Gıda suçu işleyen teşhir edilecek

Türkiye’de AB’ye üyelik süreci son zamanda her ne kadar epeyce tavsamış olsa da, işini layıkıyla götüren ve sorumlu oldukları alanlarla ilgili AB’ye uyum yasalarını eksiksiz yerine getirmeye çalışan bakanlıklar var. Türkiye’de bugün itibariyle gıda güvenliğinde AB standartları dönemi başladı diyebiliriz. Yeni süreçle ilgili dün, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, epey detaylı bilgiler aktardı. Eker, 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu kapsamında uygulanacak mevzuata ilişkin, “Yediğimiz içtiğimiz her şeyin, her aşamasıyla ilgili çağdaş standartları belirlemek ve zincirin her aşamasında denetlemek gerekiyor, biz bu mevzuatı bunun için yaptık” diyor. AB standartlarında bir gıda denetim sisteminin yeniden tesis edildiği bu yasayla 102 adet düzenleme de yürürlüğe giriyor. Bunların 95 tanesi yayımlanmış, yedisi ise Başbakanlık’ta yayımlanma aşamasında. 
Türkiye’nin AB ile tam üyelik müzakerelerine başladığı dönemde, en zor fasıllardan birinin tarım olacağı yönünde genel bir kanı vardı. Bakan Eker, “Bu gıda kanunuyla ve bu mevzuatla aslındaTürkiye’nin AB standartlarını çok rahat bir şekilde yakaladığını ve uygulama kabiliyetine sahip olduğunu gösterdik, Diğer birçok fasıl, müzakereye açılmamışken, biz gıda faslını müzakereye açtık ve bu kanunla uygulamaya konan 102 yönetmelik, aslında AB ile uyumun ve entegrasyonun gıdada daha kolay olacağını göstermesi bakımından önemli” diyor ki, aslında haksız sayılmaz.


Gıdada ademimerkeziyetçilik

Yeni kanun ve mevzuatın detaylarında neler var, kısaca bakalım. Bundan sonra toprağa atılan tohumdan tabağa gelinceye kadarki tüm süreç tüm zincir artık kontrol altında. Bunun için bir Gıda Kontrol Genel Müdürlüğü oluşturulmuş. Bitkisel, hayvansal, işlenmiş, hammadde veya yarı mamul her ne formda olursa olsun gıdayla ilgili her süreç izleniyor ve kayıt altına giriyor. İşin ilginç yanı, Bakanlık, gıda denetim alanında devlet merkezinin etkisini azaltarak, yerel idarelerin yetkilerini arttırarak, ademimerkeziyetçi bir sisteme geçmiş. Mesela, iş yeri kapama, ürün toplatma, para cezası gibi müeyyideleri yapmaya artık il müdürlükleri yetkilendirilmiş. Daha önce gıdayla ilgili toplum sağlığına aykırı bir durum tesbit edildiğinde, mülki amirin onayının alınması gerekiyordu. Bunun yarattığı zaman kaybı, o süreç içinde kararların değişmesi gibi pek çok olumsuzluk yaşanıyordu. Bundan sonra tüm yetki il müdürlerinde, kontrol ve denetim elemanları da acil durumlarda, ürünü toplatma ve faaliyetten men yetkisine sahip. Bir diğer yenilik isegıdanın alanına giren birçok konuyla ilgili 10 ayrı bilimsel komisyon oluşturulacakolması. 
Gıda güvenliği için oluşturulan stratejik plan çerçevesinde 12 ayrı eylem planı hazırlanmış. Et ve et ürünleri, süt ve süt ürünleri, alkollü ve alkolsüz içecekler, takviyeli gıdalar vs. gibi eylem planları oluşturulmuş. Daha önce sadece gıda üretim yerleri kayda alınırken, bundan sonraki süreçte toplu tüketim ve satış yerleri de kayıt altına alınacak. Bakan Eker, yeni durumu,“İzleme güvenliği olacak. Yumurta hangi çiftlikten, ilden geldi bileceğiz. Et ve et ürünleri nerede imal edilmiş, hangi bölge, hangi çiftlikte imal edilmiş, bunu geriye doğru izleyebileceğiz. Ancak, sebze ve meyvede zaman alacak bunun başlaması” diye açıklıyor. 
Kısacası, her türlü çiftlikte üretim yapanlar, mandıra, kesimhane sahipleri, ürünleri piyasaya arz edenler, bakkal, market, toptancı, depocu, bunların hepsi ürettiğinden ve sattığından sorumlu olacak


Bundan sonra teşhir var

Gelelim can alıcı noktaya... Tüketici sağlığının korunması amacıyla taklit ve hileli ürün üreten firmalar artık Bakanlık tarafından kamuoyuna açıklanacak. Eskiden bu yasal olarak bunun önünde engeller vardı. Bu tür uygulamalar içinde olanlar teşhir edilecek. Öyle ki, yem fabrikaları ve çiftlikler ürettikleri ve hayvanlara yedirdikleri yemlerin kaydını tutacak. Bir firma, sadece kendi hayvanları için yem üretimi yapıyorsa da bunun kaydını tutacak. Yine yeni düzenlemelerle hayvanlara kötü muamele yapılamayacak, gerek çiftlikte, gerek taşınırken, gerek kesilirken eziyet olmaması esasHayvanlara ayrılan alanın belli bir standardı olacak. Hayvanlara sekiz saatten fazla yolculuk yaptırılmayacak. Örneğin, bir metrekare alanda 10 taneden fazla tavuk bulunmayacak. Bunların dışında Bakanlık 2009’dan beri yürüttüğü bir çalışma ile, Türkiye’deki tüm tarım arazilerinin haritasını çıkarmış. İki yıl boyunca 200 uzmanın gerçekleştirdiği bu çalışma, her 2500 metrekarelik alanda “hangi tarımsal ürün yüksek verimlilikte üretiliyor” bilgisini ortaya koymuş. Bunun tüm üreticilerle ilişkilendirilerek ele alınması gündemde. Yasa bu haliyle halk sağlığına yönelik önemli yenilikler getiriyor görünüyor. Ancak, uygulanabilir ve denetlenebilir olabilirse bir faydası olacağı kesin.



Çevre felaketlerine 360 derecelik bakış



Geçen yıl, ekolojik anlamda yine çalkantılı bir yıldı, insanlık doğaya karşı bitmek bilmez hoyratlığını yine sergiledi. İnsanın, “sonsuz kaynaklara sahipmişçesine doğayı kullanma ve yok etme”sine çeşitli vesilelerle şahit olduk. Seragazı salımları rekor seviyelere çıktı, Kuzey Kutbu’ndaki buzulların erimesi 2007’deki rekor seviyelere yaklaştı, ısı kaydedilmiş en yüksek 11’inci ısı derecesiydi. ABD’de soğuk ve sıcak dereceleri daha önce görülmemiş uçlarda seyretti, Avrupa ve Afrika’da kuraklık ve aşırı sıcaklarla kavrulduğumuz rekor sayıda iklimle alakalı felaketin yaşandığı bir yıldı. Aynı zamanda 2011, tarihe en kötü ikinci nükleer felaketin yaşandığı yıl olarak geçti. ABD’nin Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi NOAA’in, deniz ve toprak sıcaklıklarını ölçmek için kullandığı deniz, toprak ve hava göstergeleri 2011 boyunca dünyanın açık ve seçik biçimde ısındığını gösterdi. İlk kez geçen yıl dünya nüfusu 7 milyara ulaştı ki, bunun 1970’dekinden iki katı insana yiyecek, giyecek sağlanması, barınacak yer bulunması ve eğitim hizmeti verilmesi demek.
Tek tük iyi haberden biri, yenilenebilir enerji yatırımlarında rekor kırılması oldu. Dünyada yenilenebilir enerji türlerine, termik santrallerden daha fazla yatırım yapıldığı açıklandı. BM Çevre Programı UNEP, yenilenebilir enerji yatırımlarının 2010’da yüzde 32 artarak, 2004’ten bu yana 211 milyar dolar seviyesine geldiğini açıkladı. İlk kez gelişmekte olan ülkelerdeki yatırım -Türkiye hariç- gelişmiş ülkelerdeki yatırımı geçti. Bloomberg’e göre, yenilenebilir enerji yatırımları gelecek sekiz yılda ikiye katlanarak 395 milyar dolara erişecek. Ama kötü haber şu ki, Uluslararası Enerji Ajansı IEA’ya göre, bu yatırımlar küresel ısınmanın önünü almada yeterli olamayacak. IEA’nin öngörüsü, aralık ayında Durban’da yapılan iklim değişikliği konferansında da açıkça görüldü. Durban’da toplanan 194 ülkenin siyasetçileri ikna edici bir anlaşma yapamadan ülkelerine geri döndü.
Bir diğer iyi gelişme, doğa felaketi yaşanan hemen her yerde halkların daha fazla başkaldırması, daha fazla isyan etmesi ve çözüm yolları araması oldu. Yaşanan pek çok dramatik çevre olayıyla birlikte dünyanın pek çok yerinde insanlar sokaklara döküldü, protestolar düzenledi, kurumların ve hükümetlerin muazzam çevre problemlerine yönelik ağır kalmaları karşısında kendi yöntemlerini geliştirdi. Başta yağmur ormanlarıyla ilgili yayınları olmak üzere dünyanın en fazla ziyaret edilen çevre ve doğa koruma sitelerinden www.mongabay.com, geçen yılın en önemli 10 doğa olayını seçmiş. Mongabay’ın listesinde çevre aktivizmi birinci sırada. Özellikle, ABD’de Keystone XL boru hattına yönelik gerçekleştirilen eylemlerinden Myanmar’daki baraj protestolarına kadar büyük protesto gösterileri doğayı tahrip edenlere karşı başarılı oldu. Tabi, kolluk kuvvetleri de görev başındaydı, sadece ABD’deki Keystone XL eylerinde 1252 kişi gözaltına alınmış.
Kötü haberler yukardakilerle sınırlı değil, keşke öyle olsa... İklim değişikliğinde zaman daralıyor. Geçen yıl seragazı emisyonu rekor kırarak, 2010’a göre yüzde 6 arttı. Hükümetlerden hâlâ ciddi bir hareket yok. Temmuzda NOAA, son 300 ayın, tüm ortalama sıcaklıkların üzerinde olduğunu, 1997-2011 arasındaki 15 yılın 13’ünün en sıcak yıllar olduğunu açıkladı. Mayısta yapılan bir ölçüm sonucunda yavaşlama ve duraklamaya rağmen pek çok gelişmiş ülkenin havasında karbondioksit yoğunluğu milyonda 394 parçacık seviyelerinde, yani azami sınır olan 350’nin üzerinde seyrediyordu. Bu seviyeler bazı biliminsanlarınca artık geri dönüşü olmayan bir küresel ısınmaya işaret ediyor. Şili’de Kurak Bölgeler Araştırma Merkezi, kasımda deniz buzullarının halihazırdaki erime süresi ve boyutunun son 1450 yıldır görülmemiş seviyelerde olduğunu açıkladı. 2010’da afetlerden daha çok Rusya, Avrupa, Pakistan ve Ortadoğu etkilenirken, 2011’de sıra Kuzey Amerika’daydı. Kıtada Missisipi ve Missuri nehirleri taşkınlara neden oldu, rekor seviyede kontroldışı yangınlar ve kuraklık ortalığı kasıp kavurdu. 2011, aynı zamanda son 50 yılın en kötü kuraklık ve sel olaylarının yaşandığı yıldı. Tayland sel baskınında 730 kişi öldü, Çin’in kuzeyinde 2010’da başlayan kuraklık ise devam etti.
Muazzam kuraklıklar yoksullar kadar varsılları da vurdu. Son 60 yılın en ciddi kuraklığını yaşayan Afrika boynuzu ülkelerinde 10 milyon insan açlıktan kırıldı, 29 bini çocuk olmak üzere onbinlercesi öldü. Almanya ve Orta Avrupa’da 1881’den bu yana tutulan istatistiklere göre en kurak yıl yaşandı. Büyük depremlerin de yılıydı 2011: Sadece yılın ilk yedi haftasında Arjantin, Birmanya, İran, Pakistan, Şili, Tacikistan, Yeni Zelanda ve birçok Pasifik adası depremle sarsıldı. En ciddi sonuçları olan deprem ise denizde cereyan etti ve tsunami 11 martta 15 bin 500 kişinin ölümüne, çıkan yangın sonucunda Fukuşima nükleer tesisindeki üç reaktörün erimesine, bölgede oturan 160 bin kişinin başka yerlere iskanına, aşağı yukarı 210 milyar dolarlık ekonomik ve fiziki hasara, reaktörlerin durdurulması için de ek 15 milyar dolar masrafa, deniz kıyılarında normalin 50 kat üzerinde radyoaktiviteye neden oldu. Fukuşima felaketinin doğrudan sonuçlarından biri, Avrupa ülkelerinin nükleer enerjiye sırtlarını dönmesi oldu. Avrupa, nükleerle ilgili ciddi kararlar aldı.
İnsanlığın artık bazı tercihlerini değiştirmesinin zamanı gelmiş de çoktan geçmiş gibi...



Kıbrıs’ın gazına mundar demek

Yılın ilk yazısı, geçen yıl Türkiye'nin kendi siyasi gündemi nedeniyle yeterince yer bulamamış bir konuya kısmet oldu. Kıbrıs'ın güneyindeki sularda bir süreden beri devam eden sondaj çalışmalarının ilk aşaması "mutlu sona" ulaştı, Kıbrıs Adası'nın güneyindeki Münhasır Ekonomik Bölge'nin 12'inci parselinde 140 ila 230 milyar metreküplük doğalgaz rezervinin bulunması Ada'nın güneyindekiler (ve belki kuzeyindekiler) için yeni yıl hediyesi oldu. Rezervin 2000'den bu yana dünya çapında keşfedilen en büyük 4'üncü doğalgaz yatağı ve şu ana kadarki en iyi 100 yatak arasında bulunduğu söyleniyor. 
Sondajı yapan ABD'li Noble Energy'nin ulaştığı sonuçları açıklayan Kıbrıs Cumhurbaşkanı Dimitri Hristofyas, bunun Kıbrıs için "tarihi bir an" olduğunu söyleyerek, "Artık Avrupa'nın enerji haritasında yerimizi aldık" açıklamasında bulundu. Bulunan doğalgaz Rumlara kimine göre 150 yıl kimilerine göre ise 210 yıl yetebilir ama elbette mesele bu gazın ihracı ve bunun için sıvılaştırma tesisi kurulması ki bedelinin 10 milyar dolar olduğu varsayılıyor. Rum yönetimi Afrodit olarak adlandırılan 12'nci parseldeki sondaj çalışmalarına 18 eylülde başlamış, 12'inci parseli tek taraflı olarak Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmesi Türkiye ile gerilime neden olmuştu. Bulunan gazın Münhasır Ekonomik Bölge'deki 14 yataktan biri olduğunu, toplam rezervin yüzde 10'una denk geldiğini ve hesaba petrol yataklarının dahil olmadığına da hatırlatalım. 
Doğalgazın değerlendirilmesinin ortaklaşa belirlenecek bir stratejiyle gerçekleştirilmesi ve doğalgaz yataklarını siyasi amaçlı olarak kullanılmaması Güney Kıbrıs'taki muhalefetin görüş birliğine vardığı bir konu. Siyaseten ülkesinde tamamen köşeye sıkışmış olan Hristofyas, elini güçlendiren bu gazın bulunmasının ardından yaptığı açıklamanın ikinci cümlesinde Türkiye'ye önemli bir atıf yaptı. "Kıbrıs'ta doğalgaz bulunması Ada'da çözüm için motivasyon ve barış için bir araç olarak kullanılmalı" diyen Hristofyas, Kıbrıs'ın birleşmesiyle kaynaklardan Kıbrıslı Türkler'in de faydalanacağını yineledi. Hristofyas, "Türkiye, barış ve uzlaşı ruhu göstersin. Doğu Akdeniz'de gerilim yaratan gelişigüzel faaliyet ve tahriklerden kaçınsın. Birleşmiş Milletler'in Kıbrıs'la ilgili kararlarına saygı göstersin ve çözüm yönünde aktif çalışsın" ifadeleriyle topu Türkiye'ye attı. Hristofyas, bu vesileyle Kıbrıs'ta birleşme yönünde devam eden sürece katkı sağlayacak olumlu bir mesaj verdi: “Hidrokarbon yatakları, Kıbrıs sorununa, yasadışı işgale ve kolonizasyona son verecek, ülkemizi ve halkımızı yeniden birleştirecek ve halkımızın; Kıbrıslı Türklerin ve Rumların insan haklarını ve temel özgürlüklerini tesis edecek bir çözüm bulunması teşvik olabilir. Konfederal ve bölücü taleplerle barışa ve işbirliğine ulaşılamaz. Bunlara ülkenin yeniden birleşmesiyle ulaşılabilir. Bu, Kıbrıslı Türklere, Tanrı'nın bahşettiği zenginlikten faydalanma olanağı verecek bir olgudur.”
Bu ifadelerle Hristofyas bir nevi "çözüm için gaz diplomasisi"nin temellerini atmaya çalışıyor. Güvenlik Konseyi'nin ağır topları İngiltere ve ABD de bulunan gazın önemini doğru değerlendirerek, çözüm ve birleşmeye yönelik ocakta New York'ta Derviş Eroğlu ile Hristofyas arasında yapılacak son toplantının "son olmaması" yönünde görüş belirtti. Mutabakat sağlanan başlıkların bir daha müzakere edilmemesi, güneyde Şubat 2013'teki cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında müzakerelerin kaldığı yerden sürmesi konusunda niyetlerini ortaya koydular. 

Durum böyleyken Türk tarafı nasıl bir tavır koydu? Siyasetin gündelik dilinin tüm alanlarına ince ince işlemiş olan kibir yine tüm açıklığıyla zuhur etti. Yatıp kalkıp her gün doğalgaza ne kadar çok ihtiyacımız olduğundan bahsedenler, bir anda Kıbrıs'ta bulunan gazı küçümsemeye başladı. Medyada yer alan haberlerde komik desen değil, olsa olsa gülünç "sözde münhasır ekonomik bölge" diyenler mi istersiniz, yoksa haberde hiçbir uzmandan görüş almadan "uzmanlar Kıbrıs'ın gazı yetersiz" diyor diye manşet atanlar mı... Gazın bulunduğunun açıklanmasının birkaç gün öncesinde Enerji Bakanı Taner Yıldız, doğalgaz konusunun Kıbrıs sorununun çözümünden ayrı düşünülemeyeceğini söylemiş, Rumların, geçtiğimiz günlerde gündeme gelen doğalgazı Türkiye üzerinden pazarlama düşüncesiyle ilgili olarak, "Enerji sektörü savaşların gerekçesi değil, barışın gerekçesi olmalı. Bu, barış görüşmelerinden ayrı düşünülecek bir kalem değildir" demişti. Şimdi Hristofyas hodri meydan diyor ama Türkiye'nin masaya koyduğu yeni bir öneri yok. Böyle, iç karartıcı bir gündemle pek Kıbrıs'a bakacak hali de yok.

Büyük dönüşüm büyük tartışma getirecek

Türkiye'de yeni kentsel dönüşüm hamlesi başlıyor. Depreme dayanıksız binaların yıkılmasını sağlayacak olan yasa tasarısı hazır. İşin uygulama kısmı, çok tartışmalara neden olacak gibi görünüyor. Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, bir grup gazeteciyle biraraya geldiği sohbet toplantısında yasa tasarısının ayrıntılarından bahsetti. Van depremi sonrası Başbakan Erdoğan'ın 'dayanaksız binaların yıkılması' yönünde verdiği talimatla ilgili olarak harekete geçen Bakanlık, 'Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı'nı hazırlamış, tasarının ocak ayında yasalaşması bekleniyor. Bakan Bayraktar'ın anlatımlarına göre, bu yasanın en önemli iki ayağı var. Bunlardan bir tanesi riskli, çürük ve yıkılması gereken binaların tespiti, ikincisi ise binaların yıkılması sonrası ortaya çıkacak arsaların değerlendirilmesi... 
Bakan Bayraktar'ın verdiği bilgilere göre, Van'da 7.2'lik bir depremde 35-40 bin ev yıkıldı, aynı şiddette bir depremin İstanbul'da olması halinde sadece üç ilçede, Zeytinburnu, Bakırköy ve Bahçelievler'de 110 bin civarında konutun yıkılacağı varsayılıyor. Türkiye'de konut stoğu 20 milyona yaklaşmış durumda ve bunların yüzde 35-40'ı zaman içinde yenilenmeli. Ortalama 7.5 milyon konutun 5, 10, 15, 20 yıllık periyotlar içinde yenilenmesi halinde bunun yenileme maliyetinin 500-600 milyar lira civarında olacağı tahmin ediliyor. 

Ücretsiz tarama yapılacak
Yasa tasarısındaki düzenlemelerle, afetler karşısında riskli bulunan alanların ve buralardaki yapıların sahipleriyle anlaşma sağlanarak bu riskli yapıların yıktırılıp bu alanların dönüştürülmesinde ve yeniden yerleşimin temin edilmesinde “gönüllülük” esası getiriliyor. Ancak, bu esasa uymayanların yapılarının yıktırılması ve riskli yapılarla alanların tahliyesi de yasaya dahil ediliyor. Riskli binaların tespiti için Almanya'dan röntgen cihazları getirtilmiş. Yasa çıktıktan sonra başta İstanbul olmak üzere bütün binalar bu röntgen cihazları ile ücretsiz olarak taranacak. Uzmanlar tarafından oluşturulacak ekipler tarafından binaların risk analizi yapılacak. Ortaya çıkan veriler çerçevesinde Bakanlar Kurulu kararıyla riskli alanlar belirlenecek. Riskli alanlar dışında kalan bölgelerde ise belediyeler riskli binaları tespit edebilecek. Riskli alanlar ve binaların tespitinin ardından, yıkımlar başlayacak. 
Yasa tasarısına göre, yıkım kararlarına itiraz edilemeyecek, ancak sadece yıkım ve kamulaştırma bedeli gibi noktalar yargıya taşınabilecek. Yıkım işleri, belediyeler ve TOKİ tarafından yapılacak. Tasarıya göre, binası çürük çıkanlara yıkım için üç aylık bir süre verilecek. Bina bu sürede yıkılmadığı takdirde, idari makamlarca yıktırılacağı belirtilerek, bir ay daha süre tanınacak. Eğer bu süre içinde de yıkım gerçekleşmezse, devreye Bakanlık girecek. Bina yıktırılacak ve yıkım masrafı tapuya haciz olarak konacak. Yıkım sonrası binanın bulunduğu alan hisseli arsa haline getirilecek. 

Arsalara devlet de ortak olacak
Hisse sahipleri isterse, arsalarını kendileri değerlendirme yoluna gidebilecek. Şayet anlaşma olmazsa, hisse sahiplerinden üçte ikisinin kararı geçerli olacak. Yine yasa tasarısına göre, dayanıksız bir binada oturan hak sahiplerinin yüzde 51'inin rızasını almak suretiyle kat irtifakı/kat mülkiyeti bozulacak. Bu durumda yeni hisselendirme, arsa üzerinden yapılabilecek. Peki anlaşma yapmayanlar ne olacak? Onların da hisse değerleri hesaplanacak, almaları için çoğunluğa teklif getirilecek. Çoğunluk alırsa sorun yok. Çoğunluk almazsa, hisseleri devlet alacak ve TOKİ adına tapu tescil edilecek. Böylece, arsaya devlet de ortak olmuş olacak. Ne zamanki, arsaya bina yapılması aşamasına geçilecek, o zaman devlet kendisinde bulunan hisseyi satarak ortaklıktan çıkacak. 
Yıkım ve binaların yeniden yapım süreciyle ilgili olarak Bakan Bayraktar, " Kimseyi sokağa atmayacağız. Kira yardımı, ev desteği yapılacak" diyor. Niyet makul, kanun son derece detaylı ve herkesin işini kolaylaştırıyormuş hissi veren bir şekilde hazırlanmış, ancak uygulamasının aynı şekilde kolay olacağını söylemek zor. Binalarını yıktırmak istemeyenler muhakkak olacaktır. Geçmişte defalarca şahit olduğumuz gecekondularını yıktırmak istemeyen insan manzaralarıyla yeniden ve sıklıkla karşılaşabiliriz. Dönüşüm, epeyce dava dosyasına da konu olabilir. Yıkılma riskine rağmen binanın yıkılmasını istemeyen mülk sahipleri tarafından mağduriyet davaları açılabilir. Yıkımlara mülk sahiplerinin yüzde 100 desteğinin ve katılımının sağlanması mümkün değil gibi görünüyor. Sorunsuz bir kentsel dönüşüm, İstanbul gibi hacmi giderek genişleyen devasa bir kent için çok daha büyük zorluklar içeriyor. Bu arada, dönüşüm harekatıyla giderek bir TOKİ irisi haline gelen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın çevre, doğa koruma, SİT alanları, HES'lerle ilgili görüşlerini alamadık. Bir dahaki sefere belki...

İbret-i alem için birkaçı yıkılabilir
Bakan Bayraktar, kent silueti tartışmalarına ilişkin de bir açıklama yaptı, şehrin çehresini bozan projelerden kaçınmak gerektiğini söyledi. Bayraktar, "Her imar alan firma, istediği projeyi yapamaz. İmarı alıp, projenin sağını solunu değiştirip kentin görüntüsüne zarar veren binalar yapıyor. İmar mülkiyet hakkı değildir. Şehrin siluetini bozacak yerlere Bakanlığın müdahale etmesini yasayla sağlamak istiyoruz. Bunların birkaç tanesi ibret-i alem için yıkılırsa iyi olur" diyor. Bu arada Bayraktar'ın TOKİ dönemine ilişkin de itiraf niteliğinde açıklaması ilginçti: "Barınma sorununu çözmek için maliyetleri aşağı çektik, klasik konsept uyguladık. Her ilde konut siluetinin aynı olması göze battı, bu bazılarını rahatsız etti ama bu haklı bir rahatsızlıktır. Konsept bir mimari yakalamak gerekirdi. Şimdi bunu nasıl değiştiririz diye TOKİ'de toplantılar yapılıyor." 

Nükleer santral ve duyarlılık fay hattında

Türkiye'nin nükleer santral ile imtihanı artık farklı bir boyutta ilerliyor. AKP Hükümeti'nin kararıyla Mersin Akkuyu'da yapılması planlanan nükleer santral projesini gerçekleştirecek olan Akkuyu NGS Elektrik Üretim A.Ş. 14 Aralık 2010'da kuruldu. Şirket, geçen günlerde kuruluşunun birinci yılını kutladı. Buraya kadar sorun yok, sorun bu şirketin nükleer santral inşaatı için 13 Aralık 2011 tarihine kadar vermesi gereken belgelerle ilgili. Akkuyu NGS Elektrik A.Ş.'nin, inşaat lisansı için Türk Hükümeti’ne verdiği belgelerdeki eksiklik var. Şirket, 13 Aralık 2011 günü nükleer santral inşaat lisansını alabilmek için gerekli belgeleri teslim etmiş. Etmiş etmesine de "ufak bir ayrıntı" eksiğiyle. 
Akkuyu'da yapılacak nükleer santralle ilgili en büyük tartışma, bilindiği üzere, santralın yapılacağı bölgenin çok yakınından geçen deprem fay hattı ile ilgili olarak yapılıyor. Şirketin, teslim ettiği belgeler arasında, bölgenin sismik raporu yani bölgenin deprem risklerini gösteren araştırma yok. Bu sanıldığı gibi gizli bir durum da değil. Zira, Akkuyu NGS Elektrik A.Ş. Genel Müdürü Alexander Superfin'in, geçen hafta yaptığı açıklama bir nevi itiraf niteliğinde. Superfin, gerekli belgeleri hükümete verdiklerini ancak, sismik araştırmaların halen devam ettiğini söyledi. Nükleer santralın en tartışmalı konusu olan güvenlik ve depremle ilgili konularda gerekli raporlar hazırlanmadan, inşaat lisansı için başvurmak, projede güvenlik konusuna gösterilen duyarlılığın ne düzeyde olduğunun açık bir göstergesi. Superfin, açıklamasında, "30 yıl önce yapılan çalışmaları dikkate aldıklarını, aralık ayı içinde sismik araştırmaların sona ereceğini, veriler toplandıktan sonra değerlendirmek ve onaylanmak üzere TAEK'e gönderileceğini" kaydetmişti. Dolayısıyla, meselenin en can alıcı kısmı netleştirilmeden yine kollar sıvanmış oldu. 

Akkuyu'daki tartışma neydi?
Rusya’ya geçen yıl ihalesiz verilen ve anlaşması hızla imzalanan Akkuyu nükleer santralinin 25 kilometre yakınından Ecemiş Fay Hattı geçiyor, şu anda aktif ve yüksek enerji birikimli bir hat olarak tehlikeli grupta yer aldığı belirtiliyor. 1976'da alınan yer lisansına göre, Akkuyu'ya nükleer santral kurulması isteniyor. 35 yıl önce Ecemiş Fay Hattı, ölü fay olarak nitelendiriliyor ve bu durum hiçbir güncellemeye tabi tutulmadan Akkuyu'ya lisans veriliyor. Uzmanlar, 35 yıl önce bu lisans verilirken, fay hattına ilişkin bilgilerin kayıtlı olmadığına da dikkat çekiyor.  
Jeoloji Mühendisleri Odası'nın sitesinde yer alan uyaralar dikkat çekici. Öncelikle santralın yeriyle ilgili bilimsel (jeolojik, jeoteknik, jeofizik) verilerin nükleer reaktör kurulmasına elverecek olumluluk ve netlikte olmadığı ifade ediliyor. Bilgiler şöyle: "Santralın kurulacağı yerin yakınından geçen Ecemiş Fayı’nın sismik karakteri konusunda ciddi kaygılar yaratacak bilimsel araştırmalar var. Ecemiş Fayı, 300 kilometre uzunluğunda olup, Akkuyu’nun 20-25 kilometre yakınından geçerek denizde devam ediyor. Yılda 3 mm sol yönlü doğrultu atımlı harekete sahip, aktif bir fay. 500 yıldır 6-7 büyüklüğünde bir depremin olmaması bu fay boyunca tehlikeli bir enerji birikiminin olduğuna işaret ediyor." 
Hatta, 35 yıl önce Akkuyu’ya yer lisansı veren üç kişilik ekipte yer alan Prof. Dr. Tolga Yarman bile, "O zamanki kriterlerle bugünküler bir değil" diyerek, Akkuyu’nun lisansının geçersiz olduğunu söylemişti.
Bu arada, geçtiğimiz aylarda, Viyana Üniversitesi, Akkuyu'ya kurulması planlanan santralda olası bir kaza durumunda hangi bölgelerin etkileneceğine ilişkin bir analiz hazırlamış, Akkuyu'daki olası bir kaza halinde, kazadan sadece 15 gün sonra Doğu Avrupa ve Afrika'nın bile etkileneceğini ortaya koymuştu. Fukuşima'daki kazanın ardından yapılan araştırmada, dünyadaki 234 nükleer santral analiz edilmişti. Yüksek performanslı bilgisayarlarda hazırlanan analize göre, riskli bir kaza olması durumunda, kaza anında ilk olarak Mersin ve çevre iller etkilenecek. Kazadan bir hafta sonra tüm Türkiye, 15 gün sonraysa Türkiye’nin tüm komşuları, Doğu Avrupa, Kafkaslar, hatta Afrika’ya kadar olan geniş bir bölge, radyoaktif maddelerin etkisi altında kalacak. 
Dolayısıyla, hükümet, insanların can ve mal güvenliğini ilgilendiren deprem gibi bir kriteri de içeren yer lisansını yenilemeyi düşünmediği gibi inşaat lisansı kapsamında yapılara ilişkin sismik değerlendirmenin de sonraki aşamalara bırakılmasında bir sakınca görmüyor. Bırakın nükleeri, kısa süre önce yaşanan Van depremi deneyimi hiç olmamış gibi...

***********

Meclis'te Ekolojik 
Anayasa'yı anlattılar
Türkiye'nin hemen tüm kesimleri farklı anayasa platformlarıyla biraraya gelerek, yeni anayasanın nasıl daha sivil, demokratik, özgürlükçü ve barıştan yana bir anayasa olması gerektiğini konuşuyor uzun zamandır. Türkiye'de "doğanın da hakları" olduğunu savunanlar, Türkiye'de ilk kez ekolojik anayasa ihtiyacını dile getiriyor ve tartışmaya farklı bir boyut kazandırıyor. Ekolojik Anayasa, en fazla Latin Amerika ülkelerinde yaygın. Avrupa'da ise Almanya ve Fransa, yeni maddeler ekleyerek anayasada güncelleme yapıyor. Aslında, anayasanın ekolojik de olması, dünyada da çok yeni bir kavram. Devletin temel niteliklerinden biri olarak ekolojik ifadesinin de konması, yeni yeni talep ediliyor. 
Türkiye'de, Ekolojik Anayasa Girişimi, bir süre önce "yeryüzünün ve doğanın" haklarını tanımlayan, tanıyan ve güvence altına alan bir anayasa için çalışma başlattı. Geçen hafta, bu girişimin temsilcileri, TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda Ekolojik Anayasa taslağını anlattı. AKP’den Mehmet Ali Şahin, CHP’den Süheyl Batum, MHP’den Faruk Bal ve BDP’den Ayla Akat Ata‘dan oluşan 1 Numaralı Alt Komisyon, heyetin talep ve önerilerini dinledi. Heyet, sürdürülebilir kalkınma hedefini tehlikeli bulduklarını, yaşamın sürdürülebilir kılınması gerektiğini ve bunlara bağlı olarak insan ve doğa merkezli ve doğayla uyumlu bir anayasa taleplerini anlattı. Doğa haklarını savunacak bir kamu denetçisi niteliğinde ombudsman oluşturulması istendi. Taleplerin ne kadarı dikkate alınacak önümüzdeki süreçte göreceğiz. 

İklim değişikliği büyüme azmimizi engelleyemez!

Bu yıl BM İklim Konferansı Güney Afrika'nın Durban kentinde gerçekleştirildi. İçeride bu ay sonu süresi dolacak olan Kyoto Protokolü sonrası iklim değişikliği ile mücadelenin nasıl devam edeceği konusunda çetin pazarlıklar yaşanırken, dışarıda çevrecilerin, aktivistlerin, çevre ve iklim meselesiyle derdi olan, sesini duyurmak isteyen herkesin eylemleri vardı. İklim değişikliğiyle mücadelede öncü rol üstlenen AB, 2015'e dek bağlayıcı bir anlaşmaya varılmasını, bu anlaşmanın 2020'de yürürlüğe girmesinin yanısıra, atmosferi en çok kirleten sanayileşmiş ülkeler için de bağlayıcı hedefler koyulmasını istiyor. Durban'da Kanada, ABD, Japonya ve Suudi Arabistan Kyoto Protokolü'nün bir dönem daha uzatılmasına karşı çıkarken, AB, G-77 ve Çin Grubu, Ada Ülkeleri, Afrika ülkeleri ise eğer yerine yenisi gelmeyecekse sürmesini talep etti. Normalde cuma günü sona ermesi gereken zirve, bir gün daha uzatılarak dün de devam etti. Gelişmiş ülkelere 5 Mart 2012'ye kadar seragazı salımı indirim hedeflerini iletmeleri için süre tanındı. Ülkeler hedefler konusunda anlaşmaya varırsa, önümüzdeki süreçte yeni bir protokol hazırlanacak. Ortaya üzerinde çok net mutabık kalınmış bir protokol metni, bir anlaşma çıkmamış olsa da, iki hafta boyunca en gelişmişlerden en yoksullara kadar herkes bu konuda kafa yordu.
Peki, bu sırada Türkiye neredeydi, neler yaptı? Türkiye İklim Müzakerecisi Mithat Rende, çevre konularından sorumlu iki bakan Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ile Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Durban'da yoktular. 2023'te dünyanın 10 büyük ekonomisi arasında olma hedefindeki Türkiye'ye yaraşır şekilde ve çevre konularıyla alay edercesine ülkeyi Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz temsil etti. Gelelim rakamlara... Türkiye, seragazı salımlarını 1990 seviyesine göre dünyanın yüzde 5 indirim sağlamaya çalıştığı süreçte bu oranı yüzde 96 arttırmış. Mevcut durumu yeterince utanç verici değilmiş gibi Türkiye, Durban'da 2020 için hedeflediği rakamı yüzde 20 olarak açıkladı. Yani, halihazırdaki artıştan yüzde 20 azaltma. Üstelik tüm raporlar, iklim değişikliğinin en kötü sonuçlarını yaşayacak coğrafyalardan birisinin Türkiye olduğunu gösterirken. Örneğin Germanwatch adlı sivil toplum örgütü 1991-2010 dönemini içeren İklim Risk İndeksi'ni yayınladı. Buna göre aşırı iklim olaylarından en çok etkilenen ülkelerin başında Bangladeş geliyor. Bangladeş'i Myanmar ve Honduras izliyor. Türkiye ise 1991-2010 ortalamasında 106. sırada yer alsa da, 2010 listesinde 88. sıraya yükselmiş.


Türkiye dünya sera gazı salımlarının yüzde 1'ini gerçekleştirirken, sera gazı salımı artışlarında ilk sıralardan aşağı hiç düşmüyor. Şu anda Türkiye'de planlanan yeni 50 tane kömürlü termik santral projesi var. Bunlar hayata geçtiğinde Türkiye, karbon salımı konusunda yeni rekorlara koşar adım gidecek gibi görünüyor. Ülkenin pek çok noktasında toplumun karşı çıkmasına rağmen, HES'ler konusundaki inat da hükümetin iklim değişikliği konusundaki vurdumduymazlığının ifadesi. Durban'da açıklanan ve Germanwatch ile CAN Europe (İklim Eylem Ağı) tarafından hazırlanan iklim değişikliği performans endeksi, Türkiye için tam bir yüz karası. Enerji kaynaklı salımların yüzde 90’unu kapsayan 58 ülkenin değerlendirildiği raporda, son dörde giren ve listede 58. sırada yer alan Türkiye en kötüler arasında. Bu kadar mı, tabi ki değil. İklim müzakerelerinde sonucu olumsuz etkileyecek politikalar ortaya koyan ülkelere verilen Günün Fosili ödülünü 3 aralık günü Türkiye aldı. CAN yaptığı açıklamada, Türkiye'nin ödüle layık görülmesinin nedenini, seragazı salımlarını indirmek için hedef belirlemeden, Kyoto Protokolü'nün mekanizmalarından faydalanarak teknolojik ve finansal destek almaya çalışmak olarak gösterdi. Türkçesiyle şark kurnazlığı!


Tüm bunlar, Türkiye'nin iklim konusundaki politikasızlığının göstergeleri. Kalkınma söz konusu olduğunda büyüyen bir ekonomi olmakla övünüyor. Ancak, içinde bulunmak istediği "gelişmişler liginde" yer alan ülkeler çok daha farklı seviyelerde Durban'da temsil edilir ve müzakere ederken Türkiye konuya büyük bir ciddiyetsizlik içinde yaklaşıyor. Durban’daki tavır geleceğimizi ilgilendiren hayati bir konudaki müzmin politikasızlığının, plansızlığının açık tezahürü. Sorumluluklarını yerine getirmeyen, politika oluşturmayan, üstelik finansal yardım alma talebinde bulunan bir ülkeyi kim ciddiye alır? İçine düşülen acizliğin, itibar kaybının farkında bile olunmadığı bir durum sözkonusu. Greenpeace Akdeniz Direktörü Uygar Özesmi, Durban'da "Türkiye'nin bundan sonra kömürlü termik santral yapmayacağız" demesinin bile çok etkili bir açıklama olabileceğini, içeride halkın takdirini kazanacağını söylüyor. Özesmi, "Türkiye iklim değişikliği konusunda içeride ve dışarıda güçlü bir politika oluşturmamakla vatandaşlarının geleceğini tehlikeye atıyor. Doğu Akdeniz bölgesinde iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkelerin başında geliyor" diyor.
Sahi, Türkiye iklim değişikliği konusunu yanlış anlamış olabilir mi?

Pozitif gündemden hayal kırıklığına

Bilindiği üzere, Avrupa Birliği, Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı. Türkiye, AB’nin ihracat yaptığı ülkeler arasında Gümrük Birliği öncesi 12. sıradayken, şimdi beşinci sırada; ithalat yaptığı ülkeler arasında ise yedinci. AB, Türkiye’nin dış ticaret hacminde ortalama yüzde 40 paya sahip. Geçen yıl Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımın yüzde 80’i AB ülkeleri kaynaklı, bu rakamın 2011’de daha da arttığı ifade ediliyor. Öte yandan, 1996’dan itibaren Türkiye ile AB arasındaki ticari ilişkiler Gümrük Birliği çerçevesinde ilerliyor. O tarih itibariyle taraflar arasında gümrük vergileri, miktar kısıtlamaları kaldırıldı, Türkiye, AB’nin ortak ticaret politikasını uygulamaya başladı. Aynı zamanda Türkiye’deki ticaret politikası, rekabet, vergilendirme, gümrükler ve fikrî mülkiyet hakları alanlarındaki mevzuatlar AB ile uyumlaştırıldı. 
Üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen, halen Gümrük Birliği’nin işleyişinde ciddi sorunlar yaşanıyor. Bu sorunlar içinde Türkiye’nin en fazla aleyhinde olan konu şu: AB’nin Serbest Ticaret Anlaşmaları (STA) yaptığı üçüncü ülkelerin, Gümrük Birliği çerçevesinde AB üzerinden serbestçe Türkiye pazarına giriş imkânları elde ederken, Türkiye ile de bir STA imzalama konusunda isteksiz davranmaları. Türkiye, AB’nin STA süreçlerine doğrudan dâhil edilmediği için bu konudaki AB politikalarının takip edilmesi zorlaşıyor. Tabii, Türk vatandaşlarına yönelik uygulanan katı vize rejimi de Gümrük Birliği kapsamında ikili ticari ilişkiler üzerinde ciddi anlamda olumsuz etkiye sahip konulardan bir diğeri.
Dolayısıyla Türkiye AB’ye tüm üye olmadığı için, AB’nin ortak dış ticaret politikasını yürütmekle görevli olan Avrupa Komisyonu’ndaki 133 No’lu Komite’ye de katılamıyor. Bu da, AB’nin en büyük ticaret ortaklarından ve aynı zamanda dünyanın en büyük 16. ekonomisine sahip Türkiye’nin dış ticaret politikasının önünde, ortaya çıkacak sonuçları kendisinin hiçbir şekilde etkileyemediği biçimde büyük bir sorun olarak duruyor. Örneğin, AB’nin Güney Kore, Hindistan, Ukrayna, ASEAN ülkeleriyle imzaladığı veya imzalayacağı STA’lar, Türkiye’nin ihracatında önemli bir paya sahip ve görece rekabet üstünlüğü olan tekstil ve otomotiv sektörlerine ciddi darbe vuruyor. Bu durum, yıllardan beri çeşitli platformlarda dile getiriliyor. 
İşte bu toplantılardan biri de geçenlerde düzenlendi. Dış ticaretin bu en önemli meselelerinden birine dikkat çekmek üzere geçen ay TUSKON (Türkiye İşadamları ve Sanayicileri Konfederasyonu) European Policy Center ile “Türkiye-AB Ortak Çıkarları Yeniden Değerlendirme” başlıklı bir konferans düzenledi. Bu konferansa TUSKON’un davetlisi olarak AB Genişleme ve Komşuluk Politikasından Sorumlu Komiseri Stefan Füle ve AB Ticaretten Sorumlu Komiseri Karel De Gucht katıldı. Toplantının basına açık bölümü öncesi Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Füle ve Gucht ile birkaç saat süren bir toplantı gerçekleştirdi. Türkiye, bu sorunu Gümrük Birliği’ne dâhil olduğundan beri dile getiriyordu, AB tarafı pek umursamıyordu. Ancak, Avrupa Komisyonu’nun AB kurumları arasında her zaman Türkiye’nin yanında olduğunu hatırlatmakta fayda var. 
Kapalı toplantıda, ilk kez AB tarafı, Türkiye’nin taleplerini dikkate alan bir tutum sergiliyor. Hatta, Türkiye’nin üçüncü ülkelerle imzalanacak STA’larda 28. ülke olarak katılması önerisini getiriyorlar ki, bu son derece olumlu bir gelişme. Uzun yıllardan beri dile getirilen ve Türkiye’nin zarar gördüğü aşikâr bu meselede en somut adımlardan biri atılırken, Çağlayan, toplantının basına açık olan kısmında, bu konular hiç gündeme gelmemişçesine özellikle vize konusunda AB’yi eleştiren bir tutum sergiliyor. Konuşmasında, “Türkiye pozitif bir gündemle” geldiklerini söyleyen Füle’ye yönelik olarak Çağlayan, “Türkiye’ye pozitif gündemle geldiniz. Ama sizden ricamız şu; pozitif gündemle gelirken pozitif yaklaşımla gelin negatif yaklaşımla gelmeyin” diyor. Türkiye’nin tamamen yanında bir niyetle gelen ve Gümrük Birliği’nin iyi işlemesi için çözüm arayışında olan komiserler, hiç beklemedikleri Bakan Çağlayan’ın bu konuşması karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor. Bu gelişmelerin ardından da TUSKON’un, Füle ve Gucht’ten özür dilediği belirtiliyor. 
Gümrük Birliği ve vize meselesi iş dünyasında can yakan konulardan, bu önemli bir gerçek. Ancak, herkesin hassasiyetleri ortada, çabaları da...

Nükleer enerji karşıtlığı siyasetin belirleyicisi oluyor


Japonya’da yaşanan deprem ve tsunami felaketi sonrası özellikle gelişmiş ülkelerin nükleer enerji santrallerine olan yaklaşımı ve konuyla ilgili gelişmelere yönelik algısı büyük oranda değişti. Biz de ise pek yeni bir durum yok. Geçen hafta Enerji Bakanı Taner Yıldız, ekonomik gelişmişlik ve kalkınmanın ölçüsünü nükleer santral sahipliğine indirgeyerek yaptığı kıyaslamada, “Nükleer santraller keşke 30-40 yıl önce kurulsaydı, bırakın enerji fiyatlarını, sanayinin durumu şu anki durumun belki iki üç katı olurdu” gibi absürt bir çıkarsamasa bulundu. Petrol zengini Arap ülkeleri neden kendi başlarına kalkınmakta zorlanıyor acaba? Bakan bununla da yetinmeyerek, nükleer güç santrallerine elektrik üretimi açısından bakılmaması ve sanayileşmenin önemli bir kalemi olarak görülmesi gerektiğini ifade etti. İsteriz ki o ‘keşke’nin içine yenilebilir enerji türleri de dâhil edilmiş olaydı... Enerji, siyasetten ve hamasetten arındırılmış bir sektör değil, bunun örnekleri pek çok. Ancak, artık siyasetin belirleyici unsurlarından birinin de ekoloji olduğunu görememek, 30-40 yıl önceki siyasetçi modeline tekabül ediyor. İnsana ve çevreye yönelik ciddi tehlikeler oluşturan, ekolojik dengeye zarar veren enerji türlerinin artık koşulsuz kabulü diye bir durum söz konusu değil. Son dönemde özellikle nükleer santraller gelişmiş ülkeler tarafından sorgulanıyor, yatırımlarda yenilebilir enerji türlerine yönelik paylar artıyor.
Bakalım Avrupa’ya. Enerji ihtiyacının yüzde 80′ine yakınını nükleer santrallerden sağlayan Fransa’da nükleer endüstrinin lobi gücü haliyle çok yüksek. Fakat, Fukushima felaketi ve ardından Almanya’da kamuoyunun baskısıyla nükleer santrallerin kapatılması kararı, Fransa’da nükleer enerji karşıtlarının seslerini yükseltmesine yol açtı. Hatta artık siyaseten nükleer enerji karşıtlığının veya yandaşlığının halk nezdinde önemli bir parametre olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Fransa özelinde bakarsak, siyasi partilerin hemen hepsi bir şekilde enerji politikalarında değişime giderken, Cumhurbaşkanı Sarkozy ve hükümetinin enerji politikası giderek yalnızlaşıyor. İş artık nükleer olsun mu olmasın mı noktasından, nükleer enerji santrallerinin orta vadede kapatılmasını isteyenlerle, bu enerji türünün payını azaltmak isteyenler noktasına evriliyor.


Çevreci sosyalizm

Nisan-Mayıs 2012’de Fransa’da yapılacak başkanlık ve parlamento seçimleri öncesi Sosyalist Parti ve Yeşiller, genel seçimlerde birlikte hareket etmek için en sonunda anlaştı. Yeşiller, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Sosyalistlerin adayı François Hollande’a destek verecek. Dolayısıyla, Sosyalistlerin kazanması halinde, farklı bir politika uygulanacağı kesin. Çünkü, geçen haftaki anlaşmaya göre, iki tarafta da yeni bir ekonomik, sosyolojik ve ekolojik modelin benimsenmesi konusunda istek ve kararlılık gösteriyor. Hedef, hayata geçirilecek bir enerji dönüşümü yasasıyla 2025’te nükleer enerjiyi yüzde 50’ye indirmek, 24 adet nükleer santrali kademeli olarak devreden çıkarmak ve yeni proje geliştirmemek üzerine kurulu. Kimi çevreciler ve nükleer karşıtları tarafından yetersiz bulunan bu anlaşmaya rağmen yine de ezberi bozulan Sarkozy’nin söyleyebildiği tek şey, “nükleer enerji üretimini düşürmek çılgınlık” ve bizim siyasetçileri hatırlatan ”mum devrine mi döneceğiz” şeklinde oldu. Yetmedi, nükleer uzmanları da dâhil herkesin lüzumsuz olarak nitelediği yeni bir nükleer santral sözü verdi.

Hâlbuki yakınlarda BBC’nin 23 ülkede yaptırdığı bir araştırma, kamuoylarının artık yeni nükleer santraller istemediğini ve nükleer enerjiye güvenmediğini açık bir şekilde gösteriyor. Araştırmaya göre, Türklerin yüzde 41’i nükleer enerjinin tehlikeli olduğunu, dünyadaki santrallerin en kısa sürede kapatılması gerektiğini düşünüyor.

Yüzde 32’lik bir kesim ise dünyada var olan nükleer santrallerin kullanılmasını ancak yenilerinin yapılmamasını istiyor. Yani toplamda yüzde 73, yeni nükleer santrallere karşı. Araştırmaya göre, Almanya’da nükleer enerjiye muhalefet altı yıl önce yüzde 73 iken şimdi yüzde 90. Nükleer santral karşıtlığı Fransa’da yüzde 66’dan yüzde 83’e, Rusya’da yüzde 61’den yüzde 83’e yükselmiş durumda. Varolan santrallerini hemen kapatmaya en istekli ülkeler Almanya ve İspanya. Santrali olmayıp da isteyen ülkelerin başını Nijerya, Gana ve Mısır gibi ülkelerin çekiyor olması da araştırmanın ilginç notu. Fransa’da IFOP’un (Institut Français d’Opinion Publique) temmuzda yaptığı bir araştırmada “Yenilenebilir enerjiyle tüm ülkenin enerji ihtiyacı karşılanabilir mi” sorusuna halkın yüzde 52’si evet demişti. Bu oran Almanya ve İspanya’da yüzde 70, İtalya’da yüzde 72’ydi.

Tüm bu gelişmelerin özeti, Fransa’da uzun vadede nükleer enerjiden vazgeçilmesi için mücadele eden yeni siyasetçiler iktidara gelebilir. Dünyanın en fazla nükleer enerjiye bağımlı bir ülkesi bu enerjiden çıkış için yeni yollar ararken, Türkiye’nin siyasetçilerinin nükleer ısrarı ve toplum seviyesinde hiçbir ciddi tartışma olmaması açıkçası sırıtıyor.

Almanya'nın enflasyon korkusu

Avro Bölgesi'nin içinde bulunduğu krizin çözümü için uzun vadeli stratejiler oluşturulmaya çalışılıyor ancak pek çok uzman finans sisteminin köklü şekilde reformdan geçirilmesi gerektiği görüşünde. Son günlerde liderler, Avrupa Merkez Bankası'nın para basmasını ve sorunlu ülkelerin tahvillerini almaya devam edip etmemesini tartışıyor. Bu konuda, görüş ayrılıkları geçtiğimiz aylarda Avrupa Merkez Bankası'nda istifalar getirmişti. Diğer yandan, Avrupa Merkez Bankası, borç krizinin derinleşmesiyle yükselen tahvil faizlerini kontrol altına almak üzere yaptığı tahvil alımlarına haftalık üst limit getirdi. Avrupa'daki bazı merkez bankası başkanları ve Avrupa Merkez Bankası'nın kimi yönetim kurulu üyeleri, tahvil alımlarına tümden karşı çıkıyor. Hal böyleyken, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin geçen hafta para basılması teklifi, Almanya Başbakanı Angela Merkel tarafından tereddütsüz biçimde reddedildi. Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle de, aynı yönde bir açıklama yaparak, para basmanın geçici bir rahatlama yaratacağına, enflasyonu tetikleyeceğine ve reformlara zarar vereceğine işaret etti. Ancak, tam tersi yönde, para basılması konusunda da Fransa tarafı ısrarlı. Birkaç gün önce çeşitli temaslarda bulunmak üzere Türkiye'ye gelen Fransa Dışişleri Bakanı Alain Juppe, iş, akademi ve kültür dünyasından temsilcilerle biraraya geldiği bir toplantıda, bu konuyu gündeme getirmiş.
Bir ara Ekoloji ve Kalkınma Bakanlığı da yapan Juppe'nin verdiği örnek ilginç: Almanların geçmiş tecrübeleri, bugün gündeme gelen para basma meselesine engel oluyor. 1920'lerde başlayan Almanya'nın Naziler öncesi yaşadığı güvensizlik, işsizlik, sadece bir ekmek almaya yeten bol sıfırlı banknotlar, dünya tarihinde eşine az rastlanan enflasyon rakamları ve ardından nazizmin bu dönemde Almanların isteklerini yerine getirmek vaadiyle ortaya çıkarak, umut peşinde olan halkın desteğini alması.
İnsanların yoksullaştığı, şirketlerin iflas ettiği ve halk kitlelerinin ülkenin geleceğinden kaygı duyduğu dönemler. Dolayısıyla, Almanlar, para basılmasıyla birlikte enflasyonun tırmanacağından ve geçmişte yaşananların tekrarından korkuyor. Ancak, Juppe'ye göre, para basılmamasıyla birlikte zamanla avronun gücü azalacak, ülkeler eski para birimlerine dönmek zorunda kalacak ve 550 milyonluk Avrupa üzerinde önemli bir gücü bulunan Almanya, zaman içinde bu gücünü kaybedecek. Bu tartışma belli ki daha çok sürecek. Liderler, bundan sonra aldıkları kritik kararlarla durumu ya rahatlatacak ya da daha da derinleştirecek.


* * *


Kriz varsa o zaman
biraz 'yeşillenelim'
Avro Bölgesi epey uzun zamandır finansal kriz ve kamu borçlarıyla sarsılıyor. Avrupalı liderlerin, siyasi ve mali entegrasyonu daha fazla arttırıcı tedbirler alması gereken bir ortamda, fikirleri giderek ayrışıyor, önlemlerle ilgili tartışmalar yaşanıyor. Geçen hafta Avrupa'nın borç krizinin aşılması konusunda Avrupa Yeşiller Partisi de önerilerini ortaya koydu. Yeşiller'in Paris Deklarasyonu, kısa, orta ve uzun vadede yapılması gereken 12 düzenlemeyi içeriyor. Deklarasyonun en çarpıcı tarafı, Yeşiller'in Avrupa’nın kurucu anlaşmalarının yeniden gözden geçirme çağrısı yapması. Öneriler ise şöyle sıralanıyor: "Yunanistan’ın borç yükünü sürdürülebilir kılmak, Avrupa Mali İstikrar Fonu'nu etkili bir siper haline getirmek, Avrupa bankalarını yeniden sermayelendirmek, 'Sadece kemer sıkma' yaklaşımını gözden geçirmek, Avrupa’nın mali piyasalarını güçlü bir regülasyona tabi tutmak, Vergi kaçaklarıyla mücadele ve vergi kolaylıklarını asgariye indirmek de dahil olmak üzere kapsamlı bir Avrupa vergi stratejisi geliştirmek, Avrupa Para Fonu’nu kurmak, Makroekonomik izleme çerçevesini hayata geçirmek, Güçlü ve ciddi bir Avrupa Hazinesi'nin oluşmasını sağlayacak bir Avrupa bütçesini iktisat politikalarının bir aracı haline getirmek, Avrupa için 'Yeşil New Deal' lanse etmek, AB 2020 hedeflerini istikrarla, büyüme ve mali hedeflerle aynı seviyede değerlendirmek, Karbondioksit fiyatını daha gerçekçi kılmak ve bu sayede 2020’de seragazı emisyonları azaltma hedefini yüzde 30’a yükseltmek, Mali kuruluşlara karbon stres testi uygulamak, Yasalara iklim riskini bir sistem riski olarak dahil etmek, 'yeşil endeks' kurmak, gerekirse vergi destekleri getiren yeşil bankacılığı geliştirmek, Yeşil yatırımları destekleme amacıyla Avrupa Merkez Bankası'nın yeşil bono çıkarması, yeşil yatırımlar ve şirketlerin kağıtlarını kamusal emeklilik fonlarını almaya zorunlu kılarak özel emeklilik fonlarını teşvik etmek, Nükleer ve fosil yakıtlar dışında yenilenebilir enerjiye geçişi gerçekleştirmek, Hayati iktisat politikalarında ortak karar almak, Yeni bir Avrupa için Sözleşme."

Fransa’yı krizden kim kurtarır yarışı



Avrupa’yı kasıp kavuran kriz, Avrupalı liderleri sahneden birer birer indiriyor, hükümetleri deviriyor, ülkelerin borç krizlerine bir de siyasi krizler eklemleniyor. Kurtarma paketleri, tasarruf önlemleri Avrupa’nın kemikleşmeye başlayan meselelerine bir türlü deva olamazken, hataların faturaları doğal olarak liderlere kesiliyor. Avrupa’nın derinleşen borç krizi karşısında bir türlü yapısal çözüm getiremeyen, günü kurtaran çözümleriyle krize neşter vuracak kararları alamayan liderler koltukları birer birer bırakırken, sürekli erken seçim takvimleri konuşuluyor. İrlanda, Portekiz, İspanya, Slovakya, Yunanistan ve İtalya derken, gözler Mayıs 2012’de seçime gidecek olan Fransa’da. Fransa ile birlikte dünya ekonomisinin lider ülkelerinden Almanya ve ABD’de de seçim var.
Kemer sıkma önlemleri ile bir yandan bütçe açığını kontrol altına çalışan bir yandan da AAA olan kredi notunu korumaya çalışan Nicolas Sarkozy Hükümeti’nin durumu gelecek seçimler açısından pek parlak değil. Geçtiğimiz günlerde biraraya gelme fırsatı bulduğum çeşitli sivil toplum kuruluşlarına mensup Fransızlar, artık ülkenin yeni bir lidere ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin en güçlü adaylarından olan Sosyalistlerin adayı François Hollande seçim kampanyasını başlattı. Fransız sosyalistlerinin ve Fransa solunun, Fransa’yı ve dolayısıyla Avrupa’yı etkileyebilecek önemli bir değişim sürecini başlatabileceği inancı var. Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Sosyalistlerin adayı François Hollande Sarkozy’ye 20 puan fark atıyor. Türkiye’nin AB üyeliğine destek veren bir isim olan Hollande, yine de AB’nin Türkiye’yi hazmetmesinin zor olacağını düşündüğü için bu konuya şimdilik mesafeli.Fransa’da yapılan son anketler, Sosyalist Parti’nin Cumhurbaşkanlığı seçimini rahat bir şekilde kazanacağını ortaya koyuyor. Sarkozy’ye verilen destek ise yüzde 30’lara kadar düşmüş durumda. Krizin en yakıcı döneminde yönetime gelmesi muhtemel Sosyalistler’in aslında şimdiki hükümete göre çok farklı ekonomi politikaları yok ancak anketlerde yüzde 48’lik bir kesim Hollande’ın ekonomi politikalarının Fransa’nın geleceği konusunda daha etkili olacağına inanıyor. Aslında temelde soru şu, Fransa’da borç krizini Sarkozy mi yoksa Hollande mı daha iyi idare eder? Geçen yıl oybirliği ile kabul edilen Sosyalist Parti Programı ekonomideki verilerin son durumuna göre yeniden güncelleniyor. Program yüzde 2,5’luk bir büyüme oranı hedefiyle hazırlanmıştı, ancak son verilere göre bu oran yüzde 1’ler seviyesinde kalacak. Program bu gibi verilere göre yeniden düzenleniyor. Hollande, önseçimlerdeki kampanyasında ağırlıklı olarak kullandığı, “kamu borçlarının azaltılması ve mali dengelerin yeniden oluşturulması” söylemini sürdürüyor.
Öte yandan, New York başta olmak üzere Madrid, Londra, Atina, Frankfurt gibi kentlerde devam eden Indignados Fransızcasıyla Indignés (Öfkeliler) eylemleri henüz Paris’te çok güçlü değil. Eylemciler, geçtiğimiz günlerde Paris’in Wall Street’i denebilecek La Défense’i işgal etti. Şimdilik sesleri pek gür çıkmasa da, seçimlere uzanan süreçte işgal eylemlerinin artması ve büyük toplumsal patlamaların yaşanması bekleniyor.


Şirket iflasları başladı

Geçtiğimiz günlerde Fransa Başbakanı Francois Fillon, ülkenin bütçe açığını kapatmak için 2016’ya kadar 100 milyar avro tasarruf edileceğini, iflasın artık Fransa için de soyut bir kelime olmadığını söylemişti. Bütçe kesintilerinin bir parçası olarak pek çok tasarruf önlemi alınırken, bankaların kredi musluklarını kesmesinin ardından Fransa’da şirket iflaslarının gelmeye başladığı belirtiliyor. Hatta, Fransa ile iş yapan Çinli şirketlerin de bu durumdan etkilenerek iflas ettiği söylenenler arasında. Fransa’nın iş dünyası örgütü MEDEF, şirket iflaslarının ciddiyetine dikkat çekerken, bu krizin 10 yıl daha süreceğini ve 2012-2013’ün çok daha zor geçeceğini öngörüyor. Türkiye’ye ise krizin 2013’te etki edeceği beklentisi var. Yine MEDEF’in tahminlerine göre, Almanya’nın ekonomisi durgunluk sinyalleri veriyor, bu durum Avrupa’yı 2012’de resesyona sürükleyecek. Öte yandan, Fransız iş dünyası Sarkozy’nin seçimi kaybedeceğine kesin gözüyle bakarken, “Fransa’daki büyük burjuvazinin artık Sarkozy’yi istemediği”, “Sarkozy ile Fransa’nın 21. yüzyıla devam edemeyeceği” ifade ediliyor. Sarkozy, özellikle iş dünyası nezdinde kredibilitesini tamamen kaybetmiş bir lider. Tüm bunlar Hollande’ın önünün açık olduğuna işaret.


Sol ittifakta ‘nükleer’ anlaşmazlığı

Ancak, Hollande ile ilgili sol ittifak içinde nükleerle ilgili bir pürüz var. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda ittifak yapması beklenen Sosyalist Parti ve Yeşiller’in nükleer santrallerle ilgili farklı tutumları ciddi bir kriz olarak değerlendiriliyor.Hollande’ın, seçilmesi halinde Flamanville nükleer santralinin yapımına devam edileceğini söylemesi Yeşiller’le Sosyalistler arasındaki ipleri gerdi. Hollande, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi gerektiğini düşündüğünü, ancak gerekli güvenlik tedbirlerine uyulması halinde EPR inşaatının sürebileceğini söyledi. Yeşiller, şimdi “Hollande yeni santrallere dur demeyecekse anlaşma olmaz” kozunu ortaya sürüyor.