Son iki haftadır Avro Bölgesi’ndeki borç kriziyle başa çıkmaya çalışan AB ülkelerinin kredi notlarını çöp seviyesine indiren kredi derecelendirme kuruluşlarının kredibilitesi, ciddi şekilde tartışılıyor, sorgulanıyor. Aslında bu tartışma yeni değil, krizin en yoğun yaşandığı dönemlerde başlayıp günümüze kadar geldi ki, tartışma hâlâ bitmiş değil. Bu kuruluşlar, yatırımcılara şirketler ve ülkelerle ilgili yatırım yapılamayacağına, riskli olup olmadığına yönelik raporlar hazırlıyor. Aşağı yukarı 20 gün önce Moody’s’in Portekiz’in notunu dört kademe birden düşürmesi ve ardından da iki hafta önce İrlanda’nın kredi notunun çöp seviyesine çekilmesiyle bu tartışmalar yeniden alevlendi.
Kredi derecelendirme kuruluşları, geçen hafta başta Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti olmak üzere bir dizi not indirimine devam ederken, bu not kırmaların Avrupa’nın krizi Yunanistan ve Portekiz gibi nispeten daha küçük ülkelerde kontrol altına alma çabalarına zarar verdiği belirtiliyor. Özellikle not indirimlerine veya not indirim uyarılarına son derece duyarlı hale gelmiş olan serbest piyasalar açısından bu haberlerin olumsuz etki ettiği kaydediliyor. Bu kredi notlarında en kritik nokta, ülkenin kamu maliyesinin borçlarını geri ödeyip ödeyemeyeceğidir. Çünkü, o ülkedeki faiz oranı ve yatırım seviyesi bu kredi derecelendirme kuruluşlarının verdiği nota göre şekilleniyor. Dolayısıyla, bir ülkenin notu ne kadar kötüyse veya düşükse, o ülkeye hem devlet tahvilleri için hem de doğrudan yatırım için daha az yatırımcı geliyor. Bunun en önemli sonucu da yükselen faiz oranları ve artan risk primi.
Bu rating kuruluşlarının en bilinenleri Moody’s, S&P ve Fitch. Hepsinin ABD’li olması ve özellikle son dönemde Avro Bölgesi ülkeleriyle ilgili son derece kötü notlar veriyor olmaları Avrupa’da büyük rahatsızlık yaratıyor. Özellikle, Moody’s’in, Portekiz’in kredi notunu dört basamak birden düşürmesinin ardından Avrupa Birliği ‘notçu’lara savaş açtı. Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Moody’s’in Portekiz’in notunu düşürmesinin sadece piyasadaki spekülasyonların artmasına neden olduğunu söylemiş, üç büyük kredi derecelendirme kuruluşunun Avrupa’nın aleyhine yanlı bir tutum içinde olabilecekleri yönündeki kaygısını açıklamıştı. Barroso, “Avrupa’dan bir tane bile kredi derecelendirme kuruluşu olmaması tuhaf. Bu durum Avrupa’nın belirli sorunlarının değerlendirilmesi söz konusu olduğunda, piyasalarda bir miktar yanlılık oluşabileceğini akla getiriyor. Avrupa kaynaklı kredi derecelendirme kuruluşları oluşturulması ihtimaline ilişkin bazı gelişmeler var” demişti.
Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schaeuble de, kredi derecelendirme kuruluşlarının oligopolünün yıkılması gerektiğini söylüyor. Rating şirketleriyle ilgili rahatsızlık ciddi ve yaygın. Avrupa, ABD’nin bu konudaki tekelini kırmak üzere harekete geçmiş durumda. İflas etmiş bulunan Yunanistan için, Avro Bölgesi liderlerinin 159 milyar avroluk ikinci bir yardım paketini onaylamasının ardından notları yine düşürülen Yunanistan, geçen hafta notçulara isyan bayrağını açtı. Yunanistan Hükümet Sözcüsü İlias Mosialos, “Kredi derecelendirme kuruluşlarına yaptığımız ödemeleri kesmeyi düşünüyoruz. Hükümet, bazı sonuçlar elde etmek için para ödüyor. Bu kuruluşların raporlarının gerçekte hiçbir değeri yok” demişti. Yunanistan bir de Moody’s, S&P ve Fitch’e yılda toplam 500 bin avro üyelik bedeli ödüyor!
Ancak, ratingçileri günah keçisi ilan ederken şu gerçeği de gözardı etmemek gerekiyor. AB ve IMF tarafından kurtarılmış olan Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’in kredi notları yatırım yapılamaz seviyelerde seyrederken, borç miktarı bu ülkelerin çok daha üzerinde olan Fransa, Almanya, Avusturya, Belçika, Hollanda ile mali kriz riski bulunan İspanya ve İtalya’nın kredi notları hala daha en yüksek derecelere sahip. Yunanistan’ın 390 milyar dolar, İrlanda’nın 130 milyar dolar ve Portekiz’in 184 milyar dolar borcu var. Ancak en yüksek kredi notlarına sahip olan ülkelerden Almanya, Fransa, Belçika ve Hollanda’nın borç miktarı, bu üç ülkenin üzerinde seyrediyor. Fransa’nın borcu 1,872 milyar dolarken, Almanya’nınki 1,593 milyar dolar. Bu iki en yüksek nota sahip ülkeyi 449 milyar dolar borcuyla Hollanda ve 448 milyar dolarla Belçika takip ediyor. Elbette bunlar şimdilik geri ödenebilir ve yönetilebilir borçlar.
Avrupa Komisyonu, şu sıralarda kredi kuruluşlarının değerlendirmelerine şeffaflık getirecek bir AB yasa tasarısı üzerinde çalışıyor. Yukarıdaki borç ve not dengesine bakıldığında eleştirileri haklı çıkaracak bir durum söz konusu. Ancak, her ülkenin farklı kırılganlıkları, siyasi dengeleri mevcut. Bu noktada şunu sormak gerekiyor: Kredi derecelendirme kuruluşlarının sistematiğinde mi sorun var yoksa Avrupa’nın finansal sisteminin kendisinde mi?
Temmuz 2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Temmuz 2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yunan tragedyasının klonu Güney Kıbrıs
Türkiye’de Güney Kıbrıs kolay kolay haber olmaz. Ya çözümsüzlük ekseninde dönüp durduğumuz Kıbrıs meselesiyle gündeme gelirler ya da Türkiye’ye karşı olumsuz tavır takınan, marjinal söylemlerini yükseltenlerin sözleriyle.
Geçtiğimiz günlerde Güney Kıbrıs, Başbakan Erdoğan’ın ülkenin AB Dönem Başkanlığı’nı Temmuz 2012’de devralacak olması vesilesiyle çektiği restle gündeme geldi. Erdoğan, konuyu, bu tarihe kadar Kıbrıs’ta bir çözüm olmaması halinde Güney Kıbrıs’ın AB Dönem Başkanlığı sırasında AB ile ilişkilerin donabileceği noktasına kadar getirdi. Oysa, meselenin ültimatoma değil, cesaretlendirilmeye ihtiyacı var. Madem, Türkiye bölgenin önemli oyuncularından biri olmayı hedefliyor, iki parçalı bir Kıbrıs üzerinde değil, tek bir Kıbrıs üzerinde çok daha etkin olabilir. Tek bir Kıbrıs’la kendi hinterlandı içinde daha rahat hareket edebilir. Üstelik, durma noktasına gelen AB müzakerelerinde de önemli bir sıçramanın ilk adımını atabilir. Peki, Erdoğan’ın elini bu kadar güçlendiren, restini bu kadar yukarıdan seslendirmesine neden olan şey siyasi değil de ekonomik olabilir mi? Mümkün.
Erdoğan, KKTC’ye yaptığı ziyaret sırasında, “Yunanistan’ın hali ortada... Güney Kıbrıs da aynı duruma düşerse şaşırmayın” demişti. Şaşırmayız, çünkü rakamlar zaten Güney Kıbrıs’ın çok ciddi bir ekonomik çıkmazda olduğunu ortaya koyuyor. AB liderleri, perşembe günü Yunanistan için ikinci kurtarma paketinde anlaşırken, Avro Bölgesi’nde yeni krizin Akdeniz’in bu küçük ülkesinde yaşanacağı artık aşikâr. Güney Kıbrıs Merkez Bankası Başkanı Athanasios Orfanides, 11 temmuzda yaşanan patlama nedeniyle ülke ekonomisinin 1974’teki olağanüstü hâl durumuna geldiğine dikkat çekerek, acil tedbir alınması çağrısında bulundu. Güney Kıbrıs Lideri Dimitri Hristofyas buna çok kızdı. Ne kadar kızarsa kızsın, Güney Kıbrıs’ın AB ve IMF’nin destek mekanizmasına girmesi ihtimali yükseliyor. Dolayısıyla, Yunanistan’ı kurtarmış gibi yapmakla iş bitmiyor.
Ülke ekonomisinin durumunu ortaya koymak için sondan başlayalım. RMMO Deniz Üssü’nde meydana gelen patlama ve ülke elektriğinin yüzde 50’sini sağlayan Vasilikos Elektrik Santrali’nin tahrip olmasının ülke ekonomisine zararı, elektrik idaresinin sigorta şirketinden alabileceği en üst rakam olan 600 bin avroyu alması halinde 2,4 milyar avro. Credit Suisse’in hesaplamalarına göre, patlamanın ülkenin GSYH’na etkisi yüzde 13,8 ve elektrik santralinin yeniden inşasının maliyeti 1,5 milyar avro. Elektrik santralının yeniden inşasının GSYH’ya etkisi ise yüzde 8,6 civarında. Patlama, bu yaz sıcağında elektriksiz kalan ülkenin turizm gelirlerini olumsuz etkileyecek. GSYH’sının yüzde 80’i hizmetler sektöründen ve ağırlıklı olarak turizmden geliyor. Geçen yıllarda yüzde 1 seviyesinde büyüme kaydeden Güney Kıbrıs’ın bu yıl yüzde 1,5 büyümesi bekleniyordu. Ancak, Maliye Bakanı Michalis Sarris’e göre, bu büyüme hedefi de sıfırlanacak.
Yunanistan’ın küçük kopyası
Gelelim, Yunanistan ile olan ilişkilerine. Avrupa’nın borç krizinde iflas bayrağı açmasına ramak kalan Yunanistan, yanında Güney Kıbrıs’ı da götürmek üzere. Yunanistan’ın neredeyse küçük bir kopyası. Ülkenin mali açığı, yüksek memur maaşları, cömertçe dağıtılan emeklilik maaşları, hükümetin önlem almaktaki yavaşlığı ve ekonomisinin rekabet edemezliği AB’yi bir süreden beri endişelendiriyor. En büyük risklerin başında banka kredileri var. Yunanistan’ın Güney Kıbrıs’tan alacaklı olduğu 10,6 milyar dolar gibi para var. Güney Kıbrıs’ın ekonomik büyüklüğü 23 milyar dolar. Yani ülke, yıllık gelirinin yarısı kadar bir bölümü Yunanistan’a borçlu. Borçlular listesinde Yunanistan’ı Almanya ve Fransa takip ediyor. Toplam borçları ise 50,7 milyar dolar civarında. Yunanistan’daki krizden kaçıp Güney Kıbrıs’ı tercih eden mevduat sahipleri şimdi oradan da kaçıyorlar. Banka kredilerinde daralma var, Yunan ekonomisindeki krizin boyutu Güney Kıbrıs’ın önemli bir ihracat kapısını sekteye uğratıyor. İhracatının yüzde 22’si Yunanistan’a gidiyor. Bütçe açığı ilk beş ayda 500 milyon avroya çıktı ki, bu da GSYH’nin yüzde 3’ü civarında. Yunan piyasasında aktif en büyük üç banka da, batan kredilerini kurtaramamanın ıstırabını yaşıyor.
11 temmuzda yaşanan patlamanın ardından Güney Kıbrıs’ın politik, sosyal ve ekonomik ajandasının değiştirmesi ve acil yeni önlemler alması gerekiyor. Orfanides’in uyarıları hem Yunanistan’dan gelen kaynak tıkanıklığına dikkat çekmek hem de patlamanın ülke ekonomisine getirdiği maliyetin karşılanması için tasarruf etmek yönündeydi. Hükümet Sözcüsü Stefanos Stefano, yapısal ve mali problemlerin çözümü için yeni bir ekonomik tasarruf planı kararı çıktığını söyledi, ancak detayları henüz ortada yok.
Geçtiğimiz günlerde Güney Kıbrıs, Başbakan Erdoğan’ın ülkenin AB Dönem Başkanlığı’nı Temmuz 2012’de devralacak olması vesilesiyle çektiği restle gündeme geldi. Erdoğan, konuyu, bu tarihe kadar Kıbrıs’ta bir çözüm olmaması halinde Güney Kıbrıs’ın AB Dönem Başkanlığı sırasında AB ile ilişkilerin donabileceği noktasına kadar getirdi. Oysa, meselenin ültimatoma değil, cesaretlendirilmeye ihtiyacı var. Madem, Türkiye bölgenin önemli oyuncularından biri olmayı hedefliyor, iki parçalı bir Kıbrıs üzerinde değil, tek bir Kıbrıs üzerinde çok daha etkin olabilir. Tek bir Kıbrıs’la kendi hinterlandı içinde daha rahat hareket edebilir. Üstelik, durma noktasına gelen AB müzakerelerinde de önemli bir sıçramanın ilk adımını atabilir. Peki, Erdoğan’ın elini bu kadar güçlendiren, restini bu kadar yukarıdan seslendirmesine neden olan şey siyasi değil de ekonomik olabilir mi? Mümkün.
Erdoğan, KKTC’ye yaptığı ziyaret sırasında, “Yunanistan’ın hali ortada... Güney Kıbrıs da aynı duruma düşerse şaşırmayın” demişti. Şaşırmayız, çünkü rakamlar zaten Güney Kıbrıs’ın çok ciddi bir ekonomik çıkmazda olduğunu ortaya koyuyor. AB liderleri, perşembe günü Yunanistan için ikinci kurtarma paketinde anlaşırken, Avro Bölgesi’nde yeni krizin Akdeniz’in bu küçük ülkesinde yaşanacağı artık aşikâr. Güney Kıbrıs Merkez Bankası Başkanı Athanasios Orfanides, 11 temmuzda yaşanan patlama nedeniyle ülke ekonomisinin 1974’teki olağanüstü hâl durumuna geldiğine dikkat çekerek, acil tedbir alınması çağrısında bulundu. Güney Kıbrıs Lideri Dimitri Hristofyas buna çok kızdı. Ne kadar kızarsa kızsın, Güney Kıbrıs’ın AB ve IMF’nin destek mekanizmasına girmesi ihtimali yükseliyor. Dolayısıyla, Yunanistan’ı kurtarmış gibi yapmakla iş bitmiyor.
Ülke ekonomisinin durumunu ortaya koymak için sondan başlayalım. RMMO Deniz Üssü’nde meydana gelen patlama ve ülke elektriğinin yüzde 50’sini sağlayan Vasilikos Elektrik Santrali’nin tahrip olmasının ülke ekonomisine zararı, elektrik idaresinin sigorta şirketinden alabileceği en üst rakam olan 600 bin avroyu alması halinde 2,4 milyar avro. Credit Suisse’in hesaplamalarına göre, patlamanın ülkenin GSYH’na etkisi yüzde 13,8 ve elektrik santralinin yeniden inşasının maliyeti 1,5 milyar avro. Elektrik santralının yeniden inşasının GSYH’ya etkisi ise yüzde 8,6 civarında. Patlama, bu yaz sıcağında elektriksiz kalan ülkenin turizm gelirlerini olumsuz etkileyecek. GSYH’sının yüzde 80’i hizmetler sektöründen ve ağırlıklı olarak turizmden geliyor. Geçen yıllarda yüzde 1 seviyesinde büyüme kaydeden Güney Kıbrıs’ın bu yıl yüzde 1,5 büyümesi bekleniyordu. Ancak, Maliye Bakanı Michalis Sarris’e göre, bu büyüme hedefi de sıfırlanacak.
Yunanistan’ın küçük kopyası
Gelelim, Yunanistan ile olan ilişkilerine. Avrupa’nın borç krizinde iflas bayrağı açmasına ramak kalan Yunanistan, yanında Güney Kıbrıs’ı da götürmek üzere. Yunanistan’ın neredeyse küçük bir kopyası. Ülkenin mali açığı, yüksek memur maaşları, cömertçe dağıtılan emeklilik maaşları, hükümetin önlem almaktaki yavaşlığı ve ekonomisinin rekabet edemezliği AB’yi bir süreden beri endişelendiriyor. En büyük risklerin başında banka kredileri var. Yunanistan’ın Güney Kıbrıs’tan alacaklı olduğu 10,6 milyar dolar gibi para var. Güney Kıbrıs’ın ekonomik büyüklüğü 23 milyar dolar. Yani ülke, yıllık gelirinin yarısı kadar bir bölümü Yunanistan’a borçlu. Borçlular listesinde Yunanistan’ı Almanya ve Fransa takip ediyor. Toplam borçları ise 50,7 milyar dolar civarında. Yunanistan’daki krizden kaçıp Güney Kıbrıs’ı tercih eden mevduat sahipleri şimdi oradan da kaçıyorlar. Banka kredilerinde daralma var, Yunan ekonomisindeki krizin boyutu Güney Kıbrıs’ın önemli bir ihracat kapısını sekteye uğratıyor. İhracatının yüzde 22’si Yunanistan’a gidiyor. Bütçe açığı ilk beş ayda 500 milyon avroya çıktı ki, bu da GSYH’nin yüzde 3’ü civarında. Yunan piyasasında aktif en büyük üç banka da, batan kredilerini kurtaramamanın ıstırabını yaşıyor.
11 temmuzda yaşanan patlamanın ardından Güney Kıbrıs’ın politik, sosyal ve ekonomik ajandasının değiştirmesi ve acil yeni önlemler alması gerekiyor. Orfanides’in uyarıları hem Yunanistan’dan gelen kaynak tıkanıklığına dikkat çekmek hem de patlamanın ülke ekonomisine getirdiği maliyetin karşılanması için tasarruf etmek yönündeydi. Hükümet Sözcüsü Stefanos Stefano, yapısal ve mali problemlerin çözümü için yeni bir ekonomik tasarruf planı kararı çıktığını söyledi, ancak detayları henüz ortada yok.
Murdoch imparatorluğuna Soros darbesi
Aşağı yukarı iki haftadır medya devi Rupert Murdoch’ın sahip olduğu News International’ın İngiltere’de başlayıp ABD’ye uzanan telekulak skandalında yaşananları izliyoruz. Yasadışı telefon dinleme skandalının odağındaki News of the World, baskılara dayamayarak geçen pazar son baskısını yapıp yayın hayatına son verdi. Gazetecilik bir yana insani değerleri hiç sayan bir yayıncılık anlayışı İngiltere’de infial yarattı. Murdoch’ın yayınlarında çalışan muhabirlerin telefonları polise rüşvet vererek ya da özel detektifler tutarak dinlediği iddiası gazetenin yayın hayatını bitiren başlıca neden olarak gösteriliyor. Bugüne kadar 4000 kadar kişinin dinlendiği iddiası var. Murdoch, ani bir kararla gazeteyi kaparak kendisine yönelmiş öfke dalgasını savuşturmaya çalışsa da, Murdoch için artık ‘sonun başlangıcı’nın geldiği yorumları yapılıyor.
33 milyar doları bulan yıllık gelir ve 60 milyar doları bulan özsermayesi ile Murdoch’ın News Corporation şirketi dünyanın en büyük medya holdinglerinden biri. 80 yaşındaki Avustralyalı Murdoch da, dünyanın en güçlü kişilerinden biri kabul ediliyor. 1979’da kurulan News Corporation, halen ABD, Avrupa, Avustralya, Asya ve Latin Amerika’da, film, TV, uydu ve kablolu yayın hizmetleri ile medya alanında pek çok şirketi bünyesinde barındırıyor. İngiltere’de telekulak skandalıyla ilgili soruşturma başlatılıyor. Hatta iş ABD’ye uzandı. ABD Senatosu’nun Ticaret Komitesi Başkanı Jay Rockefeller, gerekli makamlara News Corporation’a bağlı gazetecilerin ABD yasalarını çiğneyip çiğnemediklerinin soruşturulması talebinde bulundu. Bu arada, Murdoch’ın yüzde 39 hissesine sahip olduğu İngiltere ve İrlanda’da 700 civarında radyo ve TV kanalı sunan bir platform olan BSkyB’nin hisselerinin tamamına sahip olma rüyası da suya düştü. Daha önce Murdoch’a yeşil ışık yakan İngiliz hükümeti, telekulakla ilgili gelişmelerin ardından Murdoch’ın BSkyB ihalesinden çekilmesini istedi.
BSkyB hayalleri sona erdi
Tüm bu gelişmeler, Murdoch’ın temsil ettiği düşüncenin ne olduğu konusunda aslında önemli ipuçları veriyor. Murdoch, eski, muhafazakâr ve statükocu ideolojinin yılmaz savunucularından biri. Aşırı muhafazakâr yayınları ve yorumcuları ile ABD medyasında sık sık eleştiri konusu olan Fox News, kamuoyunda demokratlara ve liberallere karşı taraflı yayın yaptığı yönündeki eleştirilerin de odak noktası. Program yorumcuları ve sunucuları Cumhuriyetçi Partili eski politikacılardan oluşuyor. Analitik olmayan, propagandaya yönelik yayınlar yapıyor, Müslümanlara karşı ırkçı dili meşrulaştırıyor. Bu arada, Murdoch’ın ezeli bir de hasmı var ve Murdoch aleyhine başlayan sürecin arka planında milyoner George Soros’un olduğu konuşuluyor.
TV programlarında Soros hakkında da olumsuz yayınlar yapılıyor. Murdoch, hızla gelişen ve değişen dünyada artık eski ideolojilerin temsilcisi olarak dikkat çekerken, Soros bunların tam tersini savunuyor. Murdoch, ABD’nin ve İngiltere’nin dünyadaki hâkimiyetinden memnun olan ve bunun devam etmesini isteyen biri. Elindeki medya gücünü statüko savunuculuğu için kullanmaktan çekinmiyor. Hatta bu amaç uğruna BSkyB’yi ele geçirme niyeti vardı ancak köşeye sıkıştı.
Murdoch karşıtlarına destek
İki milyoner karşı karşıya, biri muhafazakâr, diğeri liberal. Kan kaybeden statükocu medyanın sembolü. Öteden beri Murdoch’ın amiral gemisi Fox TV’de Soros aleyhine yayınlar yapılıyor. Zaten, sol ve liberal anlayışa sahip herkes Murdoch’ın rakibi ya da düşmanı. Soros, gerçek anlamıyla küresel sermayenin savunucusu. Pek çok konuda sembol bir isim. Dünyadaki pek çok hükümet ve sermeye gruplarıyla bağlantı halinde. Diktatörlerin devrilmesini destekliyor, çünkü bu sayede daha fazla zenginleşebileceğine inanıyor. ABD ve İngiltere’nin dünyanın hâkimi olmaları yerine, gelişmekte olan ülkelerle işbirliği ve uzlaşı içinde olmalarını istiyor. Soros, yeni, daha özgürlükçü bir medya düzenini destekliyor ve Murdoch medyasından nefret ediyor.
Katıldığı bir programda Murdoch’ı, “kuklaların efendisi” olarak nitelendirmişti. Murdoch’ın ABD’deki Fox TV’sini hedefine alan sivil toplum ve medya kuruluşlarına milyon dolarlar akıtıyor. Bunlardan biri insan hakları, çevre, dinî özgürlükler gibi konularda eylemcilerin buluştuğu www.avaaz.org.
Dolayısıyla, Murdoch’ın işi zorlaşıyor. Soros’un bu işte dahli varsa ki, var görünüyor, Murdoch için tasfiye zamanı gelmiş demektir.
33 milyar doları bulan yıllık gelir ve 60 milyar doları bulan özsermayesi ile Murdoch’ın News Corporation şirketi dünyanın en büyük medya holdinglerinden biri. 80 yaşındaki Avustralyalı Murdoch da, dünyanın en güçlü kişilerinden biri kabul ediliyor. 1979’da kurulan News Corporation, halen ABD, Avrupa, Avustralya, Asya ve Latin Amerika’da, film, TV, uydu ve kablolu yayın hizmetleri ile medya alanında pek çok şirketi bünyesinde barındırıyor. İngiltere’de telekulak skandalıyla ilgili soruşturma başlatılıyor. Hatta iş ABD’ye uzandı. ABD Senatosu’nun Ticaret Komitesi Başkanı Jay Rockefeller, gerekli makamlara News Corporation’a bağlı gazetecilerin ABD yasalarını çiğneyip çiğnemediklerinin soruşturulması talebinde bulundu. Bu arada, Murdoch’ın yüzde 39 hissesine sahip olduğu İngiltere ve İrlanda’da 700 civarında radyo ve TV kanalı sunan bir platform olan BSkyB’nin hisselerinin tamamına sahip olma rüyası da suya düştü. Daha önce Murdoch’a yeşil ışık yakan İngiliz hükümeti, telekulakla ilgili gelişmelerin ardından Murdoch’ın BSkyB ihalesinden çekilmesini istedi.
BSkyB hayalleri sona erdi
Tüm bu gelişmeler, Murdoch’ın temsil ettiği düşüncenin ne olduğu konusunda aslında önemli ipuçları veriyor. Murdoch, eski, muhafazakâr ve statükocu ideolojinin yılmaz savunucularından biri. Aşırı muhafazakâr yayınları ve yorumcuları ile ABD medyasında sık sık eleştiri konusu olan Fox News, kamuoyunda demokratlara ve liberallere karşı taraflı yayın yaptığı yönündeki eleştirilerin de odak noktası. Program yorumcuları ve sunucuları Cumhuriyetçi Partili eski politikacılardan oluşuyor. Analitik olmayan, propagandaya yönelik yayınlar yapıyor, Müslümanlara karşı ırkçı dili meşrulaştırıyor. Bu arada, Murdoch’ın ezeli bir de hasmı var ve Murdoch aleyhine başlayan sürecin arka planında milyoner George Soros’un olduğu konuşuluyor.
TV programlarında Soros hakkında da olumsuz yayınlar yapılıyor. Murdoch, hızla gelişen ve değişen dünyada artık eski ideolojilerin temsilcisi olarak dikkat çekerken, Soros bunların tam tersini savunuyor. Murdoch, ABD’nin ve İngiltere’nin dünyadaki hâkimiyetinden memnun olan ve bunun devam etmesini isteyen biri. Elindeki medya gücünü statüko savunuculuğu için kullanmaktan çekinmiyor. Hatta bu amaç uğruna BSkyB’yi ele geçirme niyeti vardı ancak köşeye sıkıştı.
Murdoch karşıtlarına destek
İki milyoner karşı karşıya, biri muhafazakâr, diğeri liberal. Kan kaybeden statükocu medyanın sembolü. Öteden beri Murdoch’ın amiral gemisi Fox TV’de Soros aleyhine yayınlar yapılıyor. Zaten, sol ve liberal anlayışa sahip herkes Murdoch’ın rakibi ya da düşmanı. Soros, gerçek anlamıyla küresel sermayenin savunucusu. Pek çok konuda sembol bir isim. Dünyadaki pek çok hükümet ve sermeye gruplarıyla bağlantı halinde. Diktatörlerin devrilmesini destekliyor, çünkü bu sayede daha fazla zenginleşebileceğine inanıyor. ABD ve İngiltere’nin dünyanın hâkimi olmaları yerine, gelişmekte olan ülkelerle işbirliği ve uzlaşı içinde olmalarını istiyor. Soros, yeni, daha özgürlükçü bir medya düzenini destekliyor ve Murdoch medyasından nefret ediyor.
Katıldığı bir programda Murdoch’ı, “kuklaların efendisi” olarak nitelendirmişti. Murdoch’ın ABD’deki Fox TV’sini hedefine alan sivil toplum ve medya kuruluşlarına milyon dolarlar akıtıyor. Bunlardan biri insan hakları, çevre, dinî özgürlükler gibi konularda eylemcilerin buluştuğu www.avaaz.org.
Dolayısıyla, Murdoch’ın işi zorlaşıyor. Soros’un bu işte dahli varsa ki, var görünüyor, Murdoch için tasfiye zamanı gelmiş demektir.
Türk futboluna mali üst kurul gerekli
Söze, modern zamanların futbol için en fazla söylenen sloganlarından biriyle başlayalım. Futbol, sadece futbol değildir. Sadece futbol değilse, geri kalan kısmı nedir o halde? Artık günümüzde küresel bir oyun, show business olarak değerlendirilebilecek futbol endüstrisinde sportif başarı kadar mali başarı da önemli bir parametre. Futbol ekonomisinin gelişmesiyle birlikte, gerek Birleşmiş Milletler, gerek OECD gibi kurumlar raporlarında zaman zaman şike ve yolsuzluk olaylarındaki artışa dikkat çeker. Futbolda telaffuz edilen paralar büyüdükçe, kulüpler ticari bir yatırım alanı haline dönüştü. Ve paranın döndüğü her yerde olduğu gibi futbol kulüpleri, yolsuzlukların en fazla yapıldığı alanlardan biri oldu. Bir haftadır Türkiye, şike skandalıyla yatıp kalkıyor. Meselenin o boyutuna hiç girmeyeceğim. Ancak, spor ekonomisti Tuğrul Aşkar'ın bu yılın mart ayında TBMM'de, spor kulüplerinin sorunları ile şiddet sorununun araştırılarak, alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis Araştırma Komisyonu'na sunduğu çözüm önerileri, aslında yapılması gerekenlerden oluşan yol haritasını da vermiş.
850 milyon dolar yaratıyorTuğrul Bey, Spor Araştırma Komisyonu'na Meclis tutanaklarına da geçen son derece çarpıcı bilgiler sunmuş. Futbol, bugün tüm dünyada 225 milyar dolarlık bir gelir yaratıyor. Bunun üçte ikilik kısmı Avrupa'da üretiliyor. Bu pastada Türkiye'nin payı yüzde 4 civarında. Akşar'ın hesaplamalarına göre, Türk futbolu 850 milyon dolar gelir yaratıyor. Yani, Avrupa'daki beş büyük ligin hemen arkasında gelerek, önemli gelir yaratma potansiyeli olan bir lig olarak karşımıza çıkıyor. 2000-2010 arası Türk futbolu yüzde 300'e yakın bir artış kaydetmiş. Akşar'a göre, Türk futbolunun yeterli parası var ama sıkıntı bu kaynakların yerinde, etkin ve verimli şekilde kullanılamamasından kaynaklanıyor. Gelirler artıyor ama karlılık artmıyor. Futbolda gelirler ne kadar çok artarsa, giderler ve verimsizlik de buna bağlı olarak artmaya başlıyor. Akşar, bu kadar parasal gelir yaratılmasına rağmen kar edilememesinin sebebi olarak, futbolcu maaş ve ücretleriyle bonservis bedellerindeki artışları gösteriyor. Yani, futbolcu ücretleri futbolun parasal büyüklüğünden daha hızlı büyüyor. İki yıl önce UEFA Finansal Fair Play adı altında çok önemli bir uygulama getirmiş. 2014-2015'e kadar tüm Avrupa futbol kulüplerinin uymak zorunda olduğu, buna bağlı olarak lisans alabilecekleri ve en önemli kriterlerin yer aldığı bir uygulama.
200 milyon liralık kara delikTürkiye'de dört büyük kulübün toplam banka borçları yaklaşık 400 milyon lira. Dört takımın vadesi geçmiş 47 milyon lira ertelenmiş vergileri var. Dört takım, bir yılda 622 milyon lira kazanmış, bunun yüzde 87’si futbolculara ödenen ücret ve bonservislerden oluşmuş. Aşkar, o kısımda şu ifadelere yer veriyor: "Üzerinde durduğum nokta 622 milyon liranın 400 milyon lirası ücret ve bonservislere gidiyor, geri kalan kısım nereye harcanıyor? Burada bir kara delik var. 600 küsur milyonluk gelir yaratılıyor, bunun 400 milyonluk kısmı futbola harcanıyor, geri kalan 200 milyonluk kısmı soru işareti. Burada karşımıza verimsiz kaynaklar, banka kredileri, hatalı transfer politikaları, bütün bunları üzerine eklediğimiz zaman bunlar hep birer maliyet olarak karşımıza çıkıyor. Dört büyük kulübün konsolide tablolarında gelir ve gider arasında uçurum var. 100 liralık gelir yaratılırken 121 lira gider yapıldığını görüyoruz. Zaten Finansal Fair Play ile bu giderlerin yüzde 70’ler seviyesinde olması, özellikle ücret ve maaşların yüzde 70 seviyesinde olması amaçlanıyor."
Bağımsız denetim gerekiyorFutbol kulüpleri son beş yılda yaptıkları transfer harcamalarında 226 milyon avro açık vermiş. Yani, futbolcu satımından gelir elde edemeyen ama buna karşın futbol ithalatçısı konumunda olan bir süper lig mevcut. Ayrıca, kurumsal yönetimde ciddi sıkıntılar var. Hemen hiçbir kulüp Türkiye'de kurumsal yönetilmiyor. Başkanlık sistemi çok güçlü ve Türkiye’de futbol hala çok önemli bir nüfuz oluşturma aracı. Tabi en önemli sorunların başında denetim eksikliği geliyor. Kulüpler, hesap verebilir, denetlenebilir olmadığı zaman Akşar'a göre, "kol kırılır yeni içinde kalır" mantığı işliyor. Dolayısıyla, başkanların, güçlü iktidarların değil, profesyonellerin yönetiminde kulüp yapılanmalarına gitmek gerekiyor.
Tuğrul Akşar, TBMM Komisyonu için hazırladığı raporda, futbol kulüplerini mali açıdan denetleyecek Bağımsız Mali Üst Kurul oluşturulmasını önermiş. Futbol kulüplerinin borçlanmalarını, her türlü finansal sözleşmelerini ve tüm yapılanmalarını kontrol altına alacak, bankacılık sektöründe olduğu gibi bir düzenleyici, regülatör kurumun varlığını zorunlu kılıyor. Akşar, o noktada şu görüşleri paylaşıyor: "Bu kurul bağımsız ve yasayla atanmış insanlardan oluşmalı, kesinlikle genel kurul üyelerinden veya tanıdık aracılığıyla, feodal yöntemlerle belirlenmiş insanlardan değil. Bu sektör giderek büyüyorsa, bu sektörün patolojik problemleri varsa, bu sektör ciddi para yaratıyorsa bunların harcaması sadece futbol kulüplerinin ve şu anki mevcut yetersiz yapısıyla Futbol Federasyonu'nun denetimine, takip ve kontrolüne bırakılamaz."
Dernekler Kanunu'na neşterÖzetle, Aşkar, yöneticilerin hesap verebilirliğini sağlayacak bir modelin egemen model haline getirilmesi üzerinde duruyor. Bizde işleyen mevcut modeli ise şöyle anlatıyor: "Dernekler Kanunu’na göre her yıl kulüpler mali genel kurul yapmak zorunda. Mali genel kurulda ibra müessesesi var. Ne demek? Aklamak. Fakat bizde şu mantık geçerli, yani başkan, sonuçta biz burada ibra edelim ama daha sonradan bazı yetkilerini kısalım, kol kırılsın yen içinde kalsın ama biz yine bunu kontrol edelim. Böyle bir şey olmaz. İbra müessesesi Dernekler Kanunu'nda yeterince çalışmıyor, çalıştırılmıyor."
Aşkar'ın daha pek çok ayrıntıya yer verdiği raporunda, yapılması gerekenler belli. Futbol kulüplerinin istedikleri zaman, kafaların estiği gibi borçlanmasının önüne geçmek, kulüpleri hesap verebilir kılmak ve şeffaf olabilmelerini sağlamak için mali kural ve bağımsız denetim sistemi getirilmesi şart. Ancak, bunun bugünkü dernek statüsü içinde yapılması mümkün görünmüyor. Köklü bir yapılanma şart. Dört büyüklerin hisselerinin İMKB'de işlem gördüğü düşünüldüğünde, yatırımcıya karşı sorumluluklar artıyor. Türkiye, futbolda bu derin temizliği, bu yeniden yapılanmayı gerçekleştirmezse devam eden yanlışlara taraftar, yatırımcı, yönetici, hepimiz çok üzüleceğiz.
850 milyon dolar yaratıyorTuğrul Bey, Spor Araştırma Komisyonu'na Meclis tutanaklarına da geçen son derece çarpıcı bilgiler sunmuş. Futbol, bugün tüm dünyada 225 milyar dolarlık bir gelir yaratıyor. Bunun üçte ikilik kısmı Avrupa'da üretiliyor. Bu pastada Türkiye'nin payı yüzde 4 civarında. Akşar'ın hesaplamalarına göre, Türk futbolu 850 milyon dolar gelir yaratıyor. Yani, Avrupa'daki beş büyük ligin hemen arkasında gelerek, önemli gelir yaratma potansiyeli olan bir lig olarak karşımıza çıkıyor. 2000-2010 arası Türk futbolu yüzde 300'e yakın bir artış kaydetmiş. Akşar'a göre, Türk futbolunun yeterli parası var ama sıkıntı bu kaynakların yerinde, etkin ve verimli şekilde kullanılamamasından kaynaklanıyor. Gelirler artıyor ama karlılık artmıyor. Futbolda gelirler ne kadar çok artarsa, giderler ve verimsizlik de buna bağlı olarak artmaya başlıyor. Akşar, bu kadar parasal gelir yaratılmasına rağmen kar edilememesinin sebebi olarak, futbolcu maaş ve ücretleriyle bonservis bedellerindeki artışları gösteriyor. Yani, futbolcu ücretleri futbolun parasal büyüklüğünden daha hızlı büyüyor. İki yıl önce UEFA Finansal Fair Play adı altında çok önemli bir uygulama getirmiş. 2014-2015'e kadar tüm Avrupa futbol kulüplerinin uymak zorunda olduğu, buna bağlı olarak lisans alabilecekleri ve en önemli kriterlerin yer aldığı bir uygulama.
200 milyon liralık kara delikTürkiye'de dört büyük kulübün toplam banka borçları yaklaşık 400 milyon lira. Dört takımın vadesi geçmiş 47 milyon lira ertelenmiş vergileri var. Dört takım, bir yılda 622 milyon lira kazanmış, bunun yüzde 87’si futbolculara ödenen ücret ve bonservislerden oluşmuş. Aşkar, o kısımda şu ifadelere yer veriyor: "Üzerinde durduğum nokta 622 milyon liranın 400 milyon lirası ücret ve bonservislere gidiyor, geri kalan kısım nereye harcanıyor? Burada bir kara delik var. 600 küsur milyonluk gelir yaratılıyor, bunun 400 milyonluk kısmı futbola harcanıyor, geri kalan 200 milyonluk kısmı soru işareti. Burada karşımıza verimsiz kaynaklar, banka kredileri, hatalı transfer politikaları, bütün bunları üzerine eklediğimiz zaman bunlar hep birer maliyet olarak karşımıza çıkıyor. Dört büyük kulübün konsolide tablolarında gelir ve gider arasında uçurum var. 100 liralık gelir yaratılırken 121 lira gider yapıldığını görüyoruz. Zaten Finansal Fair Play ile bu giderlerin yüzde 70’ler seviyesinde olması, özellikle ücret ve maaşların yüzde 70 seviyesinde olması amaçlanıyor."
Bağımsız denetim gerekiyorFutbol kulüpleri son beş yılda yaptıkları transfer harcamalarında 226 milyon avro açık vermiş. Yani, futbolcu satımından gelir elde edemeyen ama buna karşın futbol ithalatçısı konumunda olan bir süper lig mevcut. Ayrıca, kurumsal yönetimde ciddi sıkıntılar var. Hemen hiçbir kulüp Türkiye'de kurumsal yönetilmiyor. Başkanlık sistemi çok güçlü ve Türkiye’de futbol hala çok önemli bir nüfuz oluşturma aracı. Tabi en önemli sorunların başında denetim eksikliği geliyor. Kulüpler, hesap verebilir, denetlenebilir olmadığı zaman Akşar'a göre, "kol kırılır yeni içinde kalır" mantığı işliyor. Dolayısıyla, başkanların, güçlü iktidarların değil, profesyonellerin yönetiminde kulüp yapılanmalarına gitmek gerekiyor.
Tuğrul Akşar, TBMM Komisyonu için hazırladığı raporda, futbol kulüplerini mali açıdan denetleyecek Bağımsız Mali Üst Kurul oluşturulmasını önermiş. Futbol kulüplerinin borçlanmalarını, her türlü finansal sözleşmelerini ve tüm yapılanmalarını kontrol altına alacak, bankacılık sektöründe olduğu gibi bir düzenleyici, regülatör kurumun varlığını zorunlu kılıyor. Akşar, o noktada şu görüşleri paylaşıyor: "Bu kurul bağımsız ve yasayla atanmış insanlardan oluşmalı, kesinlikle genel kurul üyelerinden veya tanıdık aracılığıyla, feodal yöntemlerle belirlenmiş insanlardan değil. Bu sektör giderek büyüyorsa, bu sektörün patolojik problemleri varsa, bu sektör ciddi para yaratıyorsa bunların harcaması sadece futbol kulüplerinin ve şu anki mevcut yetersiz yapısıyla Futbol Federasyonu'nun denetimine, takip ve kontrolüne bırakılamaz."
Dernekler Kanunu'na neşterÖzetle, Aşkar, yöneticilerin hesap verebilirliğini sağlayacak bir modelin egemen model haline getirilmesi üzerinde duruyor. Bizde işleyen mevcut modeli ise şöyle anlatıyor: "Dernekler Kanunu’na göre her yıl kulüpler mali genel kurul yapmak zorunda. Mali genel kurulda ibra müessesesi var. Ne demek? Aklamak. Fakat bizde şu mantık geçerli, yani başkan, sonuçta biz burada ibra edelim ama daha sonradan bazı yetkilerini kısalım, kol kırılsın yen içinde kalsın ama biz yine bunu kontrol edelim. Böyle bir şey olmaz. İbra müessesesi Dernekler Kanunu'nda yeterince çalışmıyor, çalıştırılmıyor."
Aşkar'ın daha pek çok ayrıntıya yer verdiği raporunda, yapılması gerekenler belli. Futbol kulüplerinin istedikleri zaman, kafaların estiği gibi borçlanmasının önüne geçmek, kulüpleri hesap verebilir kılmak ve şeffaf olabilmelerini sağlamak için mali kural ve bağımsız denetim sistemi getirilmesi şart. Ancak, bunun bugünkü dernek statüsü içinde yapılması mümkün görünmüyor. Köklü bir yapılanma şart. Dört büyüklerin hisselerinin İMKB'de işlem gördüğü düşünüldüğünde, yatırımcıya karşı sorumluluklar artıyor. Türkiye, futbolda bu derin temizliği, bu yeniden yapılanmayı gerçekleştirmezse devam eden yanlışlara taraftar, yatırımcı, yönetici, hepimiz çok üzüleceğiz.
Soykırımlar, katliamlar ve utanç
Bir haftadır Hrant Dink Vakfı'nın Ermenistan-Türkiye Gazeteci Diyalog Programı vesilesiyle Ermenistan'ın başkenti Erivandayız. Son dönemde özellikle gazeteci değişim programları sayesinde, Ermenilerle daha fazla biraraya geliyoruz. Ağırlıklı olarak gazeteci, sivil toplum gönüllüleri gibi gruplardan oluşan bu tanışma/tanıma/konuşma birlikteliklerinde her iki taraf, biraraya geldiğinde soykırım konusunu artık eskiye oranla daha az konuşuyor. Bu, soykırımın Ermenilerin ulusal kimliklerinin ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeğini yadsımak için değil, gerçek bir diyaloğun başlamasının arayışlarının izlerini birlikte sürdükleri için. Pek çok açıdan ilişkilerde normalleşme için birlikte bir “şifa” arayışı da denebilir.
Hafıza mekanlarına yaklaşım
Kendi kişisel tarihimin en ilginç tanıklıklarından birini oluşturan Soykırım Anıtı ve Müzesi, Ermenilerin tarihini ilgilendirdiği kadar Türkiye'nin tarihini de ilgilendiriyor. Kentin en yüksek tepesine inşa edilen Soykırım Anıtı, kentin insanı en hüzünlendiren yeri. Rakamlardan, analizlerden, soykırıma kılıf uydurma hallerinin hepsinden azade şekilde o tarihi tanıklığın, o yüzleşmenin, yas ortaklığının hemen ardından Türkiye'den Madımak ile ilgili gelen haberler, bu konularda bir arpa boyu yol alamadığımızı gösteriyor.
Sivas'ta 2 Temmuz 1993 günü meydana gelen olaylarda 37 kişinin diri diri yakıldığı Madımak Oteli kamulaştırıldıktan sonra yenilenerek, Bilim ve Kültür Merkezi haline getirilmişti. Sivas Valisi Ali Kolat, Sivas Katliamı'nda hayatını kaybedenler anısına her yıl yapılan etkinliğe izin vermediğini açıklaması yetmezmiş gibi, Anı Köşesi'nde katille mağdurları bir sayan isim listesi de, bu tür anma mekanlarına ne kadar samimiyetsiz yaklaştığımızın açık göstergesi.
Türkiye'nin geçmişteki utançlarıyla yüzleşmeden kendine temiz bir gelecek hazırlaması zor. O nedenle ki, bu tür hafıza mekanları, soykırımları, katliamları, insanlık suçlarını unutturmak için değil, hafızalardan silmemek için yapılıyor. Devletin, Madımak Oteli'ne, Diyarbakır Hapishanesi'ne yaklaşımındaki inkarcı ve unutmaya meyilli farklılık da buradan geliyor. Çünkü, aslında suçların izlerinin silinmesi de yeni bir suç...
1915'in 100'üncü yıldönümü
2015, Ermeni Soykırımı'nın 100'üncü yıldönümü. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan başkanlığında, 30 mayısta, Ermeni soykırımının 100'üncü yıl etkinliklerini koordine eden bir Devlet Organizasyon Komitesi kurulmuş. Soykırım Müzesi ve Enstitüsü Direktörü Hayk Demoyan da bu komisyon da yer alıyor. 2015'te pek çok konferans, seminer, sergi gibi etkinlikler yapılması planlanıyor. Ayrıca, Soykırım Müzesi gelecek iki yılda genişletilecek, yeni bölümler eklenecek ve Ermenilerin 1915'te hayatlarını kurtaran Türk, Kürt ve Araplarla ilgili bölümler de yer alacak. Çünkü, müzenin insan hikayeleri kısmı biraz eksik kalmış. Onlar da bunun farkında ve bu konuda çalışmalara başlamışlar. Öte yandan, komisyonun özel bir sitesi kurulacak ve çalışmala konusunda bilgiler buradan aktarılacak. Yine 2015'e yönelik Ermenistan genelinde “Masum Şehitler Anısına” inisiyatifi kapsamında 1.5 milyon ağaç dikiliyor. Hayk Demoyan'a göre, 2015 önemli bir tarih ve mevcut çalışmalar bu tarihe yoğunlaşarak organize edilecek. Aslında, 2015'te hiçbir şey sona ermeyecek, tam tersine birçok şey daha yeni başlamış olacak. Çok doğru.
2015, Türklerin kendi içine kapanıp bu meselenin bir tarafı değilmiş gibi davranmak yerine yeni bir dönemin başlangıcına kılavuzluk edebilir. Küreselleşen dünyada artık pek fazla kapalı sınır kalmadı. Hem soykırım hem de Ermenistan'ın Türkiye'nin müttefiki Azerbaycan arasında yılan hikayesine dönen Dağlık Karabağ ihtilafi, kapının açılmasını zorluyor. Ancak, hem geçmişin ve hem de günümüzün sorunlarına çözüm için Ermenistan tarafında Türkiye'de olduğundan daha fazla istek var. Türkiye bunu uzun vadeli bir stratejinin en avantajlı başlangıç noktası olarak kullanabilir. 2015, kilit bir tarih ve seçim dönemlerinde üç beş milliyetçi oy için iç siyaset malzemesi yapılmaktan öte bir tarihsel bir trajediye işaret ediyor. Şu anda toplumların devletlerin çok önünde olduğu, hassasiyetleri çok daha rahat konuşabildiği bir gerçek. Siyasetçilere düşen, bu karşılıklı konuşma ve birbirini tanıma sürecini zorlaştırmak yerine kolaylaştırıcı katalizör görevi görmesi.
Acıları paylaşma mekanlarındaki kısa sessizlikleri, soykırımlar, katliamlar bir daha olmasın diye bırakılan bir demet çiçeği insanlara çok görmeyin. Yüzleşmeden hiçbir şey “geçmiş” olmuyor...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)