaret verdi

Japonya’da deprem ve tsunami felaketi, nükleer ve radrasyon faciasına çoktan dönüştü bile. Japonya’daki Fukushima nükleer santralinde meydana gelen patlamayla radyasyon seviyesi 6’ya yükseldi ki, gelişmeler Çernobil’de de yaşanan seviye 7’nin çok uzak olmadığı yönünde. Radyasyon felaketinin yaşandığı Fukushima nükleer santraline söndürme ve soğutma için gönderilen helikopterlerin aşırı radyasyona maruz kalmaları nedeniyle geri çekilmesi aslında dünyanın yeni bir Çernobil’i olduğunun açık göstergesi.
İster enerjisinin büyük bölümünü nükleerden karşılayanlar olsun, ister nükleer santral yapmayı planlayanlar, pek çok ülke telaş içinde. Endişe normal, zira faal durumdaki 442 ticari nükleer santralın yüzde 20’si önemli derecede sismik faaliyetin bölgelerde inşa edilmiş durumda. Bu konuda ilk açıklamalar Almanya’da geldi. Pek çoklarına inandırıcı gelmese de, kamuoyunu rahatlatmaya yönelik yapılan açıklamalarda, 1980 öncesi inşa edilen nükleer santrallerin geçici olarak kapatılacağı belirtildi. İspanya Hükümeti de ülkedeki nükleer santrallerin olası bir deprem veya sel riskine karış güvenliğinin gözden geçirileceğini açıkladı. Sekiz nükleer santralın bulunduğu İspanya’da, 40 yıllık geçmişe sahip Garona nükleer santralinin durumu tartışmalı. İngiltere Başbakanı David Cameron da, dün yaptığı açıklamada, Japonya’dan alınması gereken dersler olduğunu belirterek, nükleer enerjinin, miks bir enerji sisteminin parçası olması gerektiğini söyledi. İsviçre’de güvenlik tartışması sonuçlanana kadar yeni reaktörler inşa etme planını askıya aldı.

 

Fransa G-20 bakanlarını toplayacak

Gelişmiş ve gelişmekte olan 20 ülkeden oluşan G-20 grubunun dönem başkanlığını yapan Fransa’nın Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, dün yaptığı kabine toplantısının ardından, Japonya’daki nükleer kriz sonrası enerji alanındaki seçenekleri değerlendirmek üzere G-20 ekonomi ve enerji bakanlarını biraraya getirmeyi planladıklarını açıkladı. Fransa, 58 nükleer santralle 104 santral sahibi birinci ABD’nin hemen ardından ikinci sırada geliyor. Fransa, dünyada nükleer enerjiden en fazla yararlanan ülke. Enerji ihtiyacının dörtte üçünü nükleer enerjiden elde ediyor. Sarkozy, Japonya’daki durumun nükleer enerji güvenliğini yeniden alevlendireceğini ve yeni nesil santrallerin gündeme geleceğini biliyor. Sarkozy, Japonya’daki nükleer krizin, nükleer santral inşasının güvenilirliği ve enerji seçenekleri konusunda dünya genelinde soru işaretleri oluşturduğunu söyledi ki, bu endişe rakamlara bakılınca çok normal görünüyor. Sarkozy’nin bu çağrısı, Avrupa Komisyonu Enerjiden Sorumlu Üye Guenther Oettinger’in açıklamasının hemen ardından geldi. Oettinger, sadece Avrupa Birliği’ne üye 27 ülkenin değil, Avrupa’ya komşu ülkelerdeki eski nükleer santrallerin de depreme dayanıklı olup olmadığının incelenmesi gerektiğine dikkat çekti. AB Komisyonu sözcülerinden Marlene Holzner, nükleer santrallere, “Bu önerinin değerlendirilmesi ve tartışılması gerekli” dedi.

 

Türkiye’nin cesareti şaşırtıyor

Durum, nükleerden yüksek oranda fayda sağlayan ülkeleri bile sorgulatıyorken, Türkiye’nin nükleer enerji konusunda yaptığı açıklamaları tüm dünya şaşkınlıkla izliyor. Hükümetin ve Başbakan Erdoğan’ın nükleer santral aşkına meydana gelen facialar, ülkelerin aldığı kararlar, dünyanın yaşadığı endişe engel olamıyor. Hele ki, radyasyon ve tüp patlaması kıyası ve ardından Rusya Devlet Başkanı Medvedev’den Akkuyu’da yapılacak nükleer santral için ek güvence istemesi, tam da Türkiye’nin neden nükleer santral kurmaması gerektiğinin cevabı niteliğindeydi. Başbakan Erdoğan’ın Rusya’da temaslarda bulunduğu saatlerde, Rusya Enerji Ajansı Rusatom’un Genel Müdürü Sergey Kiriyenko, nükleer krizin Rusya’yı çok kötü etkileyeceğini, en kötü senaryonun da Japonya’daki nükleer krizin gelişerek yayılması olduğunu söyledi. Yabancı ajanslar ise, Erdoğan’ın Japonya’da yaşanan felaketin nükleerle ilgili planlarını etkilemeyeceği haberleri geçti.

 

AB yakın takibe alacak

www.abhaber.com sitesinde yer alan bir haber AB’nin bu konuda Türkiye’deki gelişmelerin peşini bırakmayacağını gösteriyor. Haberde, “AB, Japonya’daki gelişmeler sonrası Romanya ve Bulgaristan’daki santrallerin durumundan kaygı duyarken, Türkiye’nin nükleer santral kuracak olması bu gelişmeler ışığı altında değerlendirme konusu olacak. Siteye konuşan AB Konseyi’nden bir yetkili, Japonya’daki nükleer kaza sonrası Türkiye’nin kurmayı planladığı santrallerde gelecek dönemde AB takibinin söz konusu olabileceğini söyledi. Yetkili, AB’nin bu konuda sadece üye ülkeler nezdinde değil aday ve komşu ülkelerdeki nükleer santralleri de çok yakın takibe alma arzusunda olduğunu, bu alanda tüm Avrupa kıtasında ortak bir güvenlik politikasına ihtiyaç bulunduğunu ifade etti” dendi.
Fukushima’dan ders alabilecek miyiz? Doğaya hükmetme fikrinden vazgeçebilecek miyiz? Sorunun cevabı yazıda gizli.

‘Japonya’daki olay nükleer enerjinin sonudur’

Japonya, yaşadığı deprem ve tsunami felaketinin yaralarını sarmaya çalışadursun, fekaletin hemen ardından nükleer santralların zarar görmesi ülkeyi alarma geçirdi. Ülke artçılarla ara ara sallanıyor ancak nükleer santrallerde yaşanacak yeni patlama korkusu, deprem ve tsunami korkusunun önüne geçmiş durumda. Nükleer enerjinin bundan sonraki geleceğini de Japonya’da bu konuda yaşananlar belirleyecek gibi görünüyor. Çünkü, Japonya’dakilerin depreme en dayanıklı ve felaketlere en hazır santrallar olduğu belirtiliyordu. Durumun kontrol altına alınamaması halinde dünya kamuoyunda nükleer enerjiye güvenin tamamen kaybolacağı konuşuluyor. Ancak, Japon Hükümeti’nin yaşanan sürece ilişkin şeffaflığını ve dünya kamuoyunu bilgilendirme şeklini de takdir etmek lazım.
Felaketin ardından nükleer reaktörlerden birinde patlamanın meydana geldiği Fukushima 1 santralında, soğutma sisteminin devre dışı kalması nedeniyle, son çare olarak deniz suyundan yararlanıldı. Soğutma sistemi devre dışı kalınca uranyum yakıt çubukları aşırı ısındı ve soğutma suyunun hidrojen ve oksijeni ayrıldı. Hidrojenin patlaması sonucu reaktörü çevreleyen duvarlar yıkıldı. Reaktördeki basıncını azaltmak için buharın dışarı verilmesi esnasında radyasyon seviyesi arttı. Ardından iki ve üç numaralı birimlerde patlama oldu. Durum son derece kritik.
Atom Enerjisi Kurumu’nun rakamlarına göre, dünya genelinde, faal durumdaki 442 ticari nükleer santralin yüzde 20’si önemli derecede sismik faaliyetin olduğu bölgelerde. Artan enerji ihtiyacını karşılamak için 20 yıl içinde 350 yeni santral inşa edilmesi planlanıyor ve bu durum, bir doğal felaket sonucu nükleer facia yaşanması riskinin artması anlamına geliyor.

Dünya ne konuşuyor, biz nereye?

Türkiye de, Mersin Akkuyu’da nükleer santral yapmayı planlıyor. Zira, Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın Japonya’daki santralların otomatik olarak kapadığını ve durumun kontrol altında olduğunu açıklaması, konu hakkında ne kadar erken açıklama yaptığını gösterdi. Dün de, bir TV programında Yıldız’ı, 3’üncü jenerasyona sahip santralların daha yüksek standartlara sahip olduğunu söylerken duydum.
Santralın yapılacağı bölgenin Ecemiş Fay Hattı’nın birkaç kilometre yakınında olması kimsenin pek umrunda olmasa gerek. Nükleer tehlikenin farkına varmak için daha ne olması gerekli, onu da sizlerin takdirine bırakıyorum.

‘Artık kimse nükleeri savunamaz’

Dünyada nükleerle ilgili en büyük felaketler 1979’da ABD’deki TMI ve 1986’da Rusya’da meydana gelen Çernobil kazaları. Çernobil’in yarattığı yıkım ve tahribatla başetmek yıllar aldı. Fukushima’da aynı acı son yaşanabilir. Bu konuda fikirlerini almak üzere Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Ümit Şahin ile konuştuk.
Şahin, Japonya’da meydana gelen olayın nükleer enerjinin sonu olduğunu belirtiyor ve şunları anlatıyor: “Bu kazalardan sonra nükleer alandaki yatırımlarda önemli bir duraklama oldu. Raporlar, nükleer enerjinin 20-30 yılda sonunun geleceğini ortaya koyuyor. En önemli sebeplerinden biri pahalı olması. Son yıllarda tekrar nükleeri diriltme yönünde girişimler oldu. ABD’de Bush döneminde nükleer santrallere Hazine garantisi verilmesi gündeme geldi ancak olmadı. Ancak, Obama inşa edilecek nükleer enerji santralleri için Hazine garantisini 30 milyar dolara çıkardı. Bu son olaylardan sonra kimsenin nükleerin güvenli olduğunu iddia edeceği bir durum yok artık.”
Peki, Türkiye’deki süreci nasıl etkiler diye soruyoruz, Şahin onu da şöyle yanıtlıyor: “Türkiye, nükleer enerji savunucularının çok kolay at oynattığı bir yer değil. Akkuyu’nun lisansının alınması 1976. Türkiye’de çok sağlam bir nükleer karşıtı kitle var. Şimdiye kadar birşey olmaz, ileri teknolojinin kalkınmaya faydası olur deniyordu. Japonya’daki olaydan sonra artık onlar bile bu şekilde savunamaz. Sistem kontrol altına alınamıyor, soğutmayı devreye sokamıyor, deniz suyu pompalıyor o da başka sorunlar yaratıyor. Tahmin edilemez sonuçları var. Deniz suyu pompalayınca hidrojen patlaması oluyor. Japonya’daki bu üç reaktör artık kullanılamaz halde. Avrupa’da, Kanada’da yıllarca açılamayan santraller var.”

Dünya nükleeri tartışıyor

Meydana gelen olumsuz gelişmeler, nükleer enerjiye bağımlılığı 58 nükleer enerji santralıyla yüzde 80’lere varan Fransa’da da nükleer enerji tartışmasının yeniden açıklmasına neden oldu. Nükleere karşı çıkan siyasetçiler eleştirilerini arttırdı. Ekoloji ve Yeşil Hareketi, 2012’deki cumhurbaşkanlığı seçimleri için yürütülecek kampanyada, bu konuyu ön plana çıkartacak. Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu Eş Başkanı Daniel Cohn-Bendit, nükleer enerji santrallerinin inşası konusunda referandum düzenlenmesi gerektiğini söylüyor. Ama siyasiler inatçı. Başbakan Francois Fillon, eleştiriler karşısında nükleer enerji santrallerinin güvenli olduğunu, yatırımların durdurulmayacağını belirtti.
Nükleer tartışmanın yapıldığı bir diğer ülke Almanya. Nükleer santralların kapatılarak, yenilenebilir enerjiye yönelinmesi konusunda bir eğilim olduğunu belirten hükümet temsilcileri, bağımsız uzmanlardan oluşan bir komisyona risk analizi yaptırmayı planlıyor. Hindistan da, nükleer santrallerin güvenlik sistemlerini gözden geçirme kararı aldı. İngiltere ve İtalya’da hükümetlere ciddi baskılar uygulanırken, pek çok ülke nükleer planlarını yeniden gözden geçiriyor.
Nükleer santrallar, halihazırda içerdikleri yüksek riskler yüzünden sigorta şirketleri tarafından sigortalanmıyor. Böylece felaket ve kazalarda oluşan tüm ekonomik maliyet halka yüklenmiş oluyor. Türkiye’de de olası bir durumda ortaya çıkabilecek tehlikenin boyutunu, bizi nasıl bir felatket senaryosunun beklediğini Japonya’ya bakarak görebiliriz. Görmek isterseniz tabi...

Almanya santralleri kontrol edecek

Dünyanın pek çok yerinde nükleer santraller sorgulanırken, Alman Hükümeti, ülkedeki nükleer santrallerin kapatılma süresinin uzatılmasına ilişkin kararın üç ay ertelenmesine karar verdi. Bu sürede her bir nükleer santralin güvenlik standartları ayrı ayrı gözden geçirilecek. Almanya Başbakanı Angela Merkel, güvenliğin her şeyden önemli olduğunu, bu nedenle bir an önce nükleer enerjiden yenilenebilir enerji çağına geçilmesi gerektiğini kaydetti. Bu üç aylık süreçte bağımsız bir uzmanlar komisyonu oluşturularak, bu komisyonun kararına göre gelecekte ne yapılacağına karar verilecek. Her bir nükleer santralda inceleme yapılarak, Japonya’da soğutma sistemlerinde meydana gelen arızalar nedeniyle Almanya’daki nükleer santrallarda da özellikle soğutma sistemleri kontrol edilecek.

Makinecilerin gözü Nimet Çubukçu’da

Türkiye’nin biri enerji diğeri yatırım malı olmak üzere iki büyük ihracat açığı kalemi var. Türkiye ithalatının yüzde 70’ten fazlasını ara malı ithalatı oluşturuyor, ara malı ithalatı bu yılın ocak ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 42,8 artışla, 12,5 milyar doları buldu. Yine bu yılın ocak ayında yatırım malları ithalatı yüzde 45,1 artışla 2 milyar 265 milyon 252 bin dolara çıktı. Ocak ayında en yüksek ithalat içinde petrolün de bulunduğu mineral yakıtlar ve yağlarda görülürken, bu rakam 3,7 milyar dolar olarak gerçekleşti. Aynı dönemde doğalgaz ve mamul gaz ithalatında ödenen fatura ise yüzde 33,5 artışla 1 milyar 664,8 milyon dolar seviyesine yükseldi. Şimdi bu sıkıcı rakamlardan sonra nereye geliyoruz? Türkiye, cari açığını kapatma işini hep borçlanarak yaptı, sattığını satın aldığından daha fazla hale getiremedi. Geçen hafta bir grup gazeteciyle biraraya gelen Orta Anadolu İhracatçı Birlikleri (OAİB) Başkanı Adnan Dalgakıran, hem projeleri hakkında bilgi verdi hem de Türkiye’nin uzun yıllar alışkanlık haline getirdiği cari açıkla yaşama tehlikesine yönelik kurtuluş reçetesini anlattı.


Ar-Ge’ye eleman yetiştirilecek

Dalgakıran’a göre, kurtuluş reçetesi makine sektöründe: “Cari açığın sebeplerinden biri enerji, diğeri yatırım malı. Ya petrol ya da doğalgaz bulacaksınız ya da yatırım araçlarını burada üreteceksiniz. Petrol bulamadığımıza dua edelim. Yoksa hiçbir zaman teknoloji bazlı, katma değerli üretim yapamayız. Türkiye, emek yoğun sektörlerde bir büyüklük yarattı, nitelikli işgücüne yönelik alanlarda da başarı sağlamalı. Bu da Sanayi Strateji Belgesi’ne dayalı. Bazı sanayi dallarının Türkiye’nin yeni lokomotifleri olması sağlanabilir.”
Makine sektörünün şimdi bir hayali var. Görüşmeler olumlu tamamlanırsa, hemen harekete geçilecek ve sanayicilerin bir hayali gerçek olacak. Birliğin, Milli Eğitim Bakanlığı ile Sanayi ve Ticaret Bakanlığı arasında yaptığı görüşmeler neticesinde, ilk olarak Gebze’de bir Anadolu Teknoloji Lisesi kurulacak ve bu okul Türkiye’de ilk kez devlete devredilmeyerek, tamamen OAİB’in kontrolünde eğitim vererek, ağırlıklı olarak Ar-Ge personeli yetiştirecek.


Bütçesi üç milyon dolar olacak

Bu okulların İstanbul’dan sonra Bursa, Konya, İzmit gibi illerde de kurulması planlanıyor. Bütçesi ilk etapta üç milyon dolar olan bu proje başarılı olduğunda, başka sektörlere de rol model olacak ve hükümet sözkonusu projeyi, diğer iş kolları için de destekleyecek. Bütçe, Makine Tanıtım Grubu bütçesinden sağlanacak, işadamlarından da destek alınacak. Sanayici, kendi ihtiyacına yönelik okullara destek vermiş olacak. Makine sektörünün Cumhuriyet’in kuruluşunun 100. yılı olan 2023’te 100 milyar dolar hedefle, tüm sektörlerin lokomotifi olma yolunda hızla ilerlediğini hatırlatan Dalgakıran, “Biz, diğer sektörlerin de rekabet gücünü arttırdığımız için, tüm dünyada artık inanılmış bir iş koluyuz” diyor.


1,5 ay önce Çubukçu’ya anlattı

Makinenin dünyayla rekabet edebilmesi için eğitim sisteminde mutlaka köklü değişikliklere gidilmesi gerektiğini vurgulayan Dalgakıran, bu nedenle 1,5 ay önce Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu ile bir görüşme yaptıklarını ve Bakan’a projenin detaylarını aktardıklarını söylüyor. Proje için ayrıca, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ile de olumlu temaslar gerçekleştirmişler. Şu anda tüm bu bakanlıklarla görüş birliği içinde olduklarını belirten Dalgakıran, okulla ilgili ayrıntıları ise şöyle aktardı: “Mesleki yeteneklere sahip insan gücünün yetişmesi için olmazsa olmaz şart, meslek liseleri. Biz hem meslek liselerinin oranının yükseltilmesi hem de önereceğimiz prototipte bir mesleki eğitim modeli üzerinde çalıştık. Buna göre sanayi bölgeleri içinde yer alacak Anadolu Teknoloji Liseleri kurulacak. Mesleki derslerin formasyonu tarafımızdan hazırlanacak olan bu okullarda hangi branşta eğitim verilecekse, o işle meşgul sanayicilerden bir mütevelli heyeti oluşturulacak. Okullar ayrıca, yerel yönetimler, Milli Eğitim Bakanlığı ve Sanayi Bakanlığı tarafından da temsil edilecek. Bölge sanayiinde çalışan en iyi mühendisler bu okullarda gelip ders verecek. Okulların makine, teçhizat gibi ihtiyaçları o bölgenin ilgili sanayi kolu tarafından karşılanacak.”


Hannover’e çıkarma yapacaklar

OAİB olarak yeni bir öneri üzerinde çalıştıklarını kaydeden Dalgakıran, artık sadece ihracat rakamlarının değil, ‘yerli katma değer’ yaratma rakamlarının da açıklanmasını talep edeceklerini söylüyor. Dalgakıran, “Yani, ihracat rakamları artık sağladığı yerli katmavdeğer üzerinden açıklanmalı. Bu hepimiz için çok önemli bir veri oluşturacak. Eğer 95 liralık ithalatla 100 liralık ihracat yapıyorsan, bu mutlaka bilinmeli” diyor. Küresel krizle birlikte Avrupa’da 70 bin işletmenin kapandığını ya da iflas ettiğini belirten Dalgakıran, “Avrupa artık zor işlerle uğraşmak istemiyor, tembelleştiler. 10-20 milyon dolarlık işletmeleri alıp, markalaşmak mümkün. Bu şirketleri takibe alıyoruz. Nisanda Hannover’de yapılacak fuara makineciler olarak büyük bir çıkarma yapacağız. Hannover’de yüz yüze görüşme dönemi başlatıyoruz” diyor. Bunun dışında sektörün, makinelerin ruhsatlandırılması konusunda da bazı çalışmaları var. Onu da Dalgakıran şöyle anlatıyor: “Yılda 40-50 milyar dolarlık makine alımı var. Tıpkı otomotiv gibi makineler de ruhsatlandırılınca, hem kredi hem de takipte büyük kolaylıklar sağlanacak. Bu sağlanabilirse, o zaman ülkede 500 milyar dolarlık teminat verilebilir yeni bir alan oluşacak.”

Mikrokredi uygulamasının makro sorunları

Prof. Muhammed Yunus’un hikâyesini bilmeyen yoktur. Son dönemde giderek daha fazla sorgulanan yoksullara küçük miktarlarda kredi sağlayarak iş sahibi olmalarına imkân veren sistemin kurucusudur. Yunus, şu günlerde çok farklı şekilde gündemde. Prof. Yunus, bir dönem AKP Diyarbakır Milletvekili Aziz Akgül’ün girişimiyle Türkiye’ye de gelmiş, Diyarbakır, Şanlıurfa gibi şehirlerde başlayıp diğer illerde de bu uygulamanın hayata geçirilmesine öncülük etmişti. Mikrokredinin fikir babası, Nobel Barış Ödülü sahibi Muhammed Yunus, yoksullara mikrofinans sağlayan Grameen Bankası’nın Genel Müdürlüğü’nden, Bangladeş Merkez Bankası tarafından azledildi.
Karara yaş haddi gerekçe gösterilerek, Yunus’un 70 yaşında olduğu dolayısıyla bu görevi daha fazla yapamayacağı belirtildi. Oysa, Yunus 10 yıldan fazla süredir bu görevde bulunuyor, neden daha önce değil de şimdi bu karar alındı? Halihazırda Bangladeş Merkez Bankası ise, 1983’te kurulan Grameen Bankası’nın yüzde 25 hissesine sahip. Grameen Bankası, Bangladeş Merkez Bankası’nın kararına karşı çıkarak, Yunus’un görevinde kalacağı açıklamasıında bulundu. Ardından, Yunus da Merkez Bankası’nın kararına karşı Yüksek Mahkeme nezdinde temyiz davası açtı ve yürütmeyi durdurma talep etti. Mahkeme, bu talebi kabul etti.
Grameen Bank, bugüne kadar 8 milyondan fazla köylüye mikrokredi vermiş. Banka, gelişip serpildikten sonra çeşitli iş sahalarına da girdi. Ülkenin en büyük mobil telefon şirketi Telenor Group ile joint venture yaptı, Fransız Danone Group ile yoğurt üretmeye başladı.


Siyasetçilerin sevmediğim adam

Yunus, Bangladeş’te son derece popüler bir isim. Hükümete yönelik eleştirileriyle dikkat çeken Yunus, görevden alınma kararının politik gerekçeleri olduğunu söylüyor. Zira, görevden azil mektubu Yunus’a, büyük baskılar altında olduğu bir dönemde gönderilmiş. Bangladeş Başbakanı Şeyh Hasina’nın, “ülkedeki siyasi elitlerin hırs ve yolsuzluk batağına saplandığını” söyleyen Yunus’tan bir an önce kurtulmanın yollarını aradığı da yazılıp çizilenler arasında. 2007-2008 döneminde Yunus, siyasi bir parti kurarak Şeyh Hasina’ya ciiddi bir rakip oldu ancak daha sonra bundan vazgeçti. Fakat, hala daha Yunus siyasetçiler tarafından sevilmeyen bir kişi. Siyaset sahnesinde yer alması halinde arkasına alacağı köylü desteğinden endişe ediliyor. Yunus, Öte yandan, bir dönem vergi kaçırdığı gerekçesiyle de hükümetin şimşeklerini üzerine çekmişti. Geçtiğimiz günlerde, Şeyh Hasina, Yunus’u fakirleri borçlandıran bir “kan emici” olarak nitelendirmişti.


Mikrokredinin diğer yüzü, intihar

Mikrokredi uygulaması sanıldığı kadar masum bir iş değil. 175 ülkede uygulanan mikrokredi projelerinde yaşanan sıkıntılar, artık kredi kullanan yoksulları intihara sürüklüyor. Daha birkaç ay önce, Hindistan’ın Andhra Pradesh eyaletinde 56 kişinin mikrokredi borçlarını ödeyemedikleri için intihar ettiği haberleri gelmişti. Hindistan’daki tüm mikrokredilerin üçte biri 75 milyon nüfuslu bu eyalette verilmiş. İntiharların nedeni, kredi taksitlerini ödeyemeyen yoksullara evlerine gelerek baskı uygulayan mikrokredi kuruluşlarının görevlileri. Eyalet yönetimi bu intihar patlaması karşısında, bu görevlilerin borçluların evlerine gitmesini yasaklamış. Ama ortak kefalet sistemine dayandığı için mikrokredi intiharlarının devam etmesinden korkuluyor.
Eyalette faiz oranlarının düşürülmesi ve borç ödemelerinin kolaylaştırılması talebiyle mikro kredi karşıtı bir hareket başlamış durumda. Birçok köyde insanlar borçlarını ödemeyeceklerini ilan ettiler. Mikro finans şirketlerine yönelik suçlamalar çok ciddi. Alacaklarını sigorta şirketlerinden tahsil edebilmek için borçluları intihara ittikleri, alacaklılarına insanlık dışı uygulamalarda bulundukları belirtiliyor. Grameen Bank gibi kuruluşların köylüleri, düzenli olarak ziyaret adı altında kontrol ettikleri, borcunu ödeyemeyecek gibi olanlara da çeşitli baskılar yapıldığı anlatılıyor.
2008’de patlak veren küresel mail krizle birlikte spekülatif yatırım araçlarını devre dışı kalmasıyla mikrofinans sektörü dikkat çekti. Tahminlere göre, mikrofinans sektörünün büyüklüğü 60 milyar dolar civarında. Prof. Dr. Ahmet İnsel, bu konudaki bir yazısında bu konuyu şöyle özetliyordu: “Mikrokredi patlamasının nedeni, bu tür kredi peşinde koşan yoksulların sayısının artması değil, yüksek karlı yatırım alanı arayan finans kuruluşlarının ellerindeki likiditeleri buraya yatırmaları. Neredeyse zorla mikrokredi satmaları ve geleneksel tarım kredisi alanından kamu bankalarının çekilmeleri için siyasal baskı uygulamaları. Hindistan’da 2004’ten 2009’a mikrokredi stoku yılda ortalama yüzde 105 arttı. Mikrokredi kuruluşlarının kar oranları ise yüzde 5’ten yüzde 18’e çıktı. SKS gibi sektörün lider kuruluşlarının uyguladıkları faiz oranları yüzde 30’dan düşük değil.”
Dolayısıyla mikrokredi fikri ve uygulaması, köylüyü iş sahibi yapma fikrini çoktan geçmişte bırakmış, kapitalizm çarkının bir dişlisi haline gelmiş durumda. Mikrofinans şu anki yapısı itibariyle kar getiren bir yatırım aracı haline dönüşmüş. Mikrokredi alanlar ise yoksulluktan kurtulamazken şimdi bir de borçlarla boğuşuyor. Mikrokredi sistemi tasfiye olursa, kimse üzülmeyecek. Şu anki manzarada sadece intihar vakaları, mikrokredi karşıtı hareketler ve borçlarını ödeyemeyenlerin yokolan hayalleri var.

Eczacıbaşı’ndan işe alımda kadına pozitif ayrımcılık

Son yıllarda sıkça duyduğumuz kadına pozitif ayrımcılık, artık sadece metinlerde bir ibare olarak kalmıyor, uygulama anlamında şirketlerin iş süreçlerinin bir parçası haline geliyor. Eczacıbaşı Holding, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü itibariyle start alacak bir uygulama başlatıyor. Bu uygulamayı Eczacıbaşı Holding CEO’su Erdal Karamercan, kadın yazarlara Zekeriyaköy’de yapımına yeni başlanan Ormanada projesinin tanıtım ofisinde anlattı. Karamercan yeni uygulamayı anlatırken, bizlere Eczacıbaşı Spor Kulübü Kadın Voleybol Takımı’nın oyuncuları da eşlik etti. Kadınların fırsat bulamadıkları için ya da fırsatları olmadığı için ortaya çıkaramadıkları potansiyellerini kullanılabilir kılacak bu uygulama ile, işe alım süreçlerinde bir pozisyon için başvuran eşit durumdaki kadın ve erkekten kadın işe alınacak.


Sürdürülebilir kalkınmayı benimsedi

Fırsat eşitliği sunulduğu takdirde kadının hemen öne geçtiğini söyleyen Karamercan, Eczacıbaşı olarak sürdürülebilir kalkınma modelini kendilerine önemli bir referans noktası olarak belirlendiklerini anlattı. Yeni ve değişen dünyanın kodlarına göre belirledikleri yeni iş modellerini ise şöyle aktardı: “Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi’ne üye 260 kuruluş var, Türkiye’den buraya katılan ilk kuruluş olduk. Bu çevresel, toplumsal ve ekonomik olmak üzere üç boyutlu bir alan. Biz, ilk kez yıllık raporlara sürdürülebilir kalkınma raporu da koyan grup olduk. Ne kadar enerji, su kullandık, karbon salımını ne kadar azalttık, tüm iş sonuçlarıyla birlikte her yıl artık bunları da paylaşacağız. Sürdürülebilir kalkınma hep ön planda olacak. Davos’ta krizle birlikte hırs ve kâr odaklı büyümenin insanlar üzerindeki olumsuz etkilerinden çokça bahsedildi. Bundan sonra CEO’lar, şirketlerin kâr ve büyümeleriyle övünmemeli. Kurumların insanlara nasıl dokunduğu, dünya için neler yaptıkları önem kazanıyor. Toplumsal olarak fırsat eşitliği, sosyal sorumluluk, iş güvenliği, çalışan sağlığı çalışmalarımız var. Bunun için CEO’ya bağlı bir Sürdürülebilir Kalkınma Koordinatörü bulunuyor.”


‘Kadın toplumun merkezinde’

Tüm bu yapılanma içinde Eczacıbaşı Holding, sadece kadın erkek eşitliği demekle bir şey olmayacağını görerek, bugün itibariyle işe alımlarda kadına pozitif ayrımcılık başlatıyor. Karamercan’ın verdiği rakamlara göre, Türkiye’de kadının işgücüne katılım oranı yüzde 22. Bu oranda yüzde 5’lik bir artış yoksulluğu yüzde 15 azaltıyor. Örneğin erkeğin işgücüne katılımının yüzde 5 artışı, yoksulluğu yüzde 5 azaltıyor. Bu anlamda kadının işgücüne katılımının ekonomiye katkısı erkeğe oranla üç kat fazla. Karamercan, “Bugünden itibaren işe alımlarda eşit kalitede başvuru varsa, kadın işe alınacak. Eczacıbaşı Holding’te 40 kadar şirket var. İşe alım endekslerinde kadını ön plana çıkaran kuruluşlarımızı ödüllendirirken, bunu üst yöneticilerin performanslarının içine katacağız” diyor.


Şu anda Eczacıbaşı Holding’de beyaz yakalıların yüzde 33’ü kadın. 4500’e yakın beyaz yakalı çalışanın yaklaşık 1500’ü kadın. Eczacıbaşı, bundan sonra sürdürülebilir kalkınma raporunda, kadın istihdamında nereden nereye geldiklerine de yer verecek. Her yıl 500 ile 1000 kişi arasında yeni istihdam yarattıklarını dile getiren Karamercan, “Geçen yıl sağladığımız beyaz yakalı istihdamının yüzde 40’ı kadındı. Ki, biz bu kuralı getirmeden oran buydu. Müdür ve üstü pozisyonlarda kadın oranı yüzde 30. Müdürlüğe hazırlık niteliğindeki yönetici geliştirme programındakilerin yüzde 47’si kadın. Kadını toplumun merkezinde görüyoruz” diyor.


Yönetim kurulunda kadın yok

İşe alım konusunda pozitif ayrımcılık başlatan Eczacıbaşı Holding’in henüz yönetim kurullarında kadın yok. Karamercan, alt kadrolara 300 kadını işe almayıp sadece yönetim kurullarına kadın koymanın anlamı olmadığını düşünüyor. Grup içinde yönetime terfi için herkesin geçmesi gereken bir program var, onu başaranlar gelecekte yönetim kurulunda da yer alabilecek. Tepeden inme değil, alttan yukarıya doğru bir uygulama benimseniyor. Güzel ve desteklenmesi gereken bir girişim. Tabii, Türkiye’nin diğer büyük kuruluşlarına da örnek olması temennisiyle tüm kadınların 8 Mart Kadınlar Günü kutlu olsun.

***



Kadın rekabeti kötü bir şey değildir

Haftasonu Bolu’da düzenlenen “Medyada Kadın Algısı-İstihdam ve İstismar” başlıklı çalıştaya katıldım. Medialog Platformu’nun düzenlediği ve cumartesi tüm gün süren çalıştaya, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf da katıldı, oturumlar bitene kadar da ekibiyle birlikte tüm çalıştayı izledi. Ne yalan söyleyeyim, eşcinsellere yönelik yaptığı açılmalar sonrası tepki duyduğum Kavaf’ın bu katılımını takdir ettim. Toplantıda, kimi zaman konu medyada kadın algısından kayarak, medyada çalışan kadın/medyada çalışan erkek sarmalında dönse de, “medyada kadın” algısını tartışmaya açması açısından önemliydi. Medyada kadınla ilgili haberlerin yapılma sürecinde kadının eksik temsilinden, medyada cinsiyetçi kalıpların ve yargıların varlığına kadar pek çok şey ele alındı. Konu bir ara, o meşhur klişeye, “Kadın kadının kurdudur”a geldi ki, doğrusu Thomas Hobbes’a ait “İnsan insanın kurdudur” deyişidir. Kavaf, bu noktada söz alarak şunları söyledi: “Siyasete girdikten sonra daha iyi gördüm. Erkekler her konuda birbirleriyle rekabet edebiliyor. Ama kadınlar sözkonusu olunca kadın kadın kurdudur demek cinsiyetçi bir ayrımcılıktır. Kadınlar rekabet edemez mi?
Geleneksel rollerde görmeye alışılan kadınlar, farklı alanlarda görev alınca farklı değerlendiriliyor. Bu algının zamanla kırılması da ancak çalışma hayatında kadının daha fazla görünür olmasıyla mümkün. Medyada çalışanların yüzde 21’i kadın. Ancak, karar verici konumdaki kadın sayısı çok düşük. Bu durum, ister istemez kadınla ilgili haberlerdeki dili de etkiliyor. Kadınlar birinci sayfalarda bedenleriyle, üçüncü sayfalarda kurban olarak yer alıyor. Hatta nefret söyleminin bir parçasına dönüşen üsluplar da sözkonusu. Medyada Kadın Algısı Çalıştayı’nın birkaç önerisi ise şöyle: Toplumda farklılıkların temsilini sağlayan yeni bir medya yapılanmasının sağlanması, Meclis’teki Kadın-Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nın bir benzerini medya gruplarında kurmak, kadınların dinî, kültürel, geleneksel yaşam tarzları veya cinsel yönelimleri nedeniyle istihdamda ayrımcılığın engellenmesi. Cinsiyete dayalı ayrımcılıkla ilgili kampanyalar düzenlenmesi.

Hükümete bir ‘Kıbrıslı Türk Açılımı’ gerekli

Kuzey Kıbrıs’ta Sendikal Platform tarafından düzenlenen, ilki 28 ocakta gerçekleştirilen Toplumsal Varoluş Mitingi’nin ikincisi çok daha güçlü şekilde yaklaşık 60 bin kişinin katılımıyla 2 martta yapıldı. Mitinge katılanların gözlemlerine göre, çarşamba günü İnönü Meydanı’ndaki kalabalık, 2004’te Annan Planı referandumu sırasında biraraya gelenlerden çok daha fazlaydı. Artık bu mitinglerin ne için yapıldığını anlatmaya gerek var mı bilmiyorum ama Kuzey Kıbrıs derslerine yeni giriş yapanlar için şöyle özetlenebilir: Türkiye tarafından KKTC hükümetine dayatılan ekonomik tedbir paketi protesto edildi. Ağır izolasyonlara, küresel ekonomik kriz ve Türkiye’nin dayattığı kemer sıkma önlemleri de eklenince hayat Kıbrıslı için dayanılmaz bir hâl aldı. Aylarca süren grev dalgalarından sonra miting kararı alındı. Sonrası zaten malum, mitingde açılan pankartlara yönelik Erdoğan’ın sert üslubunun Ada’da yarattığı gerginlik, karşılıklı atışmalar, gerçeği yansıtmayan KKTC’deki memur maaşı polemikleri ve Ada halkının “persona non grata” ilan ettiği KKTC’deki TC Yardım Heyeti Başkanı Halil İbrahim Akça’nın ani bir kararla Lefkoşa Büyükelçiliği’ne önce vekâleten sonra asaleten atanması.


Sebep ekonomik mi, kimlik mi?

Ancak, her iki mitingde de açılan pankartlarda ekonomik sebeplerden şikâyet değil de kimliğe yönelik unsurlar ağır basıyor. Pankartlar arasında, “Bu Memleket Bizim, Biz Yöneteceğiz”, “Biz Kıbrıslı Türk’üz, Siz Kimsiniz”, “Kimliğe Saygı”, “Yokoluşa Hayır”, “Asimilasyona Karşı Direniş” en dikkat çekenleriydi. Demek ki, iş sadece ekonomik sebeplerle ya da dayatmalarla açıklanabilecek bir durum değil. Ada’da son yıllarda meydana gelen bütçe açıklarının en büyük sebeplerinden bir tanesi Ada nüfusunun bilinmiyor oluşu. Çünkü sürekli yeni yapılan okul, hastane, yol ve altyapı hizmetlerine kaynak aktarılıyor. Annan Planı sonrası 250 bin olarak sayılan nüfusun şimdilerde 600 binlere ulaştığını, başta KKTC Başbakanı İrsen Küçük olmak üzere söyleyenler var. Mevcut okul, hastane gibi kamu hizmetleri yetmiyor, çünkü Ada’da herşey 200-250 bin nüfusa göre dizayn edilmiş. Ada’da nüfus neden artıyor diyecek olursanız, bunun sebebi de, AKP iktidarı döneminde Ada’da gerçekleştirilen Türkiyelileştirme faaliyeti.


Yeni eylemler Meclis önünde

Mitinglere katılanların orada olma sebebi her ne olursa olsun, Kıbrıslı Türkler bir memnuniyetsizliği dile getirdi, hem UBP hükümetine hem AKP hükümetine bir mesaj verdi. Bu mesaj da çok açıktı: Bu memleketi biz yönetmek istiyoruz, nüfusumuzu bilmek istiyoruz, buradaki hükümetin çalışmalarına Türkiye’nin müdahale etmesini istemiyoruz. Peki, şimdi ne olacak? Bu eylemlerin ardından ne gelecek? Kıbrıs’taki kaynaklar, yeni eylemlerin ve grevlerin devam edeceğini söylüyor. Sendikal Platform, 25 marta kadar süre verdi, “25 marta kadar ya dayatılan paket geri çekilecek ya da istifa edip çekilecekler” diyor. Aksi halde, İnönü Meydanı’ndaki eylem ve mitingler artık bundan sonra Meclis önüne taşınacak. Siyasi partiler tarafında sağda ve solda bu gelişmelerin bir “bütünleşme” yarattığından bahsediliyor. Bu noktada partilere büyük iş düşüyor zira ortak söyleme ve ortak bir programa ihtiyaç var. Hiçbir siyasi partinin adamakıllı bir programı yok, karşı söylemi yok. Bu süreçte, ortak bir platform ve program üzerinde neler yapabilirizi görüşecekler. Erken seçim ihtimali de yine konuşulanlar arasında, olası tarih ise ekim ayı gibi.

AKP ve KKTC’nin kısa hikâyesi
Hatırlanacağı gibi, Kıbrıs’ta çözüm ve Türkiye’nin AB üyeliği hedefi, AKP hükümeti ile Kıbrıs’ta çözüm güçlerini 2002 seçimlerinin ardından biraraya getirdi. O dönemde, AKP henüz herkes için muamma iken, Ocak 2004’te alınan Kıbrıs inisiyatifi ve Nisan 2004’te Annan Planı referandumunda Kuzey Kıbrıslıların yüzde 65’inin evet demesi ile AKP’nin eli her anlamda dünya arenasında güçlenmişti. Unutmamak gerekir ki, şimdilerde çok yavaşlamış hatta durma noktasına gelmiş dahi olsa, Türkiye’nin AB’den tam üyelik için müzakerelere başlama kararının alınması biraz da bu sürecin sonucudur. AB tam üyelik hedefi yoluna giren Türkiye, istikrarlı ekonomiden bu sayede bahsetmeye başladı, bölgede stratejik güç olma sıfatlarını bu sayede adının önüne koydurdu, bu sayede dünyaya uzaktan bakan değil, karar alma süreçlerinin parçası olan ülke konumunda değerlendirildi.
Dolayısıyla, Başbakan Erdoğan’ın ve AKP iktidarının herşey bir yana, sırf bu sebeple Kuzey Kıbrıs halkına minnet duyması, daha yapıcı ve çözüme odaklı bir üsluba hızla geçiş yapması gerekiyor. Görüyoruz ki, hakaretlerle, karşılıklı kalp kırmalarla bir yere gidilemiyor, iş daha da geriliyor, muhalefet cephesini genişletiyor. Başbakan Erdoğan’a yakışan, bu mitingler niye yapıldı, bundan sonra ne olacak bunlarla ilgili bilgi alması, belki tüm tarafları biraraya getirip Dolmabahçe buluşmalarından birini Kıbrıs meselesi için yapması. Özetle, AKP hükümeti, yeni bir açılımı gündemine almalı adına da “Kıbrıslı Türk açılımı” demeli.


***


Ban Ki moon’un raporu 15 martta açıklanıyor
Bu arada, BM Genel Sekreteri Ban Ki moon, Kıbrıs konusunda hazırladığı raporu Güvenlik Konseyi’ne 15 martta sunacak. Ban Ki moon’un Kıbrıs Özel Danışmanı Alexander Downer’in, 15 marttan birkaç gün önce New York’a giderek bu tarihte Güvenlik Konseyi’ni bilgilendirmesi bekleniyor. Fileleftheros gazetesi, Birleşmiş Milletler’in, Kıbrıs sorununun çözümü müzakerelerinde ilerleme sağlanabilmesi için raporun sunulmasını bilinçli olarak geciktirdiğini yazdı. Raporun, Ban’ın bir önceki raporda ortaya koyduğu önerini yineleyeceği de belirtilenler arasında. Habere göre, Ban, liderlere üçlü bir görüşme daha yapma niyetini ortaya koyacak ancak kesin bir tarih vermeyecek. Ama en önemlisi BM bundan böyle ucu açık, ilânihaye bir müzakerede olmayacağını söylüyor.

Erbakan’ın cenazesi Erdoğan’ın CeBIT programını değiştirdi

Bu yıl Türkiye’nin partner ülke olduğu ve Türk şirketleriyle İTO’nun katılım için 3,5 milyon avro harcadığı dünyanın en büyük bilişim fuarı CeBIT 2011 dün kapılarını ziyaretçilere açtı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Almanya Başbakanı Angela Merkel’in açmasının planlandığı fuar programı, Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın vefatının ardından dün yapılan cenaze töreni nedeniyle değişti. Erdoğan, önceki akşam gala yemeğine katıldıktan sonra Türkiye’ye dönerken, Merkel programını değiştirmedi ve Türkiye standının açılışına katıldı. Merkel, açılışı Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ve Sanayi Bakanı Nihat Ergün ile birlikte yaptı.


Turkcell’le konuşacak

Kırmızı kadife ceketiyle dikkat çeken Merkel, bakanlarla birlikte fuardaki Türk standının ana sponsoru Turkcell’in yanı sıra Türk Telekom ile Aselsan’ın standlarını gezdi. Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv’in, mayıs ayında hizmete başlayacak olan Turkcell Europe (Almanya) operasyonunu simgeleyen altın SIM kart hediye ederken Merkel’in “Türkiye’ye geldiğimde Turkcell ile konuşacağım” sözleri dikkat çekti. Açılış töreninde kısa bir konuşma yapan Merkel, “Türkiye ile Almanya arasında bilişim köprüsü kurulmasından büyük mutluluk duyuyorum” dedi. Angela Merkel, Turkcell Europe ile Almanya’da mayıs ayında faaliyetlerine başlayacak olan Turkcell’in standını gezerken Süreyya Ciliv’e, “Almanya’ya rakip olarak geliyorsunuz” dedi. Ciliv ise Merkel’e, “Hayır rakip olarak değil, işbirliği yapmak için geliyoruz” yanıtını verdi.
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım da, Başbakan Erdoğan’ın, Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın cenaze törenine katıldığı için maalesef açılış törenine katılamadığını belirterek, “Törene Türkiye Cumhuriyeti adına katılmaktan onur duyuyoruz. Merkel, dünkü konuşmasında 2014’e kadar evlerin yüzde 75’ine 50 mbps geniş bant internet erişimi sunacaklarını açıkladı. Biz de 2023’e kadar evlerin tümüne 80 mbps genişbant erişim sunacağız. Bilgi toplumu stratejisinin bir parçası olacak” dedi.
İstanbul Ticaret Odası Başkanı Murat Yalçıntaş da, “CeBIT Fuarı, Türk bilişim sektörü için yeni bir yol açacak ve bu yoldan yürüyen Türk işadamları da büyük gelişme ve kazanç elde edecekler. Bilişim teknolojileri, sadece fütüristlerin ve bilim adamlarının değil, sektörün içindeki aktörlerin de tahminlerinin çok ötesinde bir gelişme gösterdi. Bilişim sektörü, 10 yıl önceki hayallerimizi, bugünün gerçekleri haline getirdi. Cep telefonunun, internetin, sosyal ağların olmadığı günleri düşünün... Bunların bazıları, mesela sosyal ağlar (facebook, twitter gibi) son beş yılda hayatımıza girmişti. Bugün, sosyal ağlar olmadan ne yaparım diyen 100 milyonlarca insan var yeryüzünde” dedi.



ODTÜ ile SAP anlaştı

İş dünyası mobil çözümleri daha yoğun kullanmaya başladı. Sadece akıllı telefonlar değil, tabletler bile mağazalarda kasa olarak kullanılıyor. Özellikle çok katlı mağazalarda kuyrukları azaltmak için kullanılan mobil kasa uygulamaları kredi kartı ödemeleri ile uyumlu hale getirilerek kullanılıyor. Üniversite-sanayi işbirliğine yönelik anlaşmalar da CeBIT Fuarı’nda gerçekleşti. Almanya’nın en büyük yazılım şirketi SAP, ODTÜ ile yaptığı anlaşma ile yazılım destek sözleşmesi imzalamış oldu. TÜBİSAD gibi sivil örgütler de Alman örgütlerle anlaştı.


Akıllı telefon ve sağlıklı yaşam

Avrupa yaşlanan nüfusa spor yaptırmanın yolunu akıllı cep telefonlarında buldu. Akıllı cep telefonlarının HD video oynatma özelliği ve geniş ekranları sağlıklı yaşam için fiziksel aktivitelerin ekran üzerinden takip edilmesini kolaylaştırıyor. CeBIT 2011 Fuarı’nda üniversitelerin araştırma projelerinden biri de akıllı telefonları bu şekilde eğitim aracına dönüştürmekti. Artık geleneksel yöntemler yerine, yeni gelişen cihazları da eğitim araçları içerisine katmak eğitim çalışmalarının yaygınlaşmasını sağlıyor.


Bilgi güvenliği cepte kaybettiriyor

Cep telefonunda taşınan bilgilerin önemi her geçen gün artıyor. Her gün kritik bir başka bilgi de yetenekli telefonlar sayesinde mobil ortama taşınıyor. Kişisel bilgiler, ajanda, kimlik bilgileri, e-posta bilgileri ve şifresi, özel yazışmalar güvenli olmaktan çıkıyor. İş dünyası her gün mobil ortama biraz daha taşınırken, güvenlik riskleri de artıyor. Bu yüzden mobil ortam için geliştirilen güvenlik yazılımlarını cep telefonunda da kullanmak şart. Bilgisayardan bile daha kritik bilgiye sahip telefonları risk ortamından uzaklaştırmak için kullanılacak yazılımlar CeBIT Fuarı’nda iş dünyasından gelen ziyaretçilere tanıtılıyor.


Büyükelçiliklerden e-Devlet Kapısı şifresi

CeBIT Fuarı’na katılan Türksat, yurtdışında yaşayan Türkiye kökenli vatandaşların, e-Devlet Kapısı şifre zarfını büyükelçiliklerden alabileceklerini açıkladı. Türkiye’de e-Devlet Kapısı’nın teknik altyapısını Ulaştırma Bakanlığı adına hazırlayan ve işletmesini yürüten şirket, Dışişleri Bakanlığı ile yapılan anlaşma kapsamında Türksat standını ziyaret eden vatandaşlara e-Devlet Kapısı şifre zarfları dağıtımına başlanacağı kaydedildi. Stantta ayrıca 4,2 milyon kullanıcısı bulunan e-Devlet Kapısı Projesi başta olmak üzere, Tapu ve Kadastro Bilgi Sistemi gibi projelerin de ziyaretçilere tanıtılacağı belirtildi. Türksat, ilk defa hizmete alacağı bir başka projenin duyurusunu da yaptı. “e-Devlet Kiosk Projesi” ile vatandaşların alışveriş merkezleri ve PTT şubelerine konulacak kiosklar ile her yerden e-Devlet Kapısı hizmetlerine erişebilecekleri kaydedildi. Türksat’ın, e-Devlet Kapısı, TAKBİS, e-Devlet Kiosk gibi projelerini başka ülkelere de ihraç etmeyi planladığı için CeBIT Fuarı’nda çeşitli ülkelerden gelen sektör temsilcilerine bu projeleri tanıtmak için çeşitli etkinlikler yürüteceği belirtildi.


Savuma Bakanı’nın istifasını CeBIT’in açılışında öğrendi

Almanya Başbakanı Angela Merkel, doktora tezinde intihal yaptığı suçlamasıyla baskı altında bulunan Savunma Bakanı Karl-Theodor Freiherr zu Guttenberg’in istifa edeceği haberini CeBIT Fuarı’ndaki Türk standında öğrendi. Angela Merkel, CeBIT Fuarı’nda Türkiye’nin ortak ülke olması münasebetiyle düzenlenen törene, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ve Sanayi Bakanı Nihat Ergün ile birlikte katıldı. İstanbul Ticaret Odası Başkanı Murat Yalçıntaş’ın konuşma yaptığı sırada Merkel’in telefonuna mesaj geldi. Merkel, mesajı yanında bulunan Eğitim Bakanı Annete Schavan’a gösterdikten sonra memnuniyetini gizlemedi. Bakan Schavan, doktorasında intihal yaptığı ortaya çıkan zu Guttenberg’i eleştirmesiyle gündeme gelmişti. Mesajı okuyan Merkel ardından cep telefonundan bir cevap yazdı. Daha sonra zu Guttenberg’in istifa edeceğine dair haberler medyada yer almaya başladı.


Türkiye 92 şirketle katıldı


»
68 ülkeden 4200 şirketin katıldığı CeBIT’e 81’i İTO bünyesinde, 11’i bağımsız olmak üzere 92 Türk şirketi katıldı. Türk şirketleriyle İTO Fuar’a katılım için 3,5 milyon avro harcadı.


» Turkcell, Türk Telekom, Aselsan, Türksat, Koç Sistem, Vestel, Karel, Vodafone Türkiye fuara katılan şirketler arasında.


» Türk şirketleri 4600 metrekare alana yayılırken, dört ayrı salonda ürün ve hizmetlerini sergilediler.


» 20 ayrı salonda kurulan stantları politika ve iş dünyasından 100’ün üzerinde delegasyon ziyaret edecek.


» CeBIT 2011 Fuarı’nda üniversitelerin, akıllı telefonları eğitim araçlarına dönüştürme projeleri dikkat çekiyor.


» Mobil telefonları risk ortamından uzaklaştırmak için kullanılacak yazılımlar da CeBIT Fuarı’nda tanıtılıyor.

Türkiye ve Suriye’ye ortak sınır kapısı

Son yıllarda sınır kapılarının modernizasyonu ve yenilenmesini kendine misyon edinen TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) son olarak dün Suriye sınırındaki Nusaybin Gümrük Kapısı’nın temelini attı. Daha fazla ticaret, daha iyi ülke tanıtımı ve daha düzgün sınır güvenliği amacıyla bugüne kadar altı tane sınır kapısını modernize eden TOBB, bundan sonra yapılması planlanan dokuz sınır kapısının da proje çalışmalarını devam ettiriyor. Kara sınır kapıları aracılığıyla Türkiye ihracatının yüzde 53’ü, dış ticaret hacminin ise yüzde 40’ı gerçekleştiriliyor. Ülke ticaretinde önemli bir yere sahip bu kara sınır kapılarının modernizasyonunu TOBB, yap-işlet-devret modeliyle yapıyor. TOBB, şimdiye kadar, İpsala, Habur, Cilvegözü, Sarp, Kapıkule ve Hamzabeyli sınır kapılarının modernizasyonunu tamamladı.


Suriye sınırında modernizasyonu tamamlanan ikinci kapı

Dün Gümrüklerden Sorumlu Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, Suriye Maliye Bakanı Mouhammed Al Hussein, TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğu ve Gümrük Müsteşarı Ziya Altunyaldız’ın katılımıyla temeli atılan Nusaybin Gümrük Kapısı, Suriye sınırında modernizasyonu tamamlanan ikinci kapı olacak. TOBB, Nusaybin’deki çalışmalarını devam ettirirken aynı zamanda Suriye tarafındaki Kamışlı Sınır Kapısı’nın da yenileme çalışmalarını gerçekleştiriliyor. TOBB bu girişimle ilk kez bir başka ülkenin de sınır kapısının modernizasyon işini üstlenmiş olacak. Suriye tarafındaki bu kapı, ortak gümrük kapısı olarak işletilecek. Şu anda deneme aşamasında. Bu kapının başta Irak olmak üzere Ortadoğu’ya olan ticarete büyük ivme kazandırması bekleniyor.


Ortadoğu’ya açılan yeni bir kapı

Son dönemde Suriye ile ekonomik ve sosyal alanda artan işbirliği, vizelerin kaldırılması iki ülke arasındaki ticaret hacmini arttırdığı gibi araç giriş çıkış sayısı da yükseliş gösterdi. Bir yılda tamamlanması planlanan Nusaybin Gümrük Kapısı’nın 31 milyon liraya malolması bekleniyor. Tamamlandıktan sonra bu kapı, yılda 500 bin araca ve 2.5 milyon yolcuya hizmet edecek hale gelecek. Nusaybin Gümrük Kapısı’nın Irak’a geçişlerde de önemli bir alternatif olacağı ve bu sayede Habur Gümrük Kapısı’nın üzerindeki yükün hafifleyeceği belirtiliyor. Böylece, Ortadoğu’ya yeni bir kapı daha açılacak. TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu da, konuşmasında bu konuya vurgu yaparak, Nusaybin Kapısı ile Türkiye’nin Ortadoğu’ya daha da yaklaştığını, Türkiye’nin, Ortadoğu ülkelerinin 600 milyar dolar olan ithalat hacminden sadece yüzde 3,5’lik bir pay aldığını, daha kolay ulaşımla bu payı arttıracaklarına dikkat çekti. Hisarcıklıoğlu, artık ticaretin ve iş yapma modellerinin ne kadar değişime uğradığını da şu sözlerle anlattı: “Yeni Nusaybin Gümrük Kapısı Güneydoğu Anadolu’nun kalkınmasında da önemli rol oynayacak. Refah ve zenginlik, barış ve hukuku pekiştirir. Eskiden sınır kapılarını ülkeleri ayıran yerler olarak görürdük. Bu kapı ise Türkiye ve Suriye’yi birbirine yakınlaştıracak.


Suriye ve halk hareketleri

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esat ile Türkiye tarafından hem Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün hem de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın attığı adımlar, gerçekleştirdiği girişimler hızla somutlaşıyor. Son dönemde bunların örneklerine tanıklık ediyoruz. Öte yandan, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde kitlesel halk hareketleri var, bunların Suriye’ye de sıçramasından endişe ediliyor. Esad, geçtiğimiz günlerde Wall Street Journal’a verdiği bir demeçte, protestoların yeni bir çağa öncülük ettiğini, ülkesinde daha çok siyasi reform için ısrar edeceği açıklamasında bulunmuştu. Siyasi açılımlarını ekonomik açılımlarla destekleyecek bir Suriye’nin bu olayların dışında kalabilmesi mümkün.

Türkiye çelik üretiminde devler ligine girecek

Küresel kriz sırasında vazgeçilen, ertelenen ya da askıya alınan yatırım kararları 2011 ile birlikte teker teker gerçekleşme yoluna giriyor. Türkiye’yi ağır sanayide kullanılan çelik üretiminde daha üst sıralara taşıyacak ve bu alandaki ithalatın da azalmasını sağlayacak bir yatırım haberi var. Asil Çelik, yıllık 400 bin ton olan üretim kapasitesini 1 milyon ton seviyesine çıkaracak 200 milyon avroluk bir yatırım planlıyor. Hâlihazırda kaliteli çelik olarak tabir edilen ve ağırlıklı olarak makine, otomotiv, savunma sanayii, madencilik, petrol ve petrokimya alanlarında kullanılan bu çeliğin Türkiye üretiminin yüzde 70’i Asil Çelik tarafından yapılıyor. Asil Çelik’in öyküsü de ilginç. 1974 yılında Koç Grubu tarafından kurulmuş, 1979’da üretime geçmiş ancak çeşitli aksaklıklar nedeniyle şirket 1983’te kamulaştırılmış. 2000 yılında şirketin özelleştirilmesiyle birlikte Güriş Grubu ve Diler Holding Asil Çelik’in yüzde 96,7’sine sahip oldu, hisselerin geri kalan bölümü ise halka açık. Bu yeni yatırımla birlikte, iç piyasadaki talebin artık yerli oyuncular tarafından karşılanması sözkonusu olacak.


1000 kişiye istihdam sağlanacak

Bir yıldır görevde olan Asil Çelik’in Kardemir kökenli Genel Müdürü Osman Kılavuz ile yaptığımız sohbette, çelik piyasasının krizdeki durumu ile ilgili şu bilgileri öğrendik. 2008 yılının temmuz, ağustos aylarına kadar dünya genelinde çelik talebi çok yüksekmiş, küresel krizle birlikte tüm dünyada talebin düşmesinin ardından üreticilerin elinde birim fiyatı çok yüksek büyük miktarda stok mal kalmış. Bu gelişmelerin ardından üreticiler üretim miktarlarını kısmış. 2009’da 1,2 milyar ton çelik üretilirken, 2010’da 1.413 milyar ton çelik üretimi gerçekleştirildi. 2011 beklentisinin de 2010 seviyelerinde olması bekleniyor. Çin, tek başına 626 milyon ton çelik üretimiyle dünyadaki toplam üretimin yüzde 40’ını gerçekleştiriyor. Ancak bunun çok büyük bölümünü iç pazarda tüketiyor.
Şu anda sahip oldukları 400 bin ton üretim kapasitesinin dünya ölçeğinde küçük ve orta boy üretici sınıfına girdiğini belirten Kılavuz, “Böyle olunca rekabette zorlanıyoruz. Üretim maliyetleriniz daha yüksek oluyor ve rakipler sizi geride bırakıyor. Bu nedenle bu yatırım kararını aldık. Dağıtım ağı kuracağız, depolar açacağız ve bu sayede daha rekabetçi olacağız. 1000 kişiye yakın yeni istihdam öngörüyoruz. Yatırım, üç yılda tamamlanır” diyor.


İthalatı minimuma indireceğiz

Kılavuz, Türkiye’nin ithal ettiği çelik miktarını da minimuma indirmeyi planladıklarını dile getiriyor. Türkiye’nin özellikle sanayide kullandığı çeliği kendisinin üretmesi, şu sıralarda Kuzey Afrika bölgesinde meydana gelen olayların benzerlerinin yaşandığı dönemlerde daha da önem kazanıyor. Kılavuz, Libya’daki karışıklık nedeniyle Çin’den bekledikleri gemilerin Süveyş’ten geçemediğine, dolayısıyla mal sevkiyatında sıkıntılar yaşandığına ve bekledikleri malı piyasadan topladıklarına dikkat çekiyor.
Kılavuz, 1980’li yıllarda Libya’da Atom Enerjisi Kurumu’nda mühendis olarak çalışmış. Libya’da çalışmanın o dönemlerde de zor olduğunu belirten Kılavuz, 1986’da ABD’nin Libya’yı bombalamasından kısa bir süre sonra Türkiye’ye dönmüş. İnsanların korkularına ve sindirilmişliklerine tanık olan Kılavuz, “Libya’da iki kişi yan yana geldiğinde asla rejim veya Kaddafi aleyhinde konuşmazdı. Ancak, sizinle yalnız kaldıklarında belki biraz konuşurlardı” diyor.


En büyük rakipler Rusya ve Ukrayna

Asil Çelik’in en büyük müşterileri arasında Ford, BMW, Fiat, Renault, Volvo, Caterpillar, Bosch gibi dünya devleri var. Türkiye’yi de kapsayan bölgede en yoğun üretim yapan ülkeler arasında İtalya, Almanya, Rusya, Fransa ve İspanya bulunuyor. Yeni yatırımla birlikte Bulgaristan, Romanya, İtalya, İngiltere, ABD, Meksika, Singapur, Cezayir ve Mısır gibi ülkelere açılmayı hedefleyen Asil Çelik, sadece Almanya pazarına yönelik hizmet vermek üzere de bir şirket kurmuş. Çelik piyasasında en büyük rakiplerinin Rusya ve Ukrayna olduğunu ifade eden Kılavuz, “Kaliteli çeliğin ana hammaddesi olan kömür ve cevher bu ülkelerde çok büyük boyutlarda mevcut. Örneğin Rus üreticiler OEMK, Mitchell gibi şirketlerin kendi kömür yatakları var. O nedenle çok güçlüler” diyor.
Demir-çelik sanayii, sanayileşmenin ve ekonominin lokomotif sektörlerinden biri. Özellikle enerjide büyük oranda dışarıya bağımlı olan Türkiye’nin bu tür alanlarda yerli üretimi arttırarak ithalatı en aza indirmesi, buradaki açığı kapatması açısından önemli. Darısı bu alandaki diğer üreticilerin başına diyelim.