Temmuz 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Temmuz 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kürt sorununa kadın eli değiyor

Geçen hafta perşembe günü “büyük buluşma” gerçekleşti, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu biraraya geldi. Buluşmadan sonra yapılan açıklamalar düzeyliydi. Kılıçdaroğlu, yüz yüze görüşmede hem Başbakan’a “terörle mücadele”de destek sözü verdi, hem de önerilerini sıraladı. Sorunların çözümüne bir arpa boyu bile katkı sağlayacaksa, bu buluşma önemli bir gelişme olarak addedilebilir.
Çünkü, bu uzlaşı ve dialog toplumun diğer kesimlerine de yansıyacak, biraraya gelme, birlikte konuşma, fikir üretme ve sorunların çözümü için işbirliği yapma kültürü yaygınlaşacak.
Bu uzlaşı ve dialog kültürünü, sessiz sedasız yürüten, sorunun çözümüne yönelik kafa yoran başkaları da var. Onlardan biri de kurulduğu günden bu yana kadın istihdamı ve kadının işgücüne katılımı konularında önemli bir işlev üstlenen Kadın Girişimcileri Derneği KAGİDER.

 

Şiddete karşı kadın duyarlılığı

KAGİDER, biraraya gelmez denen TBMM çatısı altındaki kadın milletvekillerini bu ay içinde iki kez buluşturdu. “Şiddet olaylarının siyasi sorumluluğunun alınması ve dile getirilmesi gerektiğini düşündük. Kadın milletvekillerinin hepsine mail attık, gelin bu Kürt sorununu konuşalım dedik” diyor KAGİDER Başkanı Gülseren Onanç. Ülkedeki bu gerilim ortamının askerle değil siyasi olarak çözüleceğini düşündüklerini belirten Onanç, kadın üzerinden bir iletişim sağlamayı tercih ettiklerini dile getirdi.
Bu amaçla, ilk toplantı 7 Temmuz’da yapılmış. Beş AKP, beş CHP ve üç BDP’li kadın milletvekili katılmış. Konular, kadın duyarlılığı ile ele alınmış, vekillerin birbirlerini ikna etmek gibi bir ihtiyaçları olmadığı için iyi bir dialog ortamı sağlanmış. KADİGER, bunu çok önemsiyor.
Daha sonra ikinci toplantı yapma talebi yine kadın vekillerden gelmiş. 14 Temmuz’daki buluşmaya sekiz AKP, bir CHP ve bir BDP’li vekil katılmış. Hatta “MHP’li kadın milletvekilleri olmadan olmaz, onlar da katılsın” denmiş ancak iki toplantıya da çok istemelerine rağmen partileriyle ilgili başka toplantıları olduğu için MHP’li kadınlar iştirak edememişler.

 Üçüncü toplantı Mardin’de

O toplantılarla ilgili tesbitlerini Gülseren Hanım, şöyle aktarıyor: “Onlara nötr bir ortam oluşturduk. Tarafsız, güvenilir bir grubun biraraya gelmesinin sürece katkı sağlayacağını gördük. Kadın milletvekilleri, bazı kadın sivil toplum örgütleri ve kadın akademisyenlerden oluşan bir dialog ve uzlaşı grubu oluşturabilir miyiz diye düşünmeye başladık. Çünkü, bu konunun çözümünde kadın yaklaşımına, kadın vicdanına ihtiyaç var. Üçüncü ve daha geniş katılımlı toplantıyı referandumdan sonra Mardin’de yapmak istiyoruz. KAMER, KADER, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi daha farklı kadın örgütlerini de dahil etmek istiyoruz. Bu grup, taleplerle bu talepleri yerine getirecek kurumlar arasında dialog sağlayacak.”

En dikensiz konulardan başladık

“Peki, iki toplantıda yaptınız, ne konuştunuz” diye soruyoruz, Onanç söyle anlatıyor: “Meclis çatısı altındaki her kesimin kırmızı çizgileri ve hassasiyetleri var, dolayısıyla işe en dikensiz olanlardan başlayalım dedik.
Gelecek hafta, gösterilerde polise taş attıkları için TMK kapsamında yargılanan çocuklara ilişkin düzenlemeleri içeren yasa Meclis’e gelecek. Bu sürece nasıl dahil oluruz dedik. Bu yasanın uygulanmasına yönelik pek çok yapılması gereken iş var. Biz, demokratik açılım ilk gündeme geldiğinde bu paketin içi nasıl dolar düşünmeye başlamıştık. Kadının eğitime, işgücüne katılımının en düşük olduğu, kadına yönelik ayrımcılığın en yoğun olduğu bölgeye yönelik neler yapılabilir diye çalışmalar yapıyoruz. Bölgeye yatırıma yönelik özel sektörün yanı sıra hükümetin de inisiyatif alması lazım.”

Başbakan’dan dialog talep edeceğiz

Başbakan Erdoğan, bugün saat 14.00’te Dolmabahçe’deki çalışma ofisinde başkanları kadın olan 70 sivil toplum kuruluşunu ağırlayacak. TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner de davetli. Tüm kadın başkanlar Başbakan’la oturup terörle mücadele konusundaki yaklaşımlarını, çözüm önerilerini dile getirecekler. Meseleler, erkek egemen dünyanın siyasilerin, akademisyenlerin yaklaşımından farklı bir platformda, kadın duyarlılığının ağır bir bastığı bir alanda konuşulacak. “KAGİDER olarak Başbakan’a siz ne söyleyeceksiniz” diye sorduğumuzda Onanç, şunları aktarıyor: “Meclis’teki kadın vekillerle yaptığımız dialog ve uzlaşı toplantılarını örnek göstereceğiz. Biz bunu yapıyoruz, sizi de dialoğa davet ediyoruz diyeceğiz. Çünkü, tek bir partinin bu meseleleri tek başına çözmesi mümkün değil.”

Gey turizmi Türkiye’den yeşil ışık bekliyor

Türkiye turizmdeki trendleri ne kadar yakalayabiliyor? Gereken ilgi ve özen gösterilmediği için bugün 200 milyar dolara yakın bir hacme ulaşan gey turizminden Türkiye’nin aldığı pay sıfır. Dünyada, turizm için en fazla para harcayanlar sıralamasında geyler birinci sırada. Sadece, Avrupa nüfusunun yüzde 6-7’sini geyler oluşturuyor, turizmin yüzde 10’luk dilimini de onlar ellerinde tutuyor. ABD’de 16 milyon civarında eşcinsel olduğu tahmin ediliyor. Bu insanlar, kendilerine iyi ve kaliteli hizmet verecek, nazik davranacak ve biraz hassasiyet gösterecek yeni ve cesur destinasyonlar arıyor. Yasal olarak eşcinsellerin evlenebildiği Kanada, turizmde önceliği gey ve lezbiyenlere verdiğini açıkladı geçenlerde.
Giderek büyüyen bir topluluk olarak güçlü bir ekonomiye sahipler. Giyimden yemeğe kozmetikten eğlence mekânlarına kadar geniş bir zincir içinde para harcıyorlar.
Geçen gün gey turizmiyle ilgilenen bir işadamının anlattıklarına göre, İspanya, Portekiz, Brezilya, Yunanistan gibi ülkeler bu pazardan daha çok pay kapmaya çalışırken, bu kesimden Türkiye’ye inanılmaz bir ilgi var.


Yerel yönetimler bilinçlenmeli

Üstelik, ekstra bir yatırım gerektirmiyor, Türkiye’nin mevcut tesisleri, turizm zenginliği ve destinasyon çeşitliliği bu iş için fazlasıyla uygun. Ancak, sadece geylere hitap eden, kendilerini daha rahat hissedecekleri özel tesisler yok. Gey turizmine yönelik faaliyet gösteren acenteler Türkiye’ye turist göndermeye çok hazır, ancak sadece geylere hitap eden tesis olmadığı için mevcut tesislere yönlendiriyorlar.
Tabii, bu konuda yerel yönetimlerin tavrı da büyük önem kazanıyor. Geçen yıl Antalya Kemer’de sadece gey ve lezbiyenlere hitap edecek bir otel açılmıştı. Ancak, bu durum yerel yönetimin dikkatini çekti, evraklarının eksikliği gibi konular bahane edilerek otel üç ay sonra kapatıldı. Bu gibi durumlar, bu işe girişecek olanlar için hem kötü örnek oluyor, hem de bu işe yatırım yapmaya niyetlenen yabancı yatırımcıyı korkutuyor. Hazır tüm Türkiye açılımlardan, özgürlüklerden bahsediyorken, bu alanda atılacak adımlar toplumdaki eşcinsellere yönelik önyargıların kırılması için de önemli bir fırsat olabilir.
Geçmiş yıllarda Kuşadası’na gemiyle gelen turistlerin kente sokulmamasından hâlâ bahsediliyor, Türkiye’nin bu turizm alanından aldığı en büyük darbe olarak zihinlerde duruyor.


Mantrav, Bodrum’dan giriyor

Öte yandan, gey turizmi konusunda dünyanın uzmanlaşmış sayılı şirketlerinden İngiliz Mantrav International, Türkiye’den bir tesis alarak bu pazara girmek istemiş. Bodrum’da Club Mancha Bodrum adıyla hizmet vermeye niyetlenmiş. Hatta bununla ilgili mayıs ayında, temmuz itibariyle hizmet verebilecekleri yönünde bir duyuru da yapılmış. Ancak, Türkiye’deki yatırımcı ile sorun yaşanmış. Tesis satın alınamadığı için müşteriler ortada kalmış. Şimdi, Mantrav yeni bir ortak arayışında. Görüşmelerini sürdürüyor.
Aslında, bu örnekler çoğaltılabilir, yeter ki Türkiye’den bununla ilgili bir yeşil ışık yansın. İşin geldiği boyut itibariyle, turizm sektöründe hiç kimse bu pazarı görmezlikten gelme lüksüne sahip değil. Ancak, turizmde işler kötü gidiyor ya da eşcinseller sırf daha çok para harcıyor diye onlara karşı bir ikiyüzlülük sergilememek gerekiyor.
Hâlihazırda, International Gay&Lesbian Travel Association’a (Uluslararası Gey ve Lezbiyen Seyahat Birliği) kayıtlı Türkiye’den dokuz seyahat acentesi var. Kazançlı ve sıradışı bir alanı keşfetme yönünde başlangıç için olumlu bir gelişme olarak addedilebilir. Türkiye’ye hazır bu ilgi varken, Bodrum’un, Güney Ege’nin ve Antalya’nın uluslararası gey turizmi rotasına girmesi için hazırlıkların yapılması, mavi yolculuk gibi alternatiflerin sunulması, bar, restoran ve eğlence mekânlarının oluşturulması gerekiyor. Her fırsatta deniz, kum, güneşiyle ve tesisleriyle övünen Türkiye için geyleri en iyi şekilde misafir etmek çok zor olmasa gerek...

Erdoğan’dan Topbaş’a ‘UNESCO kriterine uy’ uyarısı

2010 yılı, İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti yılı olduğu kadar, UNESCO’nun Dünya Miras Listesi’nden çıkarılarak Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesi’ne düşürülmesi skandalı ile de tarihe geçebilir. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO’nun Dünya Miras Komitesi’nin 25 Temmuz-3 Ağustos 2010 tarihlerinde Brezilya’da gerçekleştireceği yıllık toplantı, İstanbul’un tarihî yarımadasının ve dolayısıyla İstanbul’un kaderini belirleyecek. Yumurta kapıya dayanmadan harekete geçmeme alışkanlığından olsa gerek, Türkiye’den kalabalık bir heyet UNESCO Dünya Miras Komitesi üyelerini etkilemek ve lobi faaliyetlerinde bulunmak üzere Brezilya’ya gidiyor. Bu saatten sonra kararı değiştirtmenin çok zor hatta imkânsız olduğunu belirtiliyor.


UNESCO ile mektup diplomasisi

Bu arada, Türkiye’nin itibarını zedeleyecek bu gelişmelerle ilgili olarak devreye giren Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, durumun vahametini Başbakan Erdoğan’a aktarmış. Başbakan da, tüm ilgililere ve başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ne gerekiyorsa yapmaları talimatı vermiş. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kadir Topbaş da, UNESCO’ya İstanbul’un listeden düşürülmemesi için ellerinden gelen her şeyi yapmaya hazır olduklarını dile getiren bir mektup göndermiş, UNESCO’nun cevabı ise ser verip sır vermeyen cinsten olmuş: “Bunları dikkate aldığınıza çok memnun olduk.” Yani İstanbul’un kaderi yine gelecek hafta içinde belli olacak.


Listeden tamamen atılabilir

Peki, bu utanç verici karara yol açan süreçte neler yaşandı? Şöyle anlatalım: Aslında UNESCO Dünya Miras Komitesi İstanbul’u yetersiz koruma standartlarından ötürü yıllardır takip ediyor ve uyarıyor. Artık canına tak demiş olacak ki, 1 Haziran 2010’da yayınladığı taslak kararında, İstanbul’da bulunan Dünya Miras Alanları’nın (ağırlıklı olarak tarihî yarımada) Türkiye’nin de taahhüt ettiği uluslararası koruma standartlarına uygun olarak korunmadığını, Haliç Metro Köprüsü inşaatının 5366 sayılı yenileme yasasının ve İstanbul Boğazı karayolu tüp geçiş projesinin bu standartları ihlal ettiğini, İstanbul’u Tehlike Altındaki Dünya Miras Listesi’ne alabileceğini duyurdu. İstanbul ile ilgili bu rapor, bu konudaki tek geçerli kaynak ve Brezilya’da yapılacak toplantıda görüşülerek karara bağlanacak.
Rapor, İstanbul’un esas listeden düşürülerek, Tehlike Altındaki Dünya Miras Listesi’ne alınmasının ardından Komite’nin taleplerinde gelişme sağlanamadığı takdirde listeden tamamen atılmasını öngörüyor. Biraz daha detaylandırırsak, Dünya Miras Komitesi taslak kararda, “Haliç Metro Köprüsü mevcut projesi değiştirilmezse, 5366 sayılı Kanun’un mevcut uygulaması durdurulmazsa, İstanbul surlarının restorasyon projeleriyle ilgili bilgi sağlanmazsa, tarihî yarımadaya her gün 75 bin aracın girmesine neden olacak tünel projesi durdurulmazsa, ahşap binalar korunmazsa ve alanın değerlerini koruyan bir yönetim planı uygulanmazsa” İstanbul 700 Dünya Miras Alanı’ndan biri olma özelliğini kaybeder diyor. Ayrıca, miras varlıklarının korunması açısından merkezi hükümet, belediye mercileri ile karar alıcı birimler arasında koordinasyon eksikliğine dikkat çekiyor.


Taslak karar telaşlandırdı

Raporun yayınlanmasının ardından harekete geçen hükümet, konuyla ilgili önlem alternatiflerini düşünmeye başlamış. Ancak, bu süreçte sivil toplum örgütlerinin görüşleri pek dikkate alınmamış. Haliç Metro Köprüsü ile ilgili olarak İstanbul
Büyükşehir Belediyesi’ne geri adım attırmak gerektiği, ancak belediyenin buna pek yanaşmadığı söyleniyor. Bu durum, Başbakan’ın son dakikada devreye girmesiyle kırılmış gibi. Zira, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, bir süre önce yaptığı bir açıklamada, UNESCO nezdinde bu konuyla ilgili mahalle baskısı yapıldığını, UNESCO tarafından gelecek serzenişleri dikkate alacak şekilde projeyi tekrar değerlendirdiklerini, ‘hoşumuza gitmeyecek bir kararın çıkmayacağını’ umut ettiğini söylemişti.
Ancak, Dünya Miras Komitesi pek aynı görüşte olmasa gerek. Zira, taslak kararın son maddesi, “Haliç Metro Köprüsü projesi için gecikme olmaksızın alternatif bir teklif sağlamasını ve varlığın Tehlike Altındaki Dünya Mirası Alanları Listesi’nden çıkarılması için koşulları değerlendirmek için 2011’deki 35’inci oturumunda Dünya Miras Komitesi tarafından incelenmek üzere 1 Şubat 2011’e kadar Dünya Miras Merkezi’ne detaylı bir rapor sunmasını talep eder” diyor.


Almanların gözünün yaşına bakmadı

Şimdi Türkiye, mektup trafiği ve lobi faaliyetleri ile, bu olumsuz kararın önünü kesmeye çalışıyor. Ancak, Dünya Miras Komitesi’nin etkilemek pek öyle kolay değil. Komitede, 21 farklı ülkeden temsilci var ve o ülkelerin hepsinin Türkiye’ye ek süre verme ya da Türkiye’yi affetme konusunda mutabık olması gerekiyor. Geçen yıl Almanya’nın tüm ağlanıp sızlanmalarına rağmen Komite, yaşayan müze olarak adlandırılan Dresden Elbe Vadisi’ni Dünya Mirası Listesi’nden çıkardı. Gerekçe olarak da, Elbe Nehri üzerine yapılan Waldschloss Köprüsü’nü gösterdi. 2007’de de Umman’da yabanıl antilopların yaşadığı bir bölge listeden çıkarılmıştı. Umarız bu son dakika atakları etkili olur da, İstanbul’un şanı hem yerel yönetimin inadına kurban gitmez, hem de Kültür Başkenti olduğu dönemde adına kara bir leke sürülmez...

Antarktika’nın zirvesinden Sarıyer sırtlarına

Bugün size son derece ilginç, hiç bilmediğimiz başarılara sahip birisinden bahsedeceğim. Kendisi, Koç Üniversitesi’nin 1 Eylül 2009’dan bu yana rektörlüğünü yürütüyor. Bir insan hayatına sığdırılabilecek en ilgi çekici, en heyecan verici deneyimlere sahip uzay fiziği mühendisi Prof. Dr. Umran İnan, 36 yıl boyunca Stanford Üniversitesi’nde sürdürdüğü akademik yaşamına bir yıla yakın süredir Türkiye’de devam ediyor. Ülkesinden 22 yaşında ayrılıp 58’inde geri dönen İnan, Ocak 2011’den itibaren de ders vermeye başlayacak.


42 doktora tezi yönettim

Koç Müzesi’nde biraraya geldiğimiz İnan, Ankara’dan California’ya uzanan öyküsünü şöyle anlatıyor: “1972’de ODTÜ Elektrik Mühendisliği’nden mezun oldum. 10 ayda master’ı bitirdikten sonra ABD’de üç üniversiteye başvurdum, hepsinden de burs kazandım. O zaman Stanford’u seçtim ve uzay fiziği dersleri almaya karar verdim. O dönem için bunlar ilginçti, astronotlarla oturup konuşuyorduk, Ay’a o dönem daha yeni gidilmişti. Türkiye’ye dönmeyi çok istesem de, daha sonra öğretim üyesi kadrosuna girdim. 36 yılda 42 doktora tezi ve 65 milyon dolarlık proje yönettim. Öğrencilerimin ürettiği cihazlar yedi kıtada 45 yerde kullanılıyor.”


Antarktika’yı hep özleyeceğim

36 yıllık serüven içinde dünyanın yedi kıtasını gezmiş, gitmediği ülke kalmamış, 13 kez Antarktika’ya gitmiş. 2008’de Uzay İletişim Bilimi’nin Oscar’ı olarak kabul edilen Appleton Ödülü’nü almış. Yaptığı çalışmalardan ötürü Antarktika’da 2400 metre yüksekliğindeki bir tepeye Inan Peak (İnan Tepesi) adı verilmiş. Antarktika maceralarını ise İnan şöyle aktarıyor: “Buraya bir Yeni Zelanda’dan bir de Şili’den gidilebiliyor. Yeni Zelanda’dan askeri uçakla 10 saat, Şili’den ise şileple 4,5 gün sürüyor. Üç kere gemiyle gittim. Karın kalınlığı 3000 metre, sadece kasımdan şubata kadar orada yazken gidilebiliyor. Antarktika, hep özleyeceğim bir yer.”


Columbia düştü NASA’ya çağrıldı

İnan’ın araştırma grubu dünya yörüngesindeki çeşitli uydularda gözlemler yapıyor. Halen Stanford’daki 20 kadar doktora öğrencisinin çalışmalarıyla da ilgileniyor. İnan’ın ekibi 1990’larda yukarı doğru çakan şimşeği keşfetmiş. NASA’ya ait uzay mekiği Columbia’nın 2003’te parçalanarak düşmesi sonrasında birkaç bilim adamıyla birlikte NASA’nın merkezi Houston’a çağırılmış. Astronot ve generallerle yukarı doğru çakan bir şimşeğin mi uzay mekiğini düşürdüğü yönünde 12 saat süren gergin bir toplantı yapılmış.
İnan’ın, Türkiye’ye dönüş kararında Koç Üniversitesi’nden gelen teklif etkili olmuş. Üniversite mütevelli heyeti bir komite kurmuş ve dünya çapında bir arayışa girmiş. İnan, teklifi nasıl değerlendirdiğini ise şöyle anlatıyor: “Google’a girdim, akademisyenleri kim, mütevelli heyetinde, danışma kurulunda kimler var baktım. Türkiye’de böyle bir üniversite olmasından mutlu oldum ve Türkiye’nin akademik hayatına bir katkı yapabilirim dedim. Stanford’daki bazı uygulamaları buraya rahatlıkla oturtabiliyoruz. Stanford’un ABD akademik hayatındaki misyonu mükemmelliği önde tutmak ve lider yetiştirmek. Koç’un misyonunu da aynı görüyorum. Gelince, rektör yardımcılığı görevini ikiye böldüm. Biri şimdi Ar-Ge’den sorumlu. Üniversite, sanayi ve devlet işbirliğini arttırmaya yönelik çalışmalar yaptık. Lisans konusunun yanı sıra mükemmel bir araştırma üniversitesi olmak istiyoruz.”
Türkiye’de Ar-Ge ile ilgili bir farkındalığın oluştuğunu gördüğünü dile getiren İnan, “Ar-Ge’nin bir zorunluluk olduğu fark edilmiş. Türkiye’nin gelişmesinde önemli bir rol oynayacağını herkes görmüş. Ekonomisine de zamanla yansıyacak. Amaç da odur” diyor.


Eğitim hastanesi kuruyoruz

10 yıl sonra tıpla fenin, mühendisliğin, idari bilimlerin daha fazla örtüşeceğini ve tıp fakültesi olmayan üniversitelerin geri kalacağını söyleyen İnan, “Gelecekteki tüm trendleri yakalamak için çok külfetli de olsa kuracağız. Topkapı’daki eski Arçelik fabrikasının olduğu yerde bir eğitim ve araştırma hastanesi devreye girecek. Üç yıl Rumeli Hisarı’ndaki kampusta eğitim verilecek, ardından burada Türkiye’nin en donanımlı hastanesini kuracağız” diyor.

Kendisi her ne kadar mühendislikten gelse de, sosyal bilimlere çok önem veriyor. Bu bölümler için dünya çapında ilan vermişler, 120 kişi müracaat etmiş. “Bunlar dünyanın her yerinde iş bulabilecek insanlar ama Türkiye’ye gelmek istiyorlar” diyen İnan’ın Standford Üniversitesi’nden mezun kızı da Koç Üniversitesi’nde çalışmaya başlayacak. 36 yıl boyunca sadece yazları üç hafta tatile gelen İnan’ın şu sözleri de epeyce dikkat çekici: “Bazen eşime soruyorum, yoksa biz hiç Türkiye’den gitmedik mi?”  

ABD ile ikili ilişkilerde siyaset başka ekonomi başka

Son dönemde iyice ısınan Türkiye ABD ilişkileri, Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a nükleer programı nedeniyle yaptırımlar uygulanmasına Brezilya ile karşı oy vermesi ve 31 Mayıs’ta Gazze’ye yardım taşıyan Mavi Marmara gemisine yapılan saldırı ile uluslararası kamuoyunun gündeminde daha çok yer buldu. Türkiye’nin Ortadoğu ve Balkanlar’ı da içeren kendi bölgesinde güçlü bir ülke olarak ortaya çıkması, Arap dünyası ile yakınlaşması, Ermenistan, Azerbaycan ile ilişkiler gibi zor konularda çeşitli temaslar başlatması “Türkiye’nin ekseni mi kayıyor, Avrupa hedefinden uzaklaşıyor mu” tartışmalarını da beraberinde getirdi. Bu arada, ABD ve İsrail ile yaşanan olumsuzluklar nedeniyle hem siyasiler hem iş dünyası temsilcileri, ABD‘li yetkililerle yoğun bir görüşme trafiği yaşadı. Ardından, ABD Başkanı Barack Obama’nın, Türkiye’ye arka çıkarak, “Türkiye’nin BM’de İran lehine oy kullanmasını komşuluk ilişkilerine bağlıyorum” şeklindeki açıklaması ve Türkiye’nin AB üyeliğine destek vermesi buzların eridiğinin bir işareti olarak yorumlandı.

 

Bir ayda 25-30 senatör geldi

“Tüm bunlar yaşanırken iş dünyasının tepkisi ne oldu, Türkiye ile ilgili kararlarında bir değişiklik oldu mu” diye TABA (Türk-Amerikan İşadamları Derneği) Başkanı Uğur Terzioğlu’na sorduk. Türkiye’ye son birkaç aydaki gelişmeler sırasında ABD’den 25-30 senatörün geldiğini belirten Terzioğlu, Türkiye’de faaliyet gösteren ABD’li şirketlerin çalışmalarına devam ettiğini, herhangi bir tedirginlik yaşamadıklarını söylüyor. Terzioğlu, “Kriz, ABD’yi ve şirketleri perişan etti. Kendilerini toparladıkları anda Türkiye’ye gelecekler. Yatırım planları olan şirketler var” diyor.

 

Üniversite için vakıf kuruyoruz

Özellikle sağlık, medikal gibi alanlarda faaliyet gösteren ABD’li şirketler, Türkiye’de yatırım fırsatları araştırıyormuş. Türkiye ile ilgilenenler arasında üniversiteler de var. ABD’li 11 üniversitenin oluşturduğu bir joint-venture kurulmuş. Başındaki profesör, iki hafta önce Türkiye’ye gelmiş, YÖK yetkilileri ve Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu ile temaslarda bulunmuş. Çubukçu, konuya çok önem vermiş ve TABA’dan çalışmalarını hızlandırmalarını istemiş. Terzioğlu, TABA olarak bir vakıf kurma kararı aldıklarını, Türkiye’de bir Amerikan Üniversitesi kurmak için girişim başlattıklarını, vakfın kurulmasının ardından gerekli müracaatları yapacaklarını belirtiyor.

 

Atlantic Council’den enerji konferansı

Eğitim ve sağlık dışında bir diğer sektör de enerji. Geçen yıl “Türkler ve Iraklı Kürtler Arasında Güven İnşası” adlı raporuyla epey ses getiren Washington merkezli düşünce kuruluşu Atlantic Council, 29 Eylül-1 Ekim 2010 tarihlerinde İstanbul’da Karadeniz Enerji ve Ekonomik Forum 2010 adlı bir konferans düzenleyecek. Atlantic Council’in Dinu Patriciu Avrasya Merkezi Müdürlüğünü, 2005-2008 arasında ABD’nin Ankara Büyükelçiliğini yapmış olan Ross Wilson yürütüyor. Atlantic Council’in Başkanlığını yürüten Chuck Hagel ise Obama’ya dış politika danışmanlığı yapmıştı. Avrasya bölgesindeki ekonomi ve politika liderlerinin biraraya geleceği konferansa, Başbakan Erdoğan, şimdiden katılacağını bildirmiş.
17-20 Ekim’de Washington’da American Turkish Council’ın 29’uncu toplantısı gerçekleştirilecek. Başbakan Erdoğan, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile Ticaret Bakanı Gary Locke katılacak. Türkiye-ABD Ticari ve Ekonomik İşbirliği Strateji Çerçeve Programı’nın (SETİÇ) üçüncü toplantısı da burada yapılacak. Obama ile Erdoğan’ın buluşmalarında gündeme gelen model ortaklık ile ilgili olarak Babacan başkanlığında TİM, TABA, TUSKON, YASED, DEİK gibi kuruluşların temsilcilerini biraraya getiren SETİÇ’te, ikili ticareti geliştirmeye yönelik yol haritası belirlenecek. Türkiye ile ABD ilişkileri siyasi yönden yol kazaları yaşıyor, tavizler alınıyor ya da veriliyor ama şimdilik ekonomik ilişkiler bu yol kazalarından pek etkilenmiş görünüyor.

 

Çağlayan, ABD’de Terminatör Vali ile görüşecek

Devlet Bakanı Zafer Çağlayan, 50 kişilik bir işadamı heyetiyle cumartesi günü Chicago’ya uçuyor. Dış ticaret hacmi yüksek, ithalatı yoğun Teksas, Houston, Ilinois, Atlanta, California, Los Angeles ve New York’ta yoğun temaslarda bulunacak olan Bakan Çağlayan’a TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi, MÜSİAD Başkanı Ömer Cihat Vardan, İstanbul Sanayi Odası Meclis Başkanı Erdal Bahçıvan, TUSKON Başkan Yardımcısı Ahmet Ciğer ve çeşitli ihracatçı birliklerinin başkanları eşlik edecek. Atlanta’da Coca-Cola CEO’su Muhtar Kent, Bakan’ın onuruna bir yemek verecek. Burada, işadamları birebir görüşmeleri olacak ayrıca soru ve sıkıntılarını Çağlayan’a iletecek. California Ticaret Odası ile de bir yemek yiyecek olan Bakan Çağlayan’ın, California Valisi Arnold Schwazeneger ile de görüşmesi bekleniyor. Bakan’ın altı günlük programı epeyce yoğun, çok sayıda eyalet gezecek. Bu arada, ABD’li bir lobi şirketi 10 önemli işadamı ile yemek organize etmek istemiş, ancak Bakan’ın programının çok yoğun olduğu gerekçe gösterilerek davet kabul edilmemiş.

Türkiye’de birkaç bankanın stres testine ihtiyacı var

Küresel krizin ardından dünya ekonomisi yeniden şekilleniyor, krizin ardından yeni ekonomi düzeni konuşuluyor. Bu yeni düzenin kuralları yeniden yazılırken, mali kuruluşların bir dahaki krizlere dayanıklılığı en çok üzerinde durulan konuların başında geliyor. Global krizle birlikte özellikle ABD’deki finansal kuruluşların risk yönetimini etkin şekilde uygulamadıkları görüldü. Önce ABD, belirsizlikleri azaltmak, güveni yeniden tesis etmek ve gelecekte yaşanacak krizlere karşı daha dayanıklı olabilmek için bankalara stres testi uyguladı. Şimdi sıra Avrupa’da. Piyasaların yakından takip ettiği, 91 bankaya uygulanacak olan stres testinin sonuçları 23 Temmuz’da açıklanacak. Krizle birlikte şüphesiz, risk unsuru ve riskin yönetimi, finansal kuruluşlar için hayati önemde bir konu oldu. Gelir seviyesi en düşük seviyede olan kişilere kolayca verilen kredilerin ödenememesi, kredi riskinin doğru ölçülmesinin ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

 

Doğru kişiye doğru kredi

Krizden önce pazarın kendi dinamiklerinden kaynaklanan riskler vardı, şimdi operasyonel riskler önem kazandı. Bu tespiti yapan risk yönetimi çözümleri konusunda 1976’dan bu yana uygulama geliştiren ABD’li SAS şirketi. 2009 cirosu 2.5 milyar dolar. Şirketlerin sahip olduğu verilerden yola çıkarak, daha iyi neler yapılabileceğini ortaya koyuyor.
SAS Türkiye Genel Müdürü Gökhan Nalbantoğlu’na göre, doğru kişilere doğru kredilerin verilmesi, riskli kredilerin belirlenip kurumların sermayesini daha iyi kullanması gibi konular krizle birlikte çok daha önemli hale geldi. SAS’ın sunduğu teknolojik çözümler, bankaların müşterilerinin kredi skorlarını etkin şekilde ölçerek, hangi müşteriye hangi kampanya ile ya da hangi teklifle gidilmesi gerektiğini söylüyor. Nalbantoğlu, “Pazar riski banka batırır, bunun örneklerini geçmişte gördük. Şimdi riskin doğru yönetilememesinin de banka batırdığını görüyoruz. Operasyonel risk de banka batırır. Kurduğumuz sistemler, kurumun riskli kredileri görme imkânının yanı sıra sermayesini daha iyi kullanmasını da sağlıyor. Tahsilat ve operasyon risklerini ya da kurun dalgalanma riskini de gösteriyor” diyor.

 

Kredi skorlama krizde önem kazandı

“Peki, bu kriz bankalara neler öğretti, iş yapış modellerini nasıl değiştirdiler” diye soruyoruz, Nalbantoğlu şöyle yanıtlıyor: “Kredi skorlama konusu krizde çok gündemdeydi. Hedefe yönelik kampanya, müşteri sadakati önem kazandı. Kârlı olan, tahsilatı kolay olan müşteri benle kalsın dendi. Tahsilat zorlaşınca maliyet artıyor. Tüm dünyada kredi riski yönetimi ön plana çıktı. Risk yönetimini, düzenleyici kurumların baskısıyla değil, kurum kültürü haline getirerek ve katma değer sağlamak amacıyla uygulamaya başladılar. Bir banka yüzde 7-8 kredi kaybı yaşarken, diğeri yüzde 25’lerde ise riskini çok değerlendirememiş demektir, bu da rekabette daha agresif olmayı beraberinde getiriyor.”
Hazır, Avrupa’da stres testleri gündemdeyken, SAS’ın bununla ilgili görüşlerini de soruyoruz. Stres testleri genellikle uzun sürüyor. SAS, iki hafta önce hem bu süreyi kısaltan hem de pazardaki sürekli değişen dinamiklere göre kurumu teste tabi tutacak high performance computing teknolojisini duyurmuş. Bu uygulamaya sahip kuruluşlar, istediği anda, 15-20 dakika sürecek bir stres testini kendi kendine yapabilecek. Bankalar, tek tuşla “Başıma gelebilecek en büyük felaket ne olabilir”i görebilecek. Nalbantoğlu, Türkiye’de stres testinden bahsedilmeye başlandığını söylüyor. Özellikle yatırım bankacılığı yapan, piyasalara bağlı operasyonlar yürüten bankaların bunu gündeme alabileceğini belirten Nalbantoğlu, Türkiye’de de iki üç bankanın stres testine girmesinin iyi olacağını kaydediyor. Kriz boyunca uluslararası otoritelerden övgü alan Türk bankacılığının durumunun stres testi ile desteklenmesi önümüzdeki günlerde daha çok gündeme gelebilir.

TÜSİAD’dan referanduma temkinli destek

Türkiye, bu yılın 12 Eylül günü Cumhuriyet tarihinin önemli dönüm noktalarından birini yaşayacak. Türkiye’nin siyasi ve toplumsal tarihinin en derin, en acı izlerini taşıyan 12 Eylül’de Anayasa değişikliği paketi referanduma sunulacak. Türkiye’nin gündemi buna kilitlenmiş durumda, herkes özellikle de iş dünyası referandumdan çıkacak sonuca göre pozisyon almaya hazırlanıyor, nabız yokluyor, strateji belirliyor. Kimi iş dünyası örgütleri Anayasa Mahkemesi’nin referandumun önünü açan kararının ardından görüşlerini kamuoyu ile paylaştı. Son birkaç gün içerisinde TÜSİAD’dan her ne kadar bir açıklama gelmediyse de dernek 1992’den beri uzmanlara hazırlattığı anayasa taslakları ve demokratikleşme çalışmaları ile bu konuyu belki herkesten önce kamuoyunda tartışmaya açtırmış bir sivil toplum örgütü.
Konuyla ilgili olarak görüşüne başvurduğumuz ve “TÜSİAD’dan neden bir açıklama yok” dediğimiz TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, alınan karara herkesin saygı duyması gerektiğini, Anayasa değişikliği paketi ile ilgili görüşleri daha önce etraflıca dile getirdiklerini o nedenle bu kararın ardından yeni bir görüşlerinin bulunmadığını ifade etti. Boyner’e göre, siyasi tartışma daha yapıcı ve bütün Türkiye’nin çıkarına olacak düzeyde sürdürülmeli.
Doğal olarak, iş dünyası örgütlerinden partiler gibi saf tutmasını ya da evet-hayır şeklinde kesin tavır almasını beklemek olağan değil. Genel çerçeve olarak, TÜSİAD’ın talebi tümüyle yeniden yapılandırılmış, bireysel özgürlükler odaklı, çoğulcu bir demokrasiye önem veren yeni baştan yazılmış bir anayasa. Gündemdeki bu paketin içeriğinde temel sorunlar bulunduğu ve demokrasi açığını kapatmaktan uzak olduğu şeklindeki eleştirileri de, referanduma mesafeli durdukları şeklinde algılanıyor. Paketle ilgili görüş ayrılıkları olmasına rağmen, TÜSİAD’ın pakete destek verdiğini söylemek yanlış olmaz. Konuyla ilgili olarak TÜSİAD’ın, son birkaç yılda Anayasa değişikliği ile ilgili neler düşündüğüne ve neler yaptığına şöyle bir bakalım istedik.
Sendikalar TÜSİAD’a hayır demişti
Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın başkanlığı döneminde bundan tam iki yıl önce, TÜSİAD Başkanlar Konseyi, o dönemki Yüksek İstişare Konseyi toplantısında ekonominin yanı sıra Anayasa değişikliğinin de tartışılmasını önerdi. Toplantıya Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanı Kemal Derviş, TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, TİSK Başkanı Tuğrul Kutadgobilik, Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu, DİSK Başkanı Süleyman Çelebi ile Hak-İş Başkanı Salim Uslu davet edilmişti. Türk-İş, Hak-İş ve DİSK o dönemde Derviş’in katılımını siyasi bir oluşum fikri yarattığı gerekçesiyle protesto etmiş ve toplantıya katılmamıştı.
Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu, 83 sivil toplum kuruluşunun Anayasa Platformu’nda çalışmalar yürüttüğünü, yeni bir çalışmaya gerek olmadığını söylemişti. TÜSİAD, o YİK toplantısında siyasetin ve toplumun tüm kesimlerini biraraya getiren bir Anayasa Konvansiyonu kurulması önerisini hazırladığı bir metinle deklare etmişti.
Önerilen konvansiyon, TBMM Başkanı’nın önderliğinde oluşturulacak, Meclis’te yer alan tüm partileri, yüksek yargı organından temsilcileri, akademisyenleri ve sivil toplum örgütü kuruluşlarını kapsayacaktı. O dönem sendikalar, TÜSİAD’ı yalnız bıraktı...
Ne ilginçtir ki, daha önce daveti geri çevrilen TÜSİAD’la üç gün önce biraraya gelen DİSK, TÜSİAD’ın Anayasa değişikliği ile ilgili konularda ne yapsa ne söylese ses getirdiğini, ezber bozduğunu belirterek, işbirliği yapacaklarını açıkladı. DİSK ve TÜSİAD, demokratikleşme, terör, işsizlik ve bölgesel kalkınmadan oluşan dört maddelik bir ortak gündem belirledi.
TÜSİAD’ın Anayasa değişikliğinde itiraz ettiği temel maddelerin başında yargı geliyor. Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin arttırılması bunlardan biri. Parti kapatmalarla ilgili anayasal düzenleme yapılması ve yüzde 10 barajının düşürülmesi de diğer iki konu. TÜSİAD, son dönemde yaptığı açıklamalarda, Türkiye’nin demokrasi açığı bulunduğunu, bunun giderilmesi için bir demokratikleşme paketi çerçevesinde yeni bir anayasa yapılması, seçim ve siyasi partiler reformlarının gerçekleştirilmesi gerektiğini vurguluyor. Yeni anayasanın birey odaklı olması gerektiğini kaydediyor, seçim sistemi ve siyasi partiler mevzuatında yapılacak değişikliklerle, ülke barajının düşürülmesine dikkat çekiyor. Anayasa değişikliği paketinin uzlaşmaya dayanmadığını, bu durumun ileride yeni bir anayasa yapma sürecini de olumsuz etkileyebileceğini söylüyor.
TÜSİAD’ın “Anayasa tümüyle yenilenmeli” tavrı, son derece anlamlı. Olması gereken de bu ancak Meclis, şimdilik yeni bir anayasa yapma fırsatını kaçırdı.
Ancak, TÜSİAD’ın Anayasa’nın tümü değiştirilemiyorsa bile, yüzde 10 barajını dayatan, seçim kanunu ve lider sultasına imkân veren parti içi demokrasi ve temsil olanaklarını tıkayan Partiler ve Seçim Kanunu’nu değiştirelim önerisi son derece dikkate değer.
Bu noktada, Boyner’in seçim barajının çağdaş demokrasilerde bulunmadığını, üstelik bunun askerî bir müdahale ürünü olmadığını ve sivil iktidar döneminde yükseltildiğini söylemesi de bir o kadar anlamlı. Dolayısıyla her demokratikleşme adımı illâki Anayasa değişikliğinde gizli değil. Hükümet isterse, bu yasal değişikliği gerçekleştirebilir.

Gıda güvenliği yasasına muhalefet çengeli

AB Dönem Başkanlığı 1 Temmuz 2010 itibariyle İspanya’dan Belçika’ya geçti. Türkiye, İspanya dönem başkanlığının son gününde Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı faslını açtırabildi. 30 haziranda Brüksel’de açılan bu fasılla birlikte müzakereye açılan başlık sayısı da 13’e yükseldi.
AB’de Türkiye’ye tam destek veren az sayıda ülkeden biri olan İspanya’nın ilk hedefi Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından bloke edilen Enerji ile Eğitim-Kültür, Gıda Güvenliği ve Kamu Alımları başlıklarını açmaktı. İspanya Dışişleri Bakanı Angel Miguel Moratinos, son âna kadar dört başlık iddiasını sürdürdü, yakın olduğu Kıbrıslı Rumları ikna etmeye çalıştı. Ancak Rumlar’ın enerji faslında geri adım atmaması, Eğitim-Kültür faslındaki itirazlarını geri almamaları, Kamu Alımları faslında da yasal düzenlemelerin yapılamaması bu fasılların açılmasını mümkün kılmadı. Türkiye’nin AB üyeliğine büyük destek veren İspanya, başkanlığı sona ermeden en az bir başlığı müzakereye açmak için büyük çaba gösterdi. Türkiye, altı açılış koşulundan beşini yerine getirmişti. İspanya ile yapılan görüşmelerde Gıda Güvenliği ile ilgili yasanın haziranda geçmesi halinde, 30 haziranda başlığın açılabileceği anlaşıldı. Başmüzakereci ve Devlet Bakanı Egemen Bağış ile Tarım Bakanı Mehdi Eker, Anayasa değişikliği çalışmalarından artakalan zamanı azami değerlendirerek, yasalaşması için tasarıyı 8 haziran haftası Meclis’e getirdi. Normal şartlarda 8,5 hafta süren müzakere başlığı açma çalışmaları 2,5 haftada tamamlandı. 


Engel bu kez içerden geldi

Gıda Güvenliği başlığının açılması Türk tarımı için, ihracat için ve tüketici sağlığı için önemli bir gelişme. Tarım politikaları, gelişmiş ülkelerde önemli bir “sanayi kolu”. Başlık açıldı açılmasına ancak, kapanması pek öyle kolay olmayacak gibi görünüyor. 1200 kadar yönetmeliği içeren önemli bir mevzuat uyumu gerekecek. Tabii, bu arada, Gıda Güvenliği faslın açılması da öyle sanıldığı kadar kolay olmamış. Geçen cuma katıldığı bir konferansta, Egemen Bağış, Brüksel’e doğru yola çıkmadan üç saat önce, Gıda Güvenliği faslının açılamama riskinin oluştuğunu ve son dakikada çözüldüğünü söylemesi dikkatimizi çekti. Meğer, bu başlığın açılmasına hem içerden hem de dışarıdan engel çıkarılmış.
Şöyle anlatalım: Bu başlığın açılabilmesi için altı tane açılış koşulu vardı. Türkiye, bunların beş tanesini yerine getirmişti. Sonuncu ise Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı yasa tasarısının yasalaşmasıydı. Bu yasanın Meclis’teki Anayasa tartışmalarına kurban gittiğini söylemeye gerek yok. Öte yandan, siyasi bir içeriğe sahip olmamasına rağmen bu başlığın açılması muhalefetin sınır tanımaz engellemeleriyle karşı karşıya kalmış. CHP’nin başı çektiği muhalefet, Meclis’teki ilgili komisyonda tasarı görüşülürken, tasarının yasalaşmasını daha ileri bir tarihe erteletmek için AKP’li milletvekillerinin bir ara dışarı çıkmasını fırsat bilerek, yetersayı istemiş. Gerçi son dönemde muhalefet diğer yasaların görüşmeleri sırasında da her gündem maddesi için yetersayı istemeyi âdet haline getirmiş durumda. CHP’nin AB’ye karşıymış gibi bir tavır içine girmesini bu noktada anlamak pek mümkün değil. Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliği ile CHP’deki kan değişimi süreci belli ki henüz tamamlanmamış. Zira, sırf AKP’ye muhalefet olsun diye Türkiye’nin AB sürecini doğrudan etkileyen bir yasaya taş koymanın kimseye faydası yok.
Muhalefetin engellemeleri aşıldıktan sonra yasa geçti. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yasayı hukukçulara acilen inceletip onaylamasının ardından Resmî Gazete’de yayımlanarak yasa yürürlüğe girmiş oldu. Ardından çevirisi yapılıp Brüksel’e gönderilen yasa, AB tarafından yeterli bulunarak, faslın açılabilmesi için gerekli onayı aldı.


Fransa ve Almanya taş koydu

Ancak, bu kez faslın açılması Fransa ve Almanya’nın engellemeleri ile karşılamış. İki ülkenin ithalat lobileri, başlığın açılması sırasında ortaya çıkmışlar. Almanya ve Fransa, Türkiye’nin kendilerinden yapacağı et ithalatı koşulunu faslın içeriği ile ilgili olmadığı halde, sokuşturmaya çalışmış. Fransa tarafından bloke edilen Tarım faslındaki hayvan hastalıkları gibi engellemeler bu başlıkta da hayata geçirilmeye çalışılmış. Bizim müzakereci heyet de bu girişimi başarıyla bertaraf etmiş.

Türkiye’nin AB üyeliği için 2023’ü konuşuyoruz

Avrupa’nın sınırlarını belirlemek amacıyla Fransa tarafından ortaya atılan 2030’lar Avrupası Düşünce Grubu (EU Reflection Group), zaman içinde Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin önerdiği ilk halinden epey uzak bir yapıya büründü. Grubun ilk kurulduğu dönemde, Türkiye’nin AB üyeliğine başından beri karşı çıkan Sarkozy’nin bu grubu kurarak, Türkiye’nin üyeliğini sürekli sorgulatacağı endişeleri hâkim olmuştu. 2007’nin sonlarında siyaset, akademi, sanat ve iş dünyasından 12 Avrupalı akil insanla kurulan AB Düşünce Grubu, iki yıl üzerinde çalıştığı “Avrupa Projesi 2030 - Tehditler ve Fırsatlar” raporunu geçen ay duyurdu. Rapordaki Türkiye’ye atıfta bulunan bölüm ve genel olarak Avrupa’nın 2030 stratejisi, Başmüzakereci ve Devlet Bakanı Egemen Bağış ile AB Düşünce Grubu’nda yer alan Oxford Üniversitesi’nden Kalypso Nicolaidis’in de katıldığı bir panelde ele alındı. Bahçeşehir Üniversitesi’nin hocaları Seyfettin Gürsel, Cengiz Aktar, Şahin Alpay ve Sabancı Üniversitesi’nden Meltem Müftüler-Baç Nicolaidis’i sorularıyla İstanbul’un bunaltıcı temmuz sıcağında biraz daha terletti. İçinde yorum da barındıran sorular, ağırlıklı olarak Türkiye’ye artık bir katılım tarihi verilmesi, Avrupa elitleri arasında Türkiye’nin üyeliğine olan destek, AB’nin Türkiye’nin üyeliğinin getirilerinin ne kadar farkında olduğu, AB üyeleri arasındaki eşitsizlikleri ortadan kaldıracak önlemler gibi konularda yoğunlaştı.

Avrupa’nın küresel rolü

Nicolaidis, Türkiye’nin bugüne kadar AB’ye hep en zor soruları sorduğunu söyleyerek, bu soruları “ebeveynlerin çocuklar tarafından sorulmasını istemediği sorular” olarak nitelendirdi. Avrupa’nın Türkiye’ye katacaklarından çok, Türkiye’nin Avrupa’ya katacaklarının daha önemli olduğunu söyleyen Nicolaidis, 2005’te “Türkiye, Avrupa’nın viagrası olacak” sözünü hatırlattı. Son dönemde, AB’ye yönelik eleştirilerin temelini, Avrupa’nın dünyada etkili bir güç haline gelememesi oluşturuyor. Küresel bir konu gündeme geldiğinde gözler Washington’a, Pekin’e, Moskova’ya,
Tel Aviv’e hatta Tahran’a çevrilirken, Brüksel’in fikrini pek merak eden çıkmıyor. AB Düşünce Grubu gibi oluşumlar, Avrupa’nın akil insanları, cesaretle bu konular hakkında görüş bildiriyor ancak yeterli değil. Nicolaidis, Avrupa’nın küresel bir güç olmak istediğini ve bunun da iddialı bir istek olduğunu söylüyor ve Türkiye’nin son dönemdeki arabuluculuk girişimlerine atıfla ilginç de bir tesbit yapıyor: “Türkiye’nin bu coğrafyada ne kadar önemli bir arabulucu olduğunu biliyorum. Artık Avrupa’da da Türkiye’nin iddialı bir arabulucu olma rolünü konuşuyor olmamız lazım.”

2023’ü aramızda ele aldık

Türkiye’nin Cumhuriyet’in 100’üncü kuruluş yıldönümü olan 2023 için farklı alanlarda stratejileri, iddialı hedefleri var. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, geçen yıl üyelik için “10-15 yıl sonra” derken dolaylı olarak bu zaman dilimine işaret etmişti. 2023 tarihi Düşünce Grubu’nda da dillendirilmiş. Türkiye’nin tam üyeliği için bir tarih tesbit etmenin gerekliliğine dikkat çeken Nicolaidis, böyle bir tarih perspektifinin Konsey’den ziyade Avrupa Parlamentosu’ndan gelebileceğinin altını çizdi. Nicolaidis, “2023 çok milliyetçi bir tarih olarak görülebilir ama Avrupa’da anlatılabilecek bir hikâye. Böyle bir tarih çok iyi olacaktır. AB Düşünce Grubu’nda bu tarihi konuştuk” dedi. 2023’te dünyanın 10 büyük ekonomisinden biri haline gelen, 500 milyar dolar ihracat yapabilen, komşularıyla sıfır sorun politikasını gerçekleştirmiş bir Türkiye’ye AB üyeliği çok yakışır...
***

Anayasa değişikliği Türkiye’yi AB’ye daha yakınlaştıracaktır

Bir Avrupa Kültür Başkenti etkinliği olarak, Bahçeşehir Üniversitesi’nde yapılan panelin açılışında konuşan Egemen Bağış, Avrupa’nın karşı karşıya kaldığı sorunların çözümünde Türkiye’nin bugünden rol oynaması gerektiğini söyledi. AB Düşünce Grubu’nun, 2030 Avrupası’nın engellerini, fırsatlarını değerlendiren bir rapor hazırladığını, bu raporun birçok kişinin endişelerini ortadan kaldırdığı gibi Türkiye’nin AB için ne kadar büyük bir fırsat olduğunu üstü kapalı bir şekilde, hassasiyetleri de gözeterek ortaya koyduğunu söyledi. Bağış, “Bu rapor çok açık ve net bir şekilde diyor ki, ‘AB genişlemeden ilerleyemez’. Bana sorarsanız bu raporun özeti budur. Eğer haftada 70 saat çalışmaya hazır değilseniz, genişlemenin devam etmesi gerekir. Haftalık çalışmayı 35 saate indirmenin yolunu arayan Avrupa’nın bugün dünyanın hızla büyüyen ekonomileriyle rekabet etmesinin mantıklı bir beklenti olmadığını artık herkes takdir ediyor. Genişleme, AB’nin sorunlarının çözümünde çok büyük imkânlar yaratacak” dedi. Bağış, askeri darbe anayasaları ile yönetilen bir ülkenin AB’ye giremeyeceğini belirterek, darbenin 30’uncu yılında anayasayı değiştirmeye çalıştıklarını ifade etti. Bağış’ın, Anayasa değişiklik paketiyle ilgili olarak, “Anayasa değişiklik paketi, beş fasıl açmaktan daha önemli. Türkiye’yi AB’ye daha çok yakınlaştıracaktır. Türkiye, anayasasını değiştirmeden, standartları yakalamadan zaten bir yere varamaz” tesbiti de ilginçti.


Eksen kayması yok

Bağış, Mavi Marmara gemisine yapılan saldırıya ilişkin, hayatını kaybedenleri Alman olsaydı Angela Merkel’in sessiz kalamayacağını, Fransız olsaydı Nicholas Sarkozy’nin duyarsız olamayacağını, ABD’li olsaydı Barack Obama’nın bu konuda mutlaka bir karar alma ihtiyacı hissedeceğini ifade eden Bağış, “Türkiye ne yaptı? Uluslararası hukuka uygun şekilde yaşanan kanunsuzluğu, BM Güvenlik Konseyi’ne, Avrupa Parlamentosu’na, NATO’ya, AB Konseyi’ne taşıdı. Türkiye, diplomasinin kurallarını çalıştırdı. Özür beklediğini ilan etti” dedi. Bağış, Türkiye’nin, Brezilya’nın da katkılarıyla altı aylık bir çabadan sonra İran’a elindeki uranyumu Türkiye’ye teslim etmek konusunda ikna etmiş olmasından bir hafta sonra gelen yaptırım kararına evet demesinin kendini inkâr anlamına geleceği için oylamada hayır dediğini dile getirdi. Bağış, “Bunu ‘Türkiye’nin ekseni mi kayıyor’, ‘Acaba AB projesinden vaz mı geçtik’ diye yansıtmaya çalışmanın hiç kimseye bir faydası yok. Türkiye AB sürecinde hiçbir aşamada çok kolay bir dönem yaşamadı, ilerde de yaşamayacak” dedi.