Aralık 2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aralık 2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Büyük dönüşüm büyük tartışma getirecek

Türkiye'de yeni kentsel dönüşüm hamlesi başlıyor. Depreme dayanıksız binaların yıkılmasını sağlayacak olan yasa tasarısı hazır. İşin uygulama kısmı, çok tartışmalara neden olacak gibi görünüyor. Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, bir grup gazeteciyle biraraya geldiği sohbet toplantısında yasa tasarısının ayrıntılarından bahsetti. Van depremi sonrası Başbakan Erdoğan'ın 'dayanaksız binaların yıkılması' yönünde verdiği talimatla ilgili olarak harekete geçen Bakanlık, 'Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı'nı hazırlamış, tasarının ocak ayında yasalaşması bekleniyor. Bakan Bayraktar'ın anlatımlarına göre, bu yasanın en önemli iki ayağı var. Bunlardan bir tanesi riskli, çürük ve yıkılması gereken binaların tespiti, ikincisi ise binaların yıkılması sonrası ortaya çıkacak arsaların değerlendirilmesi... 
Bakan Bayraktar'ın verdiği bilgilere göre, Van'da 7.2'lik bir depremde 35-40 bin ev yıkıldı, aynı şiddette bir depremin İstanbul'da olması halinde sadece üç ilçede, Zeytinburnu, Bakırköy ve Bahçelievler'de 110 bin civarında konutun yıkılacağı varsayılıyor. Türkiye'de konut stoğu 20 milyona yaklaşmış durumda ve bunların yüzde 35-40'ı zaman içinde yenilenmeli. Ortalama 7.5 milyon konutun 5, 10, 15, 20 yıllık periyotlar içinde yenilenmesi halinde bunun yenileme maliyetinin 500-600 milyar lira civarında olacağı tahmin ediliyor. 

Ücretsiz tarama yapılacak
Yasa tasarısındaki düzenlemelerle, afetler karşısında riskli bulunan alanların ve buralardaki yapıların sahipleriyle anlaşma sağlanarak bu riskli yapıların yıktırılıp bu alanların dönüştürülmesinde ve yeniden yerleşimin temin edilmesinde “gönüllülük” esası getiriliyor. Ancak, bu esasa uymayanların yapılarının yıktırılması ve riskli yapılarla alanların tahliyesi de yasaya dahil ediliyor. Riskli binaların tespiti için Almanya'dan röntgen cihazları getirtilmiş. Yasa çıktıktan sonra başta İstanbul olmak üzere bütün binalar bu röntgen cihazları ile ücretsiz olarak taranacak. Uzmanlar tarafından oluşturulacak ekipler tarafından binaların risk analizi yapılacak. Ortaya çıkan veriler çerçevesinde Bakanlar Kurulu kararıyla riskli alanlar belirlenecek. Riskli alanlar dışında kalan bölgelerde ise belediyeler riskli binaları tespit edebilecek. Riskli alanlar ve binaların tespitinin ardından, yıkımlar başlayacak. 
Yasa tasarısına göre, yıkım kararlarına itiraz edilemeyecek, ancak sadece yıkım ve kamulaştırma bedeli gibi noktalar yargıya taşınabilecek. Yıkım işleri, belediyeler ve TOKİ tarafından yapılacak. Tasarıya göre, binası çürük çıkanlara yıkım için üç aylık bir süre verilecek. Bina bu sürede yıkılmadığı takdirde, idari makamlarca yıktırılacağı belirtilerek, bir ay daha süre tanınacak. Eğer bu süre içinde de yıkım gerçekleşmezse, devreye Bakanlık girecek. Bina yıktırılacak ve yıkım masrafı tapuya haciz olarak konacak. Yıkım sonrası binanın bulunduğu alan hisseli arsa haline getirilecek. 

Arsalara devlet de ortak olacak
Hisse sahipleri isterse, arsalarını kendileri değerlendirme yoluna gidebilecek. Şayet anlaşma olmazsa, hisse sahiplerinden üçte ikisinin kararı geçerli olacak. Yine yasa tasarısına göre, dayanıksız bir binada oturan hak sahiplerinin yüzde 51'inin rızasını almak suretiyle kat irtifakı/kat mülkiyeti bozulacak. Bu durumda yeni hisselendirme, arsa üzerinden yapılabilecek. Peki anlaşma yapmayanlar ne olacak? Onların da hisse değerleri hesaplanacak, almaları için çoğunluğa teklif getirilecek. Çoğunluk alırsa sorun yok. Çoğunluk almazsa, hisseleri devlet alacak ve TOKİ adına tapu tescil edilecek. Böylece, arsaya devlet de ortak olmuş olacak. Ne zamanki, arsaya bina yapılması aşamasına geçilecek, o zaman devlet kendisinde bulunan hisseyi satarak ortaklıktan çıkacak. 
Yıkım ve binaların yeniden yapım süreciyle ilgili olarak Bakan Bayraktar, " Kimseyi sokağa atmayacağız. Kira yardımı, ev desteği yapılacak" diyor. Niyet makul, kanun son derece detaylı ve herkesin işini kolaylaştırıyormuş hissi veren bir şekilde hazırlanmış, ancak uygulamasının aynı şekilde kolay olacağını söylemek zor. Binalarını yıktırmak istemeyenler muhakkak olacaktır. Geçmişte defalarca şahit olduğumuz gecekondularını yıktırmak istemeyen insan manzaralarıyla yeniden ve sıklıkla karşılaşabiliriz. Dönüşüm, epeyce dava dosyasına da konu olabilir. Yıkılma riskine rağmen binanın yıkılmasını istemeyen mülk sahipleri tarafından mağduriyet davaları açılabilir. Yıkımlara mülk sahiplerinin yüzde 100 desteğinin ve katılımının sağlanması mümkün değil gibi görünüyor. Sorunsuz bir kentsel dönüşüm, İstanbul gibi hacmi giderek genişleyen devasa bir kent için çok daha büyük zorluklar içeriyor. Bu arada, dönüşüm harekatıyla giderek bir TOKİ irisi haline gelen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın çevre, doğa koruma, SİT alanları, HES'lerle ilgili görüşlerini alamadık. Bir dahaki sefere belki...

İbret-i alem için birkaçı yıkılabilir
Bakan Bayraktar, kent silueti tartışmalarına ilişkin de bir açıklama yaptı, şehrin çehresini bozan projelerden kaçınmak gerektiğini söyledi. Bayraktar, "Her imar alan firma, istediği projeyi yapamaz. İmarı alıp, projenin sağını solunu değiştirip kentin görüntüsüne zarar veren binalar yapıyor. İmar mülkiyet hakkı değildir. Şehrin siluetini bozacak yerlere Bakanlığın müdahale etmesini yasayla sağlamak istiyoruz. Bunların birkaç tanesi ibret-i alem için yıkılırsa iyi olur" diyor. Bu arada Bayraktar'ın TOKİ dönemine ilişkin de itiraf niteliğinde açıklaması ilginçti: "Barınma sorununu çözmek için maliyetleri aşağı çektik, klasik konsept uyguladık. Her ilde konut siluetinin aynı olması göze battı, bu bazılarını rahatsız etti ama bu haklı bir rahatsızlıktır. Konsept bir mimari yakalamak gerekirdi. Şimdi bunu nasıl değiştiririz diye TOKİ'de toplantılar yapılıyor." 

Nükleer santral ve duyarlılık fay hattında

Türkiye'nin nükleer santral ile imtihanı artık farklı bir boyutta ilerliyor. AKP Hükümeti'nin kararıyla Mersin Akkuyu'da yapılması planlanan nükleer santral projesini gerçekleştirecek olan Akkuyu NGS Elektrik Üretim A.Ş. 14 Aralık 2010'da kuruldu. Şirket, geçen günlerde kuruluşunun birinci yılını kutladı. Buraya kadar sorun yok, sorun bu şirketin nükleer santral inşaatı için 13 Aralık 2011 tarihine kadar vermesi gereken belgelerle ilgili. Akkuyu NGS Elektrik A.Ş.'nin, inşaat lisansı için Türk Hükümeti’ne verdiği belgelerdeki eksiklik var. Şirket, 13 Aralık 2011 günü nükleer santral inşaat lisansını alabilmek için gerekli belgeleri teslim etmiş. Etmiş etmesine de "ufak bir ayrıntı" eksiğiyle. 
Akkuyu'da yapılacak nükleer santralle ilgili en büyük tartışma, bilindiği üzere, santralın yapılacağı bölgenin çok yakınından geçen deprem fay hattı ile ilgili olarak yapılıyor. Şirketin, teslim ettiği belgeler arasında, bölgenin sismik raporu yani bölgenin deprem risklerini gösteren araştırma yok. Bu sanıldığı gibi gizli bir durum da değil. Zira, Akkuyu NGS Elektrik A.Ş. Genel Müdürü Alexander Superfin'in, geçen hafta yaptığı açıklama bir nevi itiraf niteliğinde. Superfin, gerekli belgeleri hükümete verdiklerini ancak, sismik araştırmaların halen devam ettiğini söyledi. Nükleer santralın en tartışmalı konusu olan güvenlik ve depremle ilgili konularda gerekli raporlar hazırlanmadan, inşaat lisansı için başvurmak, projede güvenlik konusuna gösterilen duyarlılığın ne düzeyde olduğunun açık bir göstergesi. Superfin, açıklamasında, "30 yıl önce yapılan çalışmaları dikkate aldıklarını, aralık ayı içinde sismik araştırmaların sona ereceğini, veriler toplandıktan sonra değerlendirmek ve onaylanmak üzere TAEK'e gönderileceğini" kaydetmişti. Dolayısıyla, meselenin en can alıcı kısmı netleştirilmeden yine kollar sıvanmış oldu. 

Akkuyu'daki tartışma neydi?
Rusya’ya geçen yıl ihalesiz verilen ve anlaşması hızla imzalanan Akkuyu nükleer santralinin 25 kilometre yakınından Ecemiş Fay Hattı geçiyor, şu anda aktif ve yüksek enerji birikimli bir hat olarak tehlikeli grupta yer aldığı belirtiliyor. 1976'da alınan yer lisansına göre, Akkuyu'ya nükleer santral kurulması isteniyor. 35 yıl önce Ecemiş Fay Hattı, ölü fay olarak nitelendiriliyor ve bu durum hiçbir güncellemeye tabi tutulmadan Akkuyu'ya lisans veriliyor. Uzmanlar, 35 yıl önce bu lisans verilirken, fay hattına ilişkin bilgilerin kayıtlı olmadığına da dikkat çekiyor.  
Jeoloji Mühendisleri Odası'nın sitesinde yer alan uyaralar dikkat çekici. Öncelikle santralın yeriyle ilgili bilimsel (jeolojik, jeoteknik, jeofizik) verilerin nükleer reaktör kurulmasına elverecek olumluluk ve netlikte olmadığı ifade ediliyor. Bilgiler şöyle: "Santralın kurulacağı yerin yakınından geçen Ecemiş Fayı’nın sismik karakteri konusunda ciddi kaygılar yaratacak bilimsel araştırmalar var. Ecemiş Fayı, 300 kilometre uzunluğunda olup, Akkuyu’nun 20-25 kilometre yakınından geçerek denizde devam ediyor. Yılda 3 mm sol yönlü doğrultu atımlı harekete sahip, aktif bir fay. 500 yıldır 6-7 büyüklüğünde bir depremin olmaması bu fay boyunca tehlikeli bir enerji birikiminin olduğuna işaret ediyor." 
Hatta, 35 yıl önce Akkuyu’ya yer lisansı veren üç kişilik ekipte yer alan Prof. Dr. Tolga Yarman bile, "O zamanki kriterlerle bugünküler bir değil" diyerek, Akkuyu’nun lisansının geçersiz olduğunu söylemişti.
Bu arada, geçtiğimiz aylarda, Viyana Üniversitesi, Akkuyu'ya kurulması planlanan santralda olası bir kaza durumunda hangi bölgelerin etkileneceğine ilişkin bir analiz hazırlamış, Akkuyu'daki olası bir kaza halinde, kazadan sadece 15 gün sonra Doğu Avrupa ve Afrika'nın bile etkileneceğini ortaya koymuştu. Fukuşima'daki kazanın ardından yapılan araştırmada, dünyadaki 234 nükleer santral analiz edilmişti. Yüksek performanslı bilgisayarlarda hazırlanan analize göre, riskli bir kaza olması durumunda, kaza anında ilk olarak Mersin ve çevre iller etkilenecek. Kazadan bir hafta sonra tüm Türkiye, 15 gün sonraysa Türkiye’nin tüm komşuları, Doğu Avrupa, Kafkaslar, hatta Afrika’ya kadar olan geniş bir bölge, radyoaktif maddelerin etkisi altında kalacak. 
Dolayısıyla, hükümet, insanların can ve mal güvenliğini ilgilendiren deprem gibi bir kriteri de içeren yer lisansını yenilemeyi düşünmediği gibi inşaat lisansı kapsamında yapılara ilişkin sismik değerlendirmenin de sonraki aşamalara bırakılmasında bir sakınca görmüyor. Bırakın nükleeri, kısa süre önce yaşanan Van depremi deneyimi hiç olmamış gibi...

***********

Meclis'te Ekolojik 
Anayasa'yı anlattılar
Türkiye'nin hemen tüm kesimleri farklı anayasa platformlarıyla biraraya gelerek, yeni anayasanın nasıl daha sivil, demokratik, özgürlükçü ve barıştan yana bir anayasa olması gerektiğini konuşuyor uzun zamandır. Türkiye'de "doğanın da hakları" olduğunu savunanlar, Türkiye'de ilk kez ekolojik anayasa ihtiyacını dile getiriyor ve tartışmaya farklı bir boyut kazandırıyor. Ekolojik Anayasa, en fazla Latin Amerika ülkelerinde yaygın. Avrupa'da ise Almanya ve Fransa, yeni maddeler ekleyerek anayasada güncelleme yapıyor. Aslında, anayasanın ekolojik de olması, dünyada da çok yeni bir kavram. Devletin temel niteliklerinden biri olarak ekolojik ifadesinin de konması, yeni yeni talep ediliyor. 
Türkiye'de, Ekolojik Anayasa Girişimi, bir süre önce "yeryüzünün ve doğanın" haklarını tanımlayan, tanıyan ve güvence altına alan bir anayasa için çalışma başlattı. Geçen hafta, bu girişimin temsilcileri, TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda Ekolojik Anayasa taslağını anlattı. AKP’den Mehmet Ali Şahin, CHP’den Süheyl Batum, MHP’den Faruk Bal ve BDP’den Ayla Akat Ata‘dan oluşan 1 Numaralı Alt Komisyon, heyetin talep ve önerilerini dinledi. Heyet, sürdürülebilir kalkınma hedefini tehlikeli bulduklarını, yaşamın sürdürülebilir kılınması gerektiğini ve bunlara bağlı olarak insan ve doğa merkezli ve doğayla uyumlu bir anayasa taleplerini anlattı. Doğa haklarını savunacak bir kamu denetçisi niteliğinde ombudsman oluşturulması istendi. Taleplerin ne kadarı dikkate alınacak önümüzdeki süreçte göreceğiz. 

İklim değişikliği büyüme azmimizi engelleyemez!

Bu yıl BM İklim Konferansı Güney Afrika'nın Durban kentinde gerçekleştirildi. İçeride bu ay sonu süresi dolacak olan Kyoto Protokolü sonrası iklim değişikliği ile mücadelenin nasıl devam edeceği konusunda çetin pazarlıklar yaşanırken, dışarıda çevrecilerin, aktivistlerin, çevre ve iklim meselesiyle derdi olan, sesini duyurmak isteyen herkesin eylemleri vardı. İklim değişikliğiyle mücadelede öncü rol üstlenen AB, 2015'e dek bağlayıcı bir anlaşmaya varılmasını, bu anlaşmanın 2020'de yürürlüğe girmesinin yanısıra, atmosferi en çok kirleten sanayileşmiş ülkeler için de bağlayıcı hedefler koyulmasını istiyor. Durban'da Kanada, ABD, Japonya ve Suudi Arabistan Kyoto Protokolü'nün bir dönem daha uzatılmasına karşı çıkarken, AB, G-77 ve Çin Grubu, Ada Ülkeleri, Afrika ülkeleri ise eğer yerine yenisi gelmeyecekse sürmesini talep etti. Normalde cuma günü sona ermesi gereken zirve, bir gün daha uzatılarak dün de devam etti. Gelişmiş ülkelere 5 Mart 2012'ye kadar seragazı salımı indirim hedeflerini iletmeleri için süre tanındı. Ülkeler hedefler konusunda anlaşmaya varırsa, önümüzdeki süreçte yeni bir protokol hazırlanacak. Ortaya üzerinde çok net mutabık kalınmış bir protokol metni, bir anlaşma çıkmamış olsa da, iki hafta boyunca en gelişmişlerden en yoksullara kadar herkes bu konuda kafa yordu.
Peki, bu sırada Türkiye neredeydi, neler yaptı? Türkiye İklim Müzakerecisi Mithat Rende, çevre konularından sorumlu iki bakan Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ile Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Durban'da yoktular. 2023'te dünyanın 10 büyük ekonomisi arasında olma hedefindeki Türkiye'ye yaraşır şekilde ve çevre konularıyla alay edercesine ülkeyi Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz temsil etti. Gelelim rakamlara... Türkiye, seragazı salımlarını 1990 seviyesine göre dünyanın yüzde 5 indirim sağlamaya çalıştığı süreçte bu oranı yüzde 96 arttırmış. Mevcut durumu yeterince utanç verici değilmiş gibi Türkiye, Durban'da 2020 için hedeflediği rakamı yüzde 20 olarak açıkladı. Yani, halihazırdaki artıştan yüzde 20 azaltma. Üstelik tüm raporlar, iklim değişikliğinin en kötü sonuçlarını yaşayacak coğrafyalardan birisinin Türkiye olduğunu gösterirken. Örneğin Germanwatch adlı sivil toplum örgütü 1991-2010 dönemini içeren İklim Risk İndeksi'ni yayınladı. Buna göre aşırı iklim olaylarından en çok etkilenen ülkelerin başında Bangladeş geliyor. Bangladeş'i Myanmar ve Honduras izliyor. Türkiye ise 1991-2010 ortalamasında 106. sırada yer alsa da, 2010 listesinde 88. sıraya yükselmiş.


Türkiye dünya sera gazı salımlarının yüzde 1'ini gerçekleştirirken, sera gazı salımı artışlarında ilk sıralardan aşağı hiç düşmüyor. Şu anda Türkiye'de planlanan yeni 50 tane kömürlü termik santral projesi var. Bunlar hayata geçtiğinde Türkiye, karbon salımı konusunda yeni rekorlara koşar adım gidecek gibi görünüyor. Ülkenin pek çok noktasında toplumun karşı çıkmasına rağmen, HES'ler konusundaki inat da hükümetin iklim değişikliği konusundaki vurdumduymazlığının ifadesi. Durban'da açıklanan ve Germanwatch ile CAN Europe (İklim Eylem Ağı) tarafından hazırlanan iklim değişikliği performans endeksi, Türkiye için tam bir yüz karası. Enerji kaynaklı salımların yüzde 90’unu kapsayan 58 ülkenin değerlendirildiği raporda, son dörde giren ve listede 58. sırada yer alan Türkiye en kötüler arasında. Bu kadar mı, tabi ki değil. İklim müzakerelerinde sonucu olumsuz etkileyecek politikalar ortaya koyan ülkelere verilen Günün Fosili ödülünü 3 aralık günü Türkiye aldı. CAN yaptığı açıklamada, Türkiye'nin ödüle layık görülmesinin nedenini, seragazı salımlarını indirmek için hedef belirlemeden, Kyoto Protokolü'nün mekanizmalarından faydalanarak teknolojik ve finansal destek almaya çalışmak olarak gösterdi. Türkçesiyle şark kurnazlığı!


Tüm bunlar, Türkiye'nin iklim konusundaki politikasızlığının göstergeleri. Kalkınma söz konusu olduğunda büyüyen bir ekonomi olmakla övünüyor. Ancak, içinde bulunmak istediği "gelişmişler liginde" yer alan ülkeler çok daha farklı seviyelerde Durban'da temsil edilir ve müzakere ederken Türkiye konuya büyük bir ciddiyetsizlik içinde yaklaşıyor. Durban’daki tavır geleceğimizi ilgilendiren hayati bir konudaki müzmin politikasızlığının, plansızlığının açık tezahürü. Sorumluluklarını yerine getirmeyen, politika oluşturmayan, üstelik finansal yardım alma talebinde bulunan bir ülkeyi kim ciddiye alır? İçine düşülen acizliğin, itibar kaybının farkında bile olunmadığı bir durum sözkonusu. Greenpeace Akdeniz Direktörü Uygar Özesmi, Durban'da "Türkiye'nin bundan sonra kömürlü termik santral yapmayacağız" demesinin bile çok etkili bir açıklama olabileceğini, içeride halkın takdirini kazanacağını söylüyor. Özesmi, "Türkiye iklim değişikliği konusunda içeride ve dışarıda güçlü bir politika oluşturmamakla vatandaşlarının geleceğini tehlikeye atıyor. Doğu Akdeniz bölgesinde iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkelerin başında geliyor" diyor.
Sahi, Türkiye iklim değişikliği konusunu yanlış anlamış olabilir mi?

Pozitif gündemden hayal kırıklığına

Bilindiği üzere, Avrupa Birliği, Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı. Türkiye, AB’nin ihracat yaptığı ülkeler arasında Gümrük Birliği öncesi 12. sıradayken, şimdi beşinci sırada; ithalat yaptığı ülkeler arasında ise yedinci. AB, Türkiye’nin dış ticaret hacminde ortalama yüzde 40 paya sahip. Geçen yıl Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımın yüzde 80’i AB ülkeleri kaynaklı, bu rakamın 2011’de daha da arttığı ifade ediliyor. Öte yandan, 1996’dan itibaren Türkiye ile AB arasındaki ticari ilişkiler Gümrük Birliği çerçevesinde ilerliyor. O tarih itibariyle taraflar arasında gümrük vergileri, miktar kısıtlamaları kaldırıldı, Türkiye, AB’nin ortak ticaret politikasını uygulamaya başladı. Aynı zamanda Türkiye’deki ticaret politikası, rekabet, vergilendirme, gümrükler ve fikrî mülkiyet hakları alanlarındaki mevzuatlar AB ile uyumlaştırıldı. 
Üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen, halen Gümrük Birliği’nin işleyişinde ciddi sorunlar yaşanıyor. Bu sorunlar içinde Türkiye’nin en fazla aleyhinde olan konu şu: AB’nin Serbest Ticaret Anlaşmaları (STA) yaptığı üçüncü ülkelerin, Gümrük Birliği çerçevesinde AB üzerinden serbestçe Türkiye pazarına giriş imkânları elde ederken, Türkiye ile de bir STA imzalama konusunda isteksiz davranmaları. Türkiye, AB’nin STA süreçlerine doğrudan dâhil edilmediği için bu konudaki AB politikalarının takip edilmesi zorlaşıyor. Tabii, Türk vatandaşlarına yönelik uygulanan katı vize rejimi de Gümrük Birliği kapsamında ikili ticari ilişkiler üzerinde ciddi anlamda olumsuz etkiye sahip konulardan bir diğeri.
Dolayısıyla Türkiye AB’ye tüm üye olmadığı için, AB’nin ortak dış ticaret politikasını yürütmekle görevli olan Avrupa Komisyonu’ndaki 133 No’lu Komite’ye de katılamıyor. Bu da, AB’nin en büyük ticaret ortaklarından ve aynı zamanda dünyanın en büyük 16. ekonomisine sahip Türkiye’nin dış ticaret politikasının önünde, ortaya çıkacak sonuçları kendisinin hiçbir şekilde etkileyemediği biçimde büyük bir sorun olarak duruyor. Örneğin, AB’nin Güney Kore, Hindistan, Ukrayna, ASEAN ülkeleriyle imzaladığı veya imzalayacağı STA’lar, Türkiye’nin ihracatında önemli bir paya sahip ve görece rekabet üstünlüğü olan tekstil ve otomotiv sektörlerine ciddi darbe vuruyor. Bu durum, yıllardan beri çeşitli platformlarda dile getiriliyor. 
İşte bu toplantılardan biri de geçenlerde düzenlendi. Dış ticaretin bu en önemli meselelerinden birine dikkat çekmek üzere geçen ay TUSKON (Türkiye İşadamları ve Sanayicileri Konfederasyonu) European Policy Center ile “Türkiye-AB Ortak Çıkarları Yeniden Değerlendirme” başlıklı bir konferans düzenledi. Bu konferansa TUSKON’un davetlisi olarak AB Genişleme ve Komşuluk Politikasından Sorumlu Komiseri Stefan Füle ve AB Ticaretten Sorumlu Komiseri Karel De Gucht katıldı. Toplantının basına açık bölümü öncesi Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Füle ve Gucht ile birkaç saat süren bir toplantı gerçekleştirdi. Türkiye, bu sorunu Gümrük Birliği’ne dâhil olduğundan beri dile getiriyordu, AB tarafı pek umursamıyordu. Ancak, Avrupa Komisyonu’nun AB kurumları arasında her zaman Türkiye’nin yanında olduğunu hatırlatmakta fayda var. 
Kapalı toplantıda, ilk kez AB tarafı, Türkiye’nin taleplerini dikkate alan bir tutum sergiliyor. Hatta, Türkiye’nin üçüncü ülkelerle imzalanacak STA’larda 28. ülke olarak katılması önerisini getiriyorlar ki, bu son derece olumlu bir gelişme. Uzun yıllardan beri dile getirilen ve Türkiye’nin zarar gördüğü aşikâr bu meselede en somut adımlardan biri atılırken, Çağlayan, toplantının basına açık olan kısmında, bu konular hiç gündeme gelmemişçesine özellikle vize konusunda AB’yi eleştiren bir tutum sergiliyor. Konuşmasında, “Türkiye pozitif bir gündemle” geldiklerini söyleyen Füle’ye yönelik olarak Çağlayan, “Türkiye’ye pozitif gündemle geldiniz. Ama sizden ricamız şu; pozitif gündemle gelirken pozitif yaklaşımla gelin negatif yaklaşımla gelmeyin” diyor. Türkiye’nin tamamen yanında bir niyetle gelen ve Gümrük Birliği’nin iyi işlemesi için çözüm arayışında olan komiserler, hiç beklemedikleri Bakan Çağlayan’ın bu konuşması karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor. Bu gelişmelerin ardından da TUSKON’un, Füle ve Gucht’ten özür dilediği belirtiliyor. 
Gümrük Birliği ve vize meselesi iş dünyasında can yakan konulardan, bu önemli bir gerçek. Ancak, herkesin hassasiyetleri ortada, çabaları da...