Kasım 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kasım 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kıbrıslı işadamının en büyük rakibi Türk işadamı

Kıbrıs’ta çözüm için artık sabırlar tükeniyor, ya çözüm olacak ya da ilelebet bir çözümsüzlük hali. BM’nin kolaylaştırıcılığında yapılan şimdiki görüşmeler için de “son fırsat” deniyor. KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ve Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Dimitris Hristofyas ile geçtiğimiz günlerde New York’ta biraraya gelen BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, son duruma ilişkin raporunu yayımladı. 30 kasımda BM Güvenlik Konseyi’ne sunacağı raporunda Ban Ki-moon, iki yılı aşkın süredir yılan hikâyesine dönen müzakere sürecinde bir uzlaşma sağlanamaması halinde, müzakerelerin ölümcül şekilde başarısız olması yönünde ciddi risk bulunduğu uyarısı yaptı.
Bu açıklama, BM’nin çözüm için somut adımlar beklediğine yönelik önemli bir işaret olarak değerlendirilebilir. Taraflar için 2011’in ocak ayında yine BM ile birlikte yapılacak Cenevre görüşmesi kritik, önemli bir dönüm noktası olacak.
Bu uyarının hemen ardından bir açıklama yapan Almanya Başbakanı Angela Merkel, Kıbrıs sorunu nedeniyle 2011’de Türkiye’nin AB ile müzakerelerde zor bir döneme gireceğini belirterek, arabuluculuk önerdi. Bu amaçla Merkel, yılbaşında Güney Kıbrıs’a gitmeyi planlıyor. Görünen o ki, Avrupa da artık Kıbrıs meselesindeki çözümsüzlüğün kimseye fayda getirmediğinin farkında...


Bir cepten alıp diğer cebe koymak

Siyasi cephede durum böyleyken, Kuzey Kıbrıs’ta ekonomik alandaki gidişat hiç parlak değil. İronik olan Türkiye ekonomisinin rekorlar kırdığı bir dönemde Kuzey Kıbrıs’ın bu halde olması. Türkiye’nin Ada’ya yılda 600 milyon dolar seviyesinde kaynak aktardığı biliniyor. Kuzey Kıbrıs’ta bütçe dengelerinin bozulmuş olmasından dolayı bir dizi kemer sıkma önlemi alınıyor. İzolasyonlar nedeniyle ekonomik krizden çok etkilenmediği söylenen Kuzey Kıbrıs, son dönemde aslında en çok Türkiye ile rekabet ediyor. Anlatılanlara göre, en büyük rakip Türk işadamları olunca, ekonomik daralma da daha fazla hissedilir olmuş.
Yol, elektrik santrali gibi altyapı ihaleleri Türkiye’de açılıyor, Kıbrıslı işadamları bu ihalelere giremiyor, ihale şartnameleri Kıbrıslı şirketlerin ihaleye girmesine olanak sağlamıyor. İhaleye başvuru tarihleri sürekli değiştiriliyor ya da ertelemeler oluyor. Türkiye’den işadamlarının Kıbrıs’ta kurduğu şirketler ihalelere giriyor.
Kıbrıslı işadamlarına “daha rekabetçi fiyat verin” deniyor veya kendilerinde daha fazla deneyim aranıyor. Ancak, yerli işadamlarına fırsat eşitliği sunulmadığı için geri planda kalıyorlar ve rekabetçi fiyat vermekte zorlanıyorlar.
Türkiye’den yatırım gelse bile, ekonomiye çok fazla ivme kazandıran bir yönü yok, çünkü ekipman, eleman gibi gereksinimlerin hepsi Türkiye’den getiriliyor. Kıbrıs’taki araziler Türk işadamlarına projesi bile sunulmadan tahsis edilirken, yatırım taahhüdünü yerine getirmeyenlere ise ciddi bir yaptırım uygulanmıyor.


Havayolu meselesinde belirsizlik sürüyor

Kuzey Kıbrıs bu yıl turizmde de beklediğini bulamadı, hatta Kurban Bayramı döneminde otellerin doluluk oranı yüzde 40’lar seviyesinde kaldı. Ada’nın lokomotif sektörlerinden biri olmasına rağmen, hâlâ turizmde planlı, programlı bir politika uygulanmıyor. Diğer bir sorun da daha önce seyahat şirketleri için fiyat politikası belirleyemeyen iflas eden/ettirilen Kıbrıs Türk Hava Yolları’nın artık olmayışı. Bu nedenle bilet fiyatlarında kontrolsüz bir artış var. KKTC Başbakanı İrsen Küçük, Mart 2011’de bir Kuzey Kıbrıs Türk Hava Yolları kurulacağını açıklamıştı. Şirketin bir kısmı özel sektöre açılacak, devletin payı da yüzde 51’in altında tutulacaktı. Ancak, turizmciler bu şirketten pek ümitli değil, hatta bu şirketin kurulabileceğine bile inanmıyor. Bu arada, Türkiye’ye Avrupa’dan en fazla turist getiren Onur Air ve Sky Havayolları pazara girmek için başvurularına olumlu yanıt almayı bekliyor.


Kontrolsüz nüfus artışının dezavantajları

Öte yandan, Ada’da kontrolsüz bir nüfus artışı var. Bu da en büyük ekonomik ve sosyal sorun olarak ortaya çıkıyor. Kuzey Kıbrıs’ın nüfusu çeşitli hesaplamalara göre 500-550 bin civarında, bunun sadece 170 bini Kıbrıslı Türk. Bu durum başta eğitim ve sağlık olmak üzere, temel hizmetlerin verilmesinde büyük zorluk yaratıyor. Mevcut hizmet kapasitesi artmazken, hizmet alan sayısında büyük bir artış yaşanıyor. Bu nedenle Kıbrıslı Türkler sağlık hizmetini giderek artan şekilde Güney Kıbrıs’tan alıyor, çocuklarını oradaki okullara gönderiyor.
İşsizlik tüm dünyada olduğu gibi burada da büyük sorun teşkil ediyor, işsiz sayısı 15 bin civarında. Şu anda Güney Kıbrıs’tan işsizlik ödeneği alan Kıbrıslı Türk sayısı bu yılın ilk sekiz aylık rakamlarına göre 500 civarında. New York’ta yapılan üçlü zirve öncesinde Rum tarafı, KKTC’de bir nüfus sayımı yapılmasını talep etmişti. Ada’da çalışma hayatının yeniden düzenlenmesi bakımından nüfus sayımının yapılması elzem.
Yol ayrımının bu kadar keskinleştiği bir dönemde, Kıbrıs’a iyi şanslar dilemekten başka bir şey elden gelmiyor. Ya toprağın bir bölümü iade edilerek, Rumlarla siyasi eşitliğe dayalı bir gelecek kurulacak, ya da Türkiye’nin Kıbrıs’a reva gördüğü 82’nci vilayet uygulaması devam edecek.

Başörtüsü üzerine siyasetin toplumda karşılığı yok

TİKAD (Türkiye İş Kadınları Derneği) Türkiye’nin siyasi zemindeki kırmızıçizgilerinden biri olan başörtüsüyle ilgili bir kamuoyu araştırması yaptı. Araştırmanın amacı, başörtüsü meselesinin çözümü için toplumsal uzlaşının olup olmadığını ortaya koymaktı. Siyaset arenasında başörtüsü üzerinden laik-modernler ve dindar ya da gelenekçiler arasında bir iktidar mücadelesi var. Ancak, bu araştırmaya göre siyasal alandaki bu tartışmanın toplum katında karşılığı yok. Yani, toplum başörtülü kadınları ötekileştirmemiş. Bu tesbit toplumsal barış açısından değerli. Ancak iş, eğitim ve çalışma hayatına gelince durum değişiyor. Başörtülü kadınlar ekonomik hayatta rol almak isteyince, yasak duvarına çarpıyor ve haksızlığa uğradıklarını düşünüyor. Yasaklananın kendisinin değil, inançları olduğunu ifade ediyor.


Kadının işgücüne katılımını sınırlıyor

Türkiye, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında kadının işgücüne katılımı bakımından yüzde 26 ile en alt sıralarda yer alıyor. Kabul edilemez ölçüde düşük olan bu rakamın AB ortalaması ise yüzde 64 seviyesinde. Araştırma, iş hayatında başörtüsünün serbest olması halinde kadının işgücüne katılım oranının da artacağını ortaya koyuyor.
Araştırma, başörtüsü sorununun ve bunun iş hayatına yansımalarıyla ilgili 26 ilde 3052 kişiyle yapılmış. Başını örten ve başı açık kadınların yanı sıra eşinin başı örtülü ve eşinin başı açık erkeklere de sorular yöneltilmiş. Araştırmaya göre, kadınların yüzde 93’ü başörtüsünü inancı gereği takıyor, bunu bir dinî simge olarak takanların oranı sadece binde bir. Başörtüsü takanların yüzde 77’si buna kendi isteğiyle karar vermiş, “başörtüsünü taktığınız zamana geri dönseniz yine takar mısınız” sorusuna yüzde 96’sı evet demiş. Dolayısıyla, bu herkesin görmesi gereken bir gerçek, moda ya da trend değil.


Erkekler esnek düşünüyor

Araştırmayı gerçekleştiren ekipten Prof. Dr. İhsan Dağı’nın anlatımlarına göre, başörtüsü takanların yüzde 23’ü bu durumun kendilerini kısıtladığını düşünüyor. Bu oran, eğitim ve ekonomik seviye yükseldikçe yüzde 50-60’lar seviyesine çıkıyor. Yani kentli, eğitimli, orta ve üst gelir sahibi ve mesleği olan kadınlar en çok kısıtlanmış ve haksızlığa uğramış olanlar. Başörtüsüyle mesleğini ya da eğitim alması tercih etmek durumunda kalanlar. Toplumda üniversitelere giremeyen kızların sorunu olarak algılanan durum, başörtülü kadınların istihdama yeterince dâhil edilememesi olarak da karşımıza çıkıyor. Başörtülü kadınların yüzde 87’si iş hayatına girmek ve çalışmak istiyor. Buna erkeklerin de desteği var. Başörtülülerin eşlerinin yüzde 53’ü “eşimin başını açarak çalışmasına izin veririm” diyor. “Eğitim almasına izin veririm” yüzde 60’lara kadar çıkıyor. Başı açık kadınların büyük çoğunluğu başörtüsü nedeniyle kadınların eğitiminin yarım kalmasına üzülüyor. Yüzde 87’si “başörtülülerin kariyer sahibi olmasından rahatsız olmam” diyor, hemcinslerinin iş hayatında olmasını istiyor.


Özel sektörde türban yasağı

Toplumun geneli özel sektörde başörtüsü yasağını doğru bulmuyor. Yüzde 92’si özel sektörde başörtülülerin çalışmasından rahatsız olmayacağını söylerken, “kamu kurumlarında başörtülü kadınlar başını örtebilir” diyenlerin oranı yüzde 77. Yüzde 72 oranında katılımcı ise, bu yasakların kalkması halinde iş hayatında kadın istihdamının artacağını belirtiyor. Yüzde 78 üniversitelerde başörtüsü serbest olmalı derken, yüzde 62’si üniversitede başörtüsü serbestîsinin bir yasayla güvence altına alınması gerektiğini düşünüyor. Araştırma, birlikte yaşama iradesini ortaya koyuyor. Önemli olan siyasetin samimiyetsiz tartışmaları bırakıp bunun önünü açabilmesi ve yapılması gereken başörtülüler eğitim ve çalışma hakkına nasıl sahip olacak buna çözüm bulmaları.

Rumlar da Maraş’taki mülkün değerini belirleyecek

Kuzey Kıbrıs, dokuz günlük Kurban Bayramı tatilinin hafif gündeminde birkaç kez yer buldu. Geçen hafta KKTC’nin 27’nci kuruluş yıldönümü vesilesiyle Kuzey Kıbrıs’a giden Devlet Bakanı Cemil Çiçek, KKTC hükümetinin Türkiye ile birlikte oluşturduğu ekonomik yapılanma programı nedeniyle sendikalar tarafından protesto edildi. Bu tür eylemler yeni değil, KKTC hükümetinin kemer sıkma önlemleri bir süreden beri ülkede protestolara ve grevlere neden oluyor. Protestolardan sonra akıllarda kalan sadece Cemil Çiçek’in Güney Kıbrıslı Rumları kastederek söylediği “Protestocular Güney’dekilere çok benziyor” sözü oldu. Bu sözler, Kuzey’de çok tepki aldı. Kıbrıs’ın muhalif gazetelerinin sayfaları bir haftadır neredeyse sadece bu sözlere odaklanmış durumda. Bu gelişmelerin hemen ardından iki yıldır devam eden çözüm müzakerelerine ivme kazandırmak isteyen Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon öncülüğünde KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ve Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Dmitris Hristofyas New York’ta biraraya geldi. Üçlünün Ocak 2011’de tekrar Cenevre’de biraraya gelmesine karar verildi.


Türkiye “Kıbrıs TOKİ” önermişti

Mülkiyet ve toprak meseleleri Kıbrıs’ın en hassas, en karmaşık ve belki de çözülmesi en imkânsız görülen konusu. Bu konuda yakın zamanda Türkiye, TOKİ üzerinden bir çözüm arayışına girdi. Türkiye, Rum ve Türk mülkleri arasında takas yapılabilmesi için “Kıbrıs TOKİ” kurulmasını önermiş ve maddeler halinde sürecin nasıl işleyebileceğiyle ilgili bir formül ortaya atmıştı.
Bu formüle göre, “Property Development Corporation” yani Gayrımenkul Geliştirme Kurumu kurulacak, yönetim kurulunda Türk ve Rumlar eşit sayıda temsil edilecek, güneyde mülk bırakmış Türkler, hayalet şehir Maraş’ta 1974 öncesi yaşayan ve tazminat ya da iade ile mülkiyet sorununu çözememiş Rumlar tapularını bu şirkete devredecek. Şirket, geliştirme projesi başlatarak tapularını aldığı Rum ve Türk arazileri üzerine inşaatlar yapacak, sorunlu mülkleri takasa uygun hale getirecek. Şirket atıl durumdaki mülkleri kiraya vererek ya da geliştirerek satıp gelecekteki inşaat operasyonların finansmanında kullanacak.


Maraş’ın değerini RICS belirleyecek

Şimdi çözüm arayışına Rumlar da katılmış durumda. Rumlar, Maraş’ın değerini belirlemek üzere bir çalışma başlatmaya hazırlanıyor. Mağusa Bölgesi Ticaret ve Sanayi Odası, Maraş’taki taşınmaz malların bütünlüklü değerinin belirlenmesi için dünya çapında geçerliliği olan toprak değeri belirleme enstitüsü Royal Institution Of Chartered Surveyors (RICS) ile işbirliğine gidecek. Amaç, Maraş’taki taşınmazların bütünlüklü değerinin ve şehrin (kullanım kaybı koşulları göz önünde bulundurularak) yıllardır tecrit altında olmasının gerektirdiği maliyetin kayda geçirilmesi olarak belirtiliyor.
Rum basınında yer alan haberlere göre, bu araştırmanın sonuçları ayrıca müzakereler çerçevesinde de, Mülkiyet ve Toprak fasıllarında kullanılabilecek, ayrıca kullanım kaybına yönelik tazminatlar için KKTC Mal Tazmin Komisyonu’na yönelenlere de faydalı olacağı söyleniyor. Mağusa Bölgesi Tapu Dairesi’nin arşivlerinden bu maliyetin hesaplanmasının mümkün olduğu, ancak arşivlerin 1974’ten beri Kuzey Kıbrıs makamlarının elinde bulunması nedeniyle bunun hesaplanamadığı savunuluyor. Bu hafta salı günü Mağusa Bölgesi Ticaret ve Sanayi Odası ile RICS’in bir toplantı düzenleyerek, araştırmanın start almasını duyuracağı kaydediliyor.


Özince, Kıbrıs Komisyonu kuracak

Kasım başında Çankaya’da yapılan Kıbrıs Zirvesi’nde de bu konuya yönelik önemli kararlar alınmıştı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kıbrıs’tan Sorumlu Devlet Bakanı Cemil Çiçek, Başmüzakereci Egemen Bağış ve KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun katıldığı ilk oturumun ardından ikinci oturumda, KKTC’li bakanlarla Bankalar Birliği Başkanı ve İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince yer almıştı. Gül, bu toplantının ardından Rum mülkleriyle ilgili takas, tazminat ve iade yöntemleriyle çözüm bulan ve AİHM’in 5 Mart 2010’da yasal hale getirdiği Mal Tazmin Komisyonu’nun büyük mücadeleler sonucunda elde edilmiş bir kazanım olduğunu kaydetmişti. Ardından da, Gül, Ersin Özince’ye Bankalar Birliği Başkanı olarak özel bir Kıbrıs Komisyonu kurması konusunda talimat verdi. Zirvede, Mal Tazmin Komisyonu’nun uluslararası hukukta aklanmış mülkiyetin, Bankalar Birliği desteğiyle kurulacak komisyon aracılığıyla kredilendirilmesi ve uluslararası düzeyde değerlendirilmesi kararı alınmıştı. 1974 Kıbrıs Harekâtı’nın ardından ikiye bölünen 3355 kilometrekarelik Ada’nın yaklaşık yüzde 80’i, bu tarihten önce Rumlara aitti. AİHM’in tavsiyesiyle 2005’te kurulan Mal Tazmin Komisyonu, 1974 öncesinde Rumların KKTC’de bıraktığı mülklerle ilgili takas, iade ve tazminat esaslarına dayanarak kararlar üretiyor. AİHM’in 5 Mart 2010’da yasallaştırarak Türkiye’nin bir iç hukuk yolu olarak kabul ettiği Komisyon’a bugüne kadar 739 Rum başvurdu, başvuruların 131’i sonuçlandırıldı.
Görünen o ki, çözüm için herkes fikir üretiyor, birtakım çalışmalar yapıyor. Gelecek dönemde Kıbrıs’ın kaderini farklı yönde değiştirecek bir Maraş ağırlıklı ara çözüm arayışının olduğu sinyalleri geliyor.

Türkiye’deki doğa tahribatı AP gündeminde

Türkiye’nin su politikası Avrupa gündemine taşınıyor. Avrupa Parlamentosu parlamenterlerinin organize ettiği Brüksel’deki panelde bugün, Türkiye’de çeşitli bölgelerde baraj ve HES’lere karşı doğa savunucularıyla yerel halkın gerçekleştirdiği su mücadelesi tartışılacak. Bilindiği gibi, son dönemde Türkiye’de doğa ile ilgili kamu vicdanını sızlatan gelişmeler ayyuka çıktı. Yerel halkların ve çevre gönüllülerinin son derece kıt mali imkânlarla verdiği hukuksal mücadeleler sonrasında bazı vadilerde HES santrallerinin yapımı durduruldu ve SİT alanı kararları verildi. Ardından, SİT alanı tanımını baştan aşağı değiştirecek ve bu alanları kullanıma açacak olan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı Meclis’e getirildi. Doğa korumacıları tarafından büyük tepkiyle karşılanan kanun tasarısı Avrupa Birliği’nin de gözünden kaçmadı, Tasarı geçen hafta açıklanan Türkiye 2010 İlerleme Raporu’nda “endişe verici bir gelişme” olarak nitelendirildi.


Çevre savunucuları davet edildi

Türkiye’nin pek çok noktasında sürdürülen çevre koruma mücadelesi Avrupa Parlamentosu’nun da dikkatini çekti, Türkiye’de su politikaları konulu bir panel düzenlemeye karar verdi ve HES’lere karşı mücadele veren Doğa Derneği, Su Meclisi, Derelerin Kardeşliği Platformu, Loç Vadisi Koruma Platformu gibi çevreci kuruluşların temsilcileri davet edildi. Panele, Alakır, Allianoi, Çoruh, Loç, Hasankeyf, Munzur, Toroslar ve Yuvarlakçay’dan temsilciler katılıyor. İlk kez yurtdışından davet almalarına rağmen bir de gidemeyenler var. Çevre mücadelesini tamamen kendi imkânlarıyla devam ettiren bu gruplar, pek çok kez bazı bakanlar tarafından çeşitli lobilerden ya da bazı ülkelerden para yardımı aldıkları şeklinde itham edilmişti. Brüksel’deki bu çalışmaya davet edilenlerin ulaşım ve konaklama masrafları karşılanıyor olmasına rağmen yine de bu toplantıya pek çoğu gidemeyecek. Zaten, toplantıya davet edilenlerin hiçbir lobiyle ilişkileri olmadığı, bağış ya da yardım almadıkları için yol ve konaklama masrafları ödeniyor. Bu arada, hazırlanan raporlar ve sunum dosyaları, gidecek olanlara teslim edildi, onlar da orada son durumu aktaracak, talepleri dile getirecek.


Bu mücadele enerji karşıtlığı değil

Doğal yaşam alanlarının korunmasıyla ilgili mücadelenin enerji karşıtlığı gibi sunulmasından rahatsız olduklarını dile getiren Derelerin Kardeşliği Platformu (DEKAP) Dönem Sözcüsü Ömer Şan, durumu şöyle özetliyor: “İktidar temsilcileri, bakanlar, kurum ve kuruluşların temsilcileri, anlatmak istediklerimizi ya kasıtlı olarak algılamak istemiyor ya da kasıtlı olarak çarpıtıyor. Halkın gücünü yok sayarak, yargı kararlarını çiğneyerek, yasa ve yönetmenlikleri görmezden gelerek hâlâ bu projelerde diretilmesi ve koruma altına alınması gereken SİT özelliğindeki vadilerin bu özelliklerini ortadan kaldıracak çeşitli yasa tasarılarının hazırlanması çok anlamsızdır. Avrupa Birliği de korunması gereken vadilerin bu şekilde yağmalanmasına karşı endişelerini dile getirdi.”


Türkiye’den HES manzaraları

Bu arada, Rize İkizdere için verilen SİT kararının ardından, bölgenin alt kesimlerinde inşaat çalışmaları devam eden HES’ler daha hızlı bir çalışma temposuna girmiş. SİT kararı henüz netleşmediği için ve sınırları da bilinmediği için herhangi bir müdahale sözkonusu olamıyor, şirketler de çalışmalarını sürdürüyor. Salarha Vadisi Andon Bölgesi’nde yapımı planlanan ve daha önce Çevre Bakanlığı’nın “ÇED gerekli değildir” kararına karşı açılan yürütmeyi durdurma ve iptal davası için bilirkişi incelemesi yapılmış. Ancak, dava süreci devam ederken firma değişikliğine gidilmiş. Daha önce Redaş isimli firmanın yürüttüğü Ambarlık HES projesi için bu kez çoğunluğu İspanyolların olan Ambarlık Elektrik isimli yeni bir firma kurulmuş. Bu firma, yeniden EPDK’dan üretim lisansını devralarak, Su Kullanım Anlaşması imzalamış. İşin ilginç tarafı, Çevre Bakanlığı, hukuksal süreç devam ederken aynı proje için bu kez “ÇED gerekli” kararı vermiş ve ÇED süreci başlatmış. Başbakan Erdoğan’ın “baba ocağım” dediği Güneysu Vadisi’nde de, daha önce yürütmeyi durdurma kararı alınan iki ayrı proje için bilirkişi heyeti belirlemesi yapılmış.

* * *
Osmanlı mutfağı dünya mirası olur mu?

UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’nin yanı sıra bir de Dünya Gayrımaddi Kültürel Mirası Listesi var. Beş yıldır açıklanan liste giderek genişliyor. En son toplantısını Kenya’da yapan Hükümetlerarası Komite, dünyanın küreselleşme tehdidi altında görülen geleneksel değerlerini korumak için listeye 29 ülkeden 46 unsur ekledi. Bu program sayesinde bir yandan UNESCO somut olmayan kültürel mirasın korunması ve gelecek kuşaklara aktarılmasında deneyim kazanırken, bir yandan da insanlığın soyut kültürel mirasın korunmasında duyarlılık kazanmasının yolunu açıyor. Türkiye’den listeye Kırkpınar Yağlı Güreş Festivali, Alevi-Bektaşi Semahı ile sohbet toplantıları geleneği girdi. Miras kapsamında listeye giren diğer kültürel değerler arasında, Azerbaycan halıları, Moğol dansları, Hırvat dantelleri, İspanyol flamenkosu, Kolombiya’nın marimba çalgısı var. İlginçtir, bu yıl gastronomi ilk kez listeye dâhil oldu. Fransız mutfağı, geleneksel Meksika yemekleri ile İspanya, Yunanistan, İtalya ve Fas’ı kapsayan Akdeniz yemek kültürü listeye girdi. Yemeğin küreselleşmesiyle mutfak kültürü dünyanın neredeyse her yerinde benzeşmeye başlamış durumda. Demek ki, artık Türkiye’nin farklı kültürlerin mirasını yansıtan Osmanlı mutfağını aday gösterme zamanı çoktan gelmiş.

Hani o fakir Polonyalı muslukçu vardı ya

2005 başında Avrupa Anayasası’nın Fransa’daki referandum kampanyası sırasında ‘Polonyalı musluk tamircisi figürü’, halkın Doğu Avrupa’dan gelecek göçmen işçi korkusunu sembolize ediyordu. Fransızlar, yeni üye olmuş Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinden gelecek işçiler nedeniyle işverenlerin fiyat kıracağından ve Fransız işçisinin refah seviyesinin düşeceğinden endişe duyuyordu. Bu söylem ve kafa karışıklığı o dönemlerde öyle ciddi boyutlara ulaştı ki, Avrupa Anayasası’nın reddedilmesine sebep oldu. Oysaki rakamlar, göçmen işçilerin Fransa’dan daha çok İngiltere’yi tercih ettiğini ortaya koyuyordu. İngiltere’nin Doğu Avrupa ülkelerinden 2004’ten bu yana 500 binden fazla işçi aldığı belirtiliyor. Bu durum Fransa’nın yabancı işçi akınına İngiltere kadar uğramadığını, bu söylemin sadece siyaset arenasındaki korku argümanlarından biri olduğunu da gözler önüne seriyor. Son rakamlara göre, İngiltere’ye giden göçmen işçiler global kriz başladığında tekrar ülkelerine geri dönmüş.  


15 yılda komünizmden AB’ye geçti

Geçen hafta Tesco Türkiye’nin, Türk lezzetlerine Avrupa Birliği kapılarını açan aktivitesi vesilesiyle bulunduğumuz Varşova’da, Polonya ekonomisine ilişkin ilginç bilgilere sahip oldum. Çok uzak değil bu yılın nisan ayında Polonya Cumhurbaşkanı Lech Kacinski’nin uçağı düştü, kazada beraberindeki devlet erkânından 97 kişi hayatını kaybetti. Ancak, ülke kaza travmasını hızlı atlatmışa benziyor. Mayıs 2004’te AB üyesi olan Polonya 40 milyona yaklaşan nüfusu ile Almanya, Fransa, İngiltere, İspanya ve İtalya’dan sonra AB ülkeleri arasında en fazla nüfusa sahip altıncı ülke. Doğal olarak AB içersinde diğer büyük ülkeler gibi muamele görmek istiyor. AB’ye üye olduğu 2004 yılında kişi başına 5000 dolar milli gelire sahip olan Polonya’da bu rakam şu anda 19 bin dolar. Fransa’nın o yıllarda siyasi propaganda malzemesi yaptığı Polonya ekonomisi, AB’ye giriş süreciyle birlikte hızlı bir yükseliş göstermiş. AB’nin yapısal fonlarından 2007-2013 dönemi için alacağı miktar 67 milyar avro.
Varşova’daki saray, müze ve tarihî eserlerin yenilenmesi, yolların modernize edilmesi, içme suyu arıtma tesisi yapılması ve meşhur “Varşova Gettosu” Yahudi Mahallesi’nin yeniden inşası gibi çalışmaların hepsi AB fonlarından gelen kaynaklarla gerçekleştiriliyor. Ukrayna ile birlikte 2012’de Avrupa Futbol Şampiyonası’na ev sahipliği yapacak Polonya’ya AB kaynakları altyapı çalışmaları açısından pek yararlı oluyormuş.


Avroya geçiş tartışması ve bankacılık

Doğu Avrupa’nın krizden en sağlam çıkan ülkesi Polonya, henüz Avro Bölgesi’ne dâhil değil. Şu sıralar ülkedeki en hararetli tartışma konulardan biri de bu. Ancak, krizdeki durumu gördükten sonra geçmeme eğilimi ağır basmış. Ekonomik kriz AB üyelerini ciddi oranda etkilerken, avroya geçmemiş olan Polonya’nın büyüme hızı yıllık yüzde 1,5 civarında.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 1989’a kadar Polonya Komünist Partisi tarafından yönetilen Polonya, o yılın sonlarında kurulan yeni hükümetle birlikte post-komünizm dönemine geçti. Serbest piyasa ekonomisine nispeten kolay uyum sağlayan Polonya, bankacılık sistemini de hızla Batılı standartlara ulaştırdı. Varşova’nın hemen her yerinde Avrupalı ve uluslararası bankaların binalarını görmek mümkün. İlginçtir; eskiden Komünist Parti Genel Merkezi olarak kullanılan bina şu anda Varşova Borsası olarak kullanılıyor.


Bankacıların dikkatini çekiyor

Hatırlamak gerekirse geçenlerde, İspanyol Bankası Santander Polonyalı BZ Bankası’nı 4,24 milyar avroya satın aldı. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Polonya bankacılık sisteminin görünümünü negatiften durağana yükselterek, ülkedeki bankacılığın daha öngörülebilir ve daha sürdürülebilir faaliyet ortamına girdiğini açıkladı. Yeni kısa süre önce Unicredit CEO’su Doğu Avrupa’da Türkiye, Polonya ve Rusya’ya odaklanacaklarını söyledi. ABD Merkez Bankası Fed’in tahvil alımına gideceğini açıklamasının ardından gelecek yeni sıcak para dalgasının yönüyle de ilgili çeşitli rivayetler var. Türkiye’de cari açığın finansman kaynaklarından biri olan bu yeni sıcak para dalgasında uzmanlara göre Türkiye’nin iki rakibi var, biri Polonya diğeri de Brezilya.
1990’ların başından bu yana istikrarlı bir ekonomik liberalizasyon politikası izleyen Polonya, geçiş süreci ekonomileri arasında bir başarı hikâyesi olarak değerlendirilebilir. Polonyalılar, Avrupa’nın serbest dolaşımla gelip her yeri istila edeceği endişesini haksız çıkardı. Avrupa’da hâlâ Türkiye için aynı endişelerin devam ettiğini biliyoruz. Ancak Polonya örneğinden de görüleceği gibi ekonomik ve siyasi istikrar olunca, kimse ülkesini terk edip gitmek istemiyor.

Zeki Sayın’dan Yalçıntaş’a ‘Yukarıya giden yol buradan geçiyor’ esprisi

Yargıda rüşvet soruşturması kapsamında Ankara’da Sincan F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanı Murat Yalçıntaş’ın, cezaevi günlerinden detaylar gelmeye başladı. En son olarak salı ve çarşamba günleri İTO Yönetim Kurulu üyeleri ve Meclis üyelerinden birer grup savcılıktan aldıkları özel izinle Yalçıntaş’ı cezaevinde ziyaret etti. Salı günü ziyaret edenler arasında yer alan Emlak Bankası Yönetim Kurulu Başkanı ve İTO Meclis Üyesi Zeki Sayın, ziyaretin detaylarını anlattı. Ziyarette dair en dikkat çekici diyalog ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın hapishane günlerinin ardından siyasette yükselmesine yapılan gönderme oldu. Sayın, Yalçıntaş’a, “Sayın Başkan yukarılara giden yol hep buralardan geçiyor” dedi. Bunun üzerine Yalçıntaş, Sayın ile birlikte gülmeye başladı.
İki ayrı retina taramasından geçilerek girilen cam bölmeden telefonla yapılan görüşme öncesinde Yalçıntaş’a bir kutu çikolata götürdüğünü anlatan Sayın, “Ancak kalem, kitap ve kâğıt dışında bir şey götürmeye izin vermiyorlarmış” dedi. Görüşmenin saat 15:00 gibi başladığını ve yarım saat ile 40 dakika arasında sürdüğünü anlatan Sayın, “Görüşe pantolon gömlekli spor kıyafetle geldi. Biraz duygulandım. Bana, ‘Abi sana ne oluyor ya’ dedi. ‘Dostlarımı mahcup edecek hiçbir şey yapmadım. Yargı sürecine güveniyorum. Burada çok şey öğrendim, tecrübe sahibi oldum’ diye anlattı” sözleriyle Yalçıntaş’ın düşüncelerini aktardı.


Koğuşu kalabalık değil

Yalçıntaş, görüşmede İstanbul Ticaret Üniversitesi Mütevelli Heyeti Üyesi olan Sayın’a üniversiteye yeni kampus alanları bulma çalışmalarının nasıl gittiğini sordu. Sayın, “Kendisine bulduğumuz yeni kiralık alanlar hakkında bilgi verdim” dedi. Bu arada Yalçıntaş’ın tutukluluk koşulları ile ilgili kendisine soru sormadığını anlatan Sayın, “Oradaki görevlilere geçtiğimiz yerde kalıp kalmadığını ve oranın kaç kişilik olduğunu sordum. Onlar da ‘Koğuşlar 20 kişilik ama burada kalmıyor. Kaldığı yer üç-beş kişilik” yanıtı verdiler” diye konuştu.


İkinci itiraz gündemde

Normal zamanlara göre kısa sürdüğü dikkat çeken İTO Meclis toplantısında bir konuşma yapan Meclis Başkanı İbrahim Çağlar, üyelere “Başkanımıza mektup yazın. O da sevinir. İnanıyorum ki size yanıt yazar” dedi. Bazı Meclis üyelerinin sorusu üzerine Yalçıntaş’ın cezaevi adresi Meclis üyelerine SMS olarak gönderildi. İTO Başkan Yardımcısı Şekip Avdagiç ise konuşmasında, “Zor zamanlardan geçiyoruz. Çünkü başkanımız yanımızda değil. Bizim onun yanında olmamız ve onun da bunu bilmesinin bize verdiği bir tesellisi olsa da, bu zor zamanlar yüreğimizi ağırlaştırıyor. Onun için zorlanıyoruz. Onun için sabır ve sükûnetle hareket etmeye çalışıyoruz. Onun için duygularımızın esiri olmamaya çalışıyoruz, aklımızın yol göstericiliğinde hareket etmenin gayreti içindeyiz” şeklinde konuştu. Yalçıntaş’ın avukatlık ücretlerinin İTO tarafından karşılanacağını açıklayan Avdagiç, “Geçtiğimiz hafta tutukluğa itirazımız reddedildi. Gelecek hafta ikinci itiraz gündemde” dedi.

Hani Tabiat Kanunu’nu AB istiyordu

AB, Türkiye 2010 İlerleme Raporu’yla birlikte Çevre Bakanlığı’nın çevre ve doğa tahribatına yol açacak niyetlerinin ipliğini pazara çıkardı. Cuma günü basına sızan Avrupa Birliği’nin İlerleme Raporu özetlerinde gündeme gelmeyen Türkiye’nin çevre ve doğayla ilgili gerçekleştirdiği olumsuz uygulamalar, raporun tamamı açıklanınca gözler önüne serildi. Avrupa Birliği, doğa koruma konusunda Türkiye’nin hiçbir ilerleme kaydetmediğini gayet açık ve net bir dille ifade ederken, TBMM’ye gönderilen Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu tasarısının birilerinin iddia ettiği gibi AB uyum yasalarıyla bir alakası olmadığını belirtti.


SİT alanları tehlikede

Ekim sonunda Meclis’e yollanan ve Anadolu’nun dört bir yanındaki doğa korumacılar tarafından büyük tepkiyle karşılanan kanun tasarısı, raporda “endişe verici bir gelişme” olarak nitelendirildi. Rize İkizdere’de yapılmak istenen HES’lere karşı başlatılan mücadelenin ardından HES’lerin inşasını engelleyecek bir karar çıkmış ve İkizdere Vadisi SİT alanı ilan edilmişti. Ancak, bu kararın hemen ardından hükümet de boş durmayarak, SİT alanı tanımını baştan aşağı değiştirecek Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu tasarısını el çabukluğuyla Meclis’e getirivermişti. Tasarının kabul edilmesi halinde, doğal SİT alanı ve tabiat varlığı olarak tescillenmiş alanların bu statülerini sona erdireceği gibi, aynı zamanda SİT alanları HES’lere, imara ve talana açılmış olacak.


AB’den çevrecilere bayram şekeri

Şimdi, çevre ve doğa savunucularının haklı olarak Çevre Bakanı’na ve hükümete soruları olacak. Kanunun Meclis’e gönderilmesinin ardından Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, bu çalışmanın AB uyum yasaları çerçevesinde hazırlandığını ve HES’lerle bir ilişkisi olmadığı yönünde açıklamalarda bulunmuştu. Tabii, tüm bu gelişmeler AB’nin gözünden kaçmadı. Türkiye’nin İlerleme Raporu’nda, kanun tasarısının Türkiye’deki koruma alanları ağını zayıflatacağının ve pek çok canlının neslini tehlikeye sokacağının altı çizildi. AB’nin hazırladığı raporda Türkiye’nin doğa koruma uyum yasaları ile ilgili hiçbir ilerleme kaydedemediği vurgulandı. AB aynı zamanda ilk defa HES projelerinin doğa üzerindeki olumsuz etkilerini kastederek, bu bölgelerde yaşayan halkların tepkilerine de atıfta bulundu. Raporda, ayrıca doğa koruma ile ilgili sorumlu bir kurumun olmadığına işaret edildi.


“Yasa tasarısı endişe konusudur”

Türkiye İlerleme Raporu’nun 90’ıncı sayfasında ve Çevre başlığı kısmında, doğa korumayla ilgili herhangi bir ilerleme kaydedilmediğine ilişkin parafın tercümesi aynen şöyle: TBMM’ye sevkedilmiş bulunan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı, özellikle Türkiye Natura 2000 ağına yararlı katkı sağlayacak olan birçok SİT alanının şimdiki koruma altındaki statülerini ortadan kaldıracak olmasından ötürü endişe konusudur. Çevre ile ilgili faslın sonuç bölümünde ise şu ifadelere yer verildi: Türkiye iklim değişikliği ile mücadele konusunda çok sınırlı ilerleme kaydetmiş ve doğa koruma konusunda hiç ilerleme kaydetmemiştir.


Yeni bir yasa hazırlanmalı

Türkiye genelindeki 46 sivil toplum kuruluşunun oluşturduğu Tabiat Kanunu İzleme Girişimi, dün yaptığı açıklama ile raporda yer alan bu ifadelerin, aslında iddia edildiği gibi kanun tasarısının AB’ye uyum süreci kapsamında hazırlandığı ve AB standartlarını karşıladığı söylemlerini ortadan kaldırdığını belirtti. İlerleme Raporu’nda işaret edilen doğrultuda Tabiat Kanunu İzleme Girişimi, doğal yaşama sahip çıkılması için bu yasa taslağının geri çekilmesi ve yeni bir yasa hazırlığının başlatılmasını, hazırlık sürecinde doğa haklarının ve uluslararası taahhütlerin dikkate alınmasını, gerek hazırlık ve gerekse uygulama sürecinde sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte hazırlanmasını, bu sürecin hayata geçirilmesinde tüm milletvekillerinin ve yetkililerin aktif sorumluluk almasını talep ediyor.


Hem diplomatik hem sert bir dil

Çevre ve doğa konusunda mücadele verenler için İlerleme Raporu’nda yer alan ifadeler biraz olsun umut verdi. İlerleme Raporu’yla ilgili düşüncelerini sorduğumuz Doğa Derneği Başkanı Güven Eken, AB’nin ilk kez bu kadar net ve sert bir şekilde çevre konusunda bir ilerleme olmadığını söylediğini belirtiyor. Eken, şöyle devam ediyor: “Raporda, HES’ler kastedilerek uluslararası sözleşmelerin ihlal edildiğinden, doğal alanların yok edildiğinden bahsedilerek, alınan kararların AB’ye uyumla bir ilgisinin olmadığı çok diplomatik bir dille anlatılıyor. AB, Türkiye’nin bu alandaki uygulamalarının standardın çok altında olduğunu Avrupalı diplomatlar kanalıyla ifade ediyor. Biz, bu topraklarda yaşayan insanlar, AB istediği için değil, kendi köklerimiz olan doğa ve uygarlık mirasımızı korumak için harekete geçmeliyiz. Türkiye’nin doğası üzerinde yürütülen yıkım politikası, AB standartlarından evvel Anadolu insanının kamu vicdanını ihlal ediyor.”
Artık, sığınılacak bir “AB istiyor” bahanesi de kalmadığına göre vicdanları rahatlatacak bir gelişme bekliyoruz...

Polonya’da yeni trend Türk simidi

Tesco Kipa, birincisi yapılan Türk Haftası etkinliği kapsamında Türk lezzet ve ürünlerini Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya’da 800’e yakın mağazada gerçekleşen etkinlikle tanıttı. Uygulama kapsamında simit, helva, lokum, taze balık, fındık, kuru kayısı ve turşu gibi 30’dan fazla ürün satılıyor. İki hafta boyunca sürecek aktiviteden üç milyon liranın üzerinde gelir sağlanması bekleniyor. Üç ülke için ayrılan tanıtım bütçesi 700 bin avroyu bulan etkinliğin açılışını Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan gerçekleştirdi. Şu anda Tesco’nun global olarak gıda dışı ürünlerde Türkiye’den 150 milyon poundluk bir alımı var. Yapılan bu aktiviteyle birlikte Tesco’nun Türkiye’den beş yılda 200-250 milyon lira civarında gıda alımı yapması planlanıyor.


Türk simidi oldu Türk pretzeli

Varşova’daki Tesco mağazalarından birine yaptığımız ziyarette helva satışlarının çok iyi olduğunu öğrendik. Helvanın yanı sıra simit satışları çok iyi gidiyormuş. Hatta Tesco Kipa Türkiye’den Polonya’ya sadece bu etkinlik için bir simit ustası göndermiş ve orada üç gün boyunca eğitim vermiş. Polonya’da sadece bir mağazada bir günde 600 adet simit satılmış. Ancak, Türk simidi başka bir kişi tarafından tescil edildiğinden Türk simidi ismi kullanılamamış onun yerine Türk pretzeli adıyla satış yapılıyor. Ayrıca, Türkiye’den gelen balık ürünlerine de yoğun ilgi gösteriliyor. Bu ürünler dışında hedef, Türk kahvesiyle ilgili de bir çalışma yapmak yönünde. Tesco, Türk lezzetlerini Polonya’da tanıtmak için billboardlar ve dergi tanıtımları yapmış, evlere beş milyon adet broşür dağıtmış.


Türk ürünlerine ilgi büyük

Aktivite hakkında bilgi veren Tesco Kipa Türkiye Ticaret Direktörü Murat Sağlık, Türk lezzet ürünlerini Avrupa’ya alıştırmaya yönelik bu etkinlikle Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya’da 10 milyon tüketiciye ulaşmayı hedeflediklerini söyleyerek, “Şu anda sadece Polonya’da 250 bin kişiye ulaştık. Türk ürünlerine oldukça büyük ilgi var” dedi. Avrupa Tesco’nun başına gelen yeni CEO ile Türk yerel ürünlerini Avrupa’ya tanıtma kararı aldıklarını ifade eden Sağlık, “Şu anda Tesco, Türkiye’de gıda hariç 150 milyon poundluk tekstil ve elektronik alımı yapıyor. Dünya genelinde yaptığı alım ise 100 milyar dolar. Şimdi buna Türk gıda ürünlerini de ekliyoruz. Böylece hem Avrupalıların Türk lezzetlerini keşfetmelerini hem de Türk tedarikçilerin Avrupa’ya açılmasını sağlamış oluyoruz” dedi.


Hedef rakıyı da Avrupa’ya getirmek

Bu etkinlikte doğrudan satılacak ürünleri belirlemek için 3 eylülde İstanbul’da İhracatçı Birlikleri Genel Sekreterliği ev sahipliğinde road-show yapılmış. Böylece, 15-20 tedarikçiyle doğrudan çalışılmaya başlanmış. Eğer bu uygulama başarılı sonuçlanırsa, bu sayının 100’e çıkarılması hedefleniyor. Amaçlarının Türklerin dışındakilere Türk lezzetlerini sevdirmek olduğunu dile getiren Sağlık, “Örneğin Türk kahvesini sevdirmek için burada sürekli tadım yaptırıyoruz. Bu etkinlik çok yeni bir başlangıç. Eğer başarılı olursa önce İngiltere’de daha sonra ise Asya ülkelerinde yaygınlaştırmak istiyoruz. Bu ülkelerde şarapla ilgili fırsatlar da var. Bir sonraki basamakta şarap, hatta rakıyı da Avrupa’ya getirmeyi planlıyoruz” dedi.


İnternetten tıklayana tatil var

Aktiviteye ilginin internet üzerinden devam ettiğini dile getiren Murat Sağlık, etkinliğin sadece Polonya’da beş günde 140 bin kişi tarafından tıklandığını belirterek, “Etkinlik kapsamında 10 çifte her şey dâhil Türkiye’de bir haftalık tatil vereceğiz. Bunun dışında 100 kişi de çeşitli miktarlarda para ödülü kazanacak” dedi.


40 yıl sonra süper güç

Tesco’da Türk lezzetlerini yerinde test eden Devlet Bakanı Zafer Çağlayan, Türkiye’nin Polonya’ya kurutulmuş gıda ve yaş sebze meyve ihracatının yılın ilk dokuz ayında 72 milyon dolar olarak gerçekleştiğini belirterek, “Sadece bu bölgede Tesco vasıtasıyla gelecek beş yıl içinde 100 milyon avroluk bir hedef belirledik” dedi. Türkiye’nin ticaretine katkı sağlamak için son dönemde oldukça yoğun dış gezilere katıldığını ifade eden Çağlayan, 18 ay içinde 68 ülkeye gittiğini belirterek, geçen hafta gerçekleştirdiği Hong Kong, Çin ve Japonya seyahatinin verimli geçtiğini; özellikle Japonya’da Türkiye’ye yapılacak yatırımlar konusunda çok büyük şirketlerin temsilcileriyle biraraya geldiklerini söyledi. Japonya’nın Türkiye ile ciddi ortaklıklar yapmak istediğini ifade eden Çağlayan, “Bu ülkenin ticaret bakanı ile görüşürken, önünde bir kitap vardı bana onu gösterdi. ‘2050’nin dünyanın üç süper ülkesi Japonya, Türkiye ve Polonya olacaktır’ dedi. Ben de ‘2050 yılını beklemeye gerek yok biz bunu bir an önce bitirelim dedim” dedi. Çağlayan, 2000’de Türkiye ile Polonya arasında 350 milyon dolar olan ticaret hacminin bugün 3,5 milyar dolara ulaştığını aktararak şöyle dedi: “Tesco Kipa bu çalışmasıyla ihracatımıza olumlu katkı sağlayacak. Bu proje aynı zamanda KOBİ’lerin uluslararası tedarik ve dağıtım zincirleri bütünleşmelerini sağlayacak. Bu projede dergi, afiş, gazete ilanı gibi maliyetleri de Tesco ile ortaklaşa karşılayacağız.”

Türkiye’nin SİT alanları HES olmasın

AKP’nin kültür ve doğa varlıklarının korunması mevzubahis olduğunda ne denli hoyrat olabildiğini son dönemde sıklıkla izliyoruz. Geçtiğimiz günlerde, bölgede yaşayanların yoğun mücadelesi sonucu Rize İkizdere Vadisi’nin SİT alanı ilan edilmesi üzerine, vadideki doğal yaşamı etkileyecek olan HES projelerinin durdurulması gündeme geldi. Ancak, İkizderelilerin sevinci uzun sürmedi diyebiliriz. Hükümet, bu karara neredeyse nispet yaparcasına, SİT alanlarının tanımını baştan aşağı değiştirebilecek olan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu tasarısını Meclise getiriverdi. Tasarı kabul edilirse, doğal SİT alanı ve tabiat varlığı olarak tescillenmiş alanların bu statüleri sona erdirilebilecek.


Bu kurulda çatlak sese yer yok

Yasa tasarısına göre, oluşturulacak Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Kurulu, mevcut SİT alanlarını yeniden değerlendirecek ve SİT alanı belirleme yetkisi de bu kurula verilecek. Çevre ve Orman Bakanlığı müsteşarının başkanı olacağı kurulda 14 bürokrat, Bakanlığın belirleyeceği iki sivil toplum kuruluşu temsilcisi ve dört akademisyen bulunacak. Buradan, bu kurullara atanacak olanların bağımsız isimler olmayacaklarını tahmin etmek hiç zor değil. Üstelik kurul salt çoğunlukla toplanacak. Öncelik olarak ortaya konan da amaçlanan da, doğal varlıkları korumak değil kullanmak. Koruma, insanın fayda elde etmesinin devamlılığını sağlamak içindir, ama buradaki niyet daha çok rant ve talan yönünde. “Öyle bir yer yok” diyerek Allianoi’nin üzerini kumlayarak koruma yöntemi uygulamak isteyen bu Çevre Bakanlığı değil miydi? Su akan her yere yapılan HES’lerin bu yasayla birlikte çığ gibi artacağına kuşku yok.


2023’te akan su kalmayacak

Anadolu’ya can veren ve sayısı 2000’i bulan dere, Çevre Bakanlığı tarafından enerji üretimi için su kullanım hakkı adı altında 49 yıllığına şirketlere satıldı. Binlerce yıldır insanların Anadolu’daki varlık nedeni olan derelerin yeni sahipleri artık şirketler. Ama dev iş makineleriyle doğa harikası vadilere girerek hoyratça doğayı yok eden şirketlerin işi giderek zorlaşıyor. Çünkü yerli halk artık her yerde isyanda.
Doğa Derneği’nin hesaplamalarına göre, Türkiye’nin tüm projeksiyonlarını ayarladığı Cumhuriyet’in 100’üncü yılı olan 2023’te HES’ler Türkiye enerjisinin sadece yüzde 5’lik kısmını karşılayacaklar. Buna karşılık bu derelerin suyu kullanılarak yapılan tarım ve bazı vadilerdeki turizm faaliyetleri suyun neredeyse tamamına yakını enerji üretiminde kullanılacağı için son bulacak.
Örneğin, HES yapılması planlanan Yuvarlakçay’ın şimdi akan suyu ile gerçekleştirilen tarımın ülke ekonomisine yıllık katkısı 100 milyon dolar. Yuvarlakçay’a HES yapılması halinde tarım arazileri sulanamayacağından bu gelir de ortadan kalkacak. Bununla birlikte üretim yapamayan yerli halk şehirlere göç etmek zorunda kalacak.


Tabiat Kanunu İzleme Girişimi

Ancak, Taksim bombacısıyla bir tutulan çevre ve doğa hakları savunucularıyla yerel halk daha çok birbirine kenetleniyor. Doğaya bir an önce sahip çıkılması ve korunması için çalışan Anadolu’nun her yerinden 46 sivil toplum kuruluşu Tabiat Kanunu İzleme Girişimi adı altında birleşti. Girişimin geçen hafta İstanbul’da Mimarlar Odası’nda yapılan toplantısına katıldım. Türkiye’nin her yerinden üşenmeden kalkıp gelen insanlar, doğal yaşama sahip çıkılması için tasarının geri çekilmesini, yeni bir yasa tasarısı hazırlığının başlatılmasını, bu yeni süreçte doğa haklarının ve uluslararası taahhütlerin dikkate alınmasını talep ediyor. Doğal olarak uygulama ve hazırlık sürecinde sivil toplum kuruluşlarının daha fazla işin içine dahil edilmesini talep ediyor. Girişim, daha sistematik mücadele için yapılacak eylemlerin arttırılmasının yanında yoğun bir hukuk mücadelesi de başlatmak niyetinde.
Tabi, çevre savunucularına yapılan saldırılar da işin başka bir boyutu. Loç Vadisi’ni Koruma Platformu üyelerine ve bölge halkına HES inşaatını yapan şirketin yetkilileri saldırırken, Jandarma, “Ne haliniz varsa görün” diyerek olanlara seyirci kaldı.
Toplantıya katılan bir kişi, bölgedeki tecavüzün daha da arttığını ve daha fazla eylem gerektiğini dile getirdi. Ancak, şu sözleri durumun vahametini ortaya koyuyor: “Loçluların ne ekonomik ne de psikolojik olarak hali kalmamış. Halk tamamen çökmüş durumda. HES’lerin birilerine peşkeş çekilmesini acıyla izliyoruz. Buralara daha fazla gitmek lazım.”


İlerleme Raporu’na girer mi?

Malum Çevre Faslı müzakereye açıldı. Doğa korumaya yasayla darbe vurmaya niyetli AKP’nin kılıfı da hazır: AB müktesebatı öyle istiyor! Cuma günü basına sızan Türkiye 2010 İlerleme Raporu’nun son hali 9 Kasım’da açıklanacak. AKP’nin çevre ve doğayla ilgili olumsuz uygulamaları İlerleme Raporu’nun basına sızan haline yetişmemiş. Ama çevre savunucularının işin peşini bırakmayacağı kesin. “AB öyle istiyor” kılıfıyla yapılmak istenenler, AB’den her durumda gelmeye başlayacak uyarılarla her an ters tepebilir.

Ergün’den TV’lere ve reklamcılara müjde var

Dün, Ankara’da TBMM Anayasa Komisyonu’nda, RTÜK Yasası’nın maddeleri görüşülürken, İstanbul’da Sanayi Bakanlığı Reklam Kurulu ve Reklamverenler Derneği işbirliğiyle düzenlenen Reklam Sempozyumu’nun ilki yapılıyordu. Kamudan Basın İlan Kurumu’nun katılımı açısından sempozyum ilginçti, RTÜK Başkanı Davut Dursun, RTÜK Yasası’nın Meclis’te görüşülüyor olması nedeniyle toplantıya katılamadı. Basın İlan Kurumu Genel Müdürü Mehmet Atalay, kurumu 49 yıl önce ihtilal hükümetinin kurduğunu ve yaptıkları en güzel işin bu olduğunu söyleyerek, besleme basın, yandaş medya gibi tartışmaların o zamanlarda da olduğunu ifade etti. Atalay, kurumla ilgili bir eleştiriyi de şöyle dile getirdi: İlan yönetmeliğini reklam yönetmeliğine çeviremedik. Belki de RTÜK olmayabilirdi.


Reklamda aslan payı TV’lere  

Reklam sektörü 2009’da 2008’e göre yüzde 15 düşüş gösterdi, 2010’da bu kaybı kapatmayı hedefleyen sektörün ilk altı aylık gelirleri 1,8 milyar lira. Yılı 3,5 milyar lira gibi bir reklam harcamasıyla kapatmayı planlayan sektörün 2013 hedefi beş milyar lira. Türkiye’de reklam pastasından aslan payını TV’ler alıyor. Dünyada bu oran yüzde 39 iken, Türkiye’de yüzde 55. Bu daha çok TV izleyen bir toplum olma özelliğinden kaynaklanıyor. Ona rağmen, kişi başına düşen TV harcaması birçok Avrupa ülkesinin gerisinde. İspanya’da kişi başına düşen TV reklam harcaması 101, Yunanistan’da 81, Bulgaristan’da 32 dolarken Türkiye’de sadece 14 dolar.


En çok cezayı Kavak Yelleri aldı

  Bu noktada TV’de yayınlanan her türlü içeriğin denetimi gündeme geliyor. Dizilerdeki örtülü reklamlara gelen uyarı ve cezalar yoğunlukta. Bu işten en çok ağzı yanan ise Kavak Yelleri dizisi. Örtülü reklam yapıldığı gerekçesiyle hem filmlere hem de reklamı yayınlanan şirketlere ceza uygulanıyor. Türkiye’de TV’lerde 15 çeşit reklam tipi var. RTÜK’ün kuralları ve sınırlamaları tam olarak oturmadığından TV’ler devamlı yeni reklam tipleri yaratmak zorunda kalıyor. Sempozyuma katılan Sanayi Bakanı Nihat Ergün de, bu konuya değindi. Örtülü reklamlarla ilgili mevzuatın sorunlu olduğunu ve RTÜK Yasası ile bu konunun daha esnek bir yapıya kavuşturulacağını söyleyen Bakan, toplumsal yapıyla uyumlu olmayan reklamın etkisinin olmayacağını, hatta müşterisi olan her şeyin satılamayacağını söylüyor. Ergün, “Uyuşturucunun da müşterisi var, bunun meşru olması mümkün mü? Hukuka, tüketici haklarına, toplumsal ve ahlaki değerlere uygun bir yaklaşımla hareket edilmeli” diyor. Tabi, toplumun hangi kesiminin ahlaki değerlerinin baz alınacağı noktası, herkese göre çok değişken. İki yıl içinde Reklam Kurulu’na 4045 başvuru yapılmış. Başvuruların yüzde 60’ı tüketicilerden gelmiş. Bu da reklamların tüketici nezdinde ne kadar irdelendiğini gösteriyor. Karara bağlanan 1479 dosyadan 1365’i mevzuata aykırı bulunmuş. Bakan’ın konuyla ilgili yorumu ise şöyle: “Ya mevzuatta ya da reklamlarda sorun var. Mevzuatın da sorunlu tarafları olduğunu görüyorum. Örtülü reklamlar konusunda mevzuat sorunlu. Bir film çekimi yapılacak örtülü reklamdan dolayı film, film olmaktan çıkıyor. Çekilen filmde kamera tabela çekse, film örtülü reklam cezası alıyor. Hepsini mozaiklese film film olmaktan çıkıyor. RTÜK Yasası’nda ürün yerleştirme ve örtülü reklamları yeniden düzenlemeye imkân verecek bir madde var. Örtülü reklam konusunu daha esnek bir yapıya kavuşturacağız.”

Strauss-Kahn’ın yeni adresi Elysée Sarayı mı?

Fransızlar bu kez cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasına erken başladı. Mayıs 2012’de yapılacak seçim için şimdiden bazı isimlerin konuşuluyor olmasının nedenini tahmin etmek hiç zor değil. Fransızlar, Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin icraatlarından son derece rahatsız. Halkın desteği dibe vurmuş durumda. Grevlerle kilitlenen ülkede Sarkozy’nin popülaritesi yüzde 29’lara kadar iniyor. Fransa siyaset tarihinde, ilk kez halkın bir cumhurbaşkanına desteğinin bu kadar düştüğü belirtiliyor. Bunun sebepleri arasında sosyal konularda alınan kararlar başta geliyor. Bu gelişmeler etrafında, Fransa’da neredeyse her gün yeni bir kamuoyu araştırması yayınlanıyor. Yapılan sondajlardan bir tanesi, 50-65 yaş arası grubun –bu grup ağırlıklı olarak muhafazakârlardan oluşuyor-, ikinci turda sola oy vereceğini gösteriyor. Unutmayalım kısa adıyla DSK sosyalist ama partinin sağ kanadını temsil ediyor. Bir diğer araştırma, eğer Sosyalist Parti’nin adayı Lille Belediye Başkanı Martine Aubry olursa, Sarkozy ile ikinci turda eşit oy alacaklarını gösteriyor. Aşırı sağcı Ulusal Cephe Partisi’nin lideri Jean-Marie Le Pen’in kızı Marine Le Pen ise ilk turda yüzde 14 gibi bir oy oranı alacağı varsayılarak, gelecek seçimler için ciddi bir isim olarak öne çıkıyor. Fransa’nın dünya çapındaki yıldızlarından hayvan dostu Brigitte Bardot’nun adaylığı da konuşulanlar arasında. 2007 seçimlerinin mağlubu Sosyalist Segolene Royal ise hiçbir şansı olmamasına rağmen adını gündemde tutmayı başarıyor.


Fransız seçmenin gözdesi: Strauss-Kahn

Gelelim, Fransa’da şu sıralarda en gözde cumhurbaşkanı adayı IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn’a. Hafta başında yaptığı açıklamada, IMF Başkanı gibi değil de sanki bir Sosyalist Parti lideri gibi konuşan Kahn, küresel krizin dünya genelinde 30 milyon kişiyi bulan istihdam kaybına yol açtığını, bu sayının önümüzdeki yıllarda 400 milyonu bulabileceğini söyledi. Ülkelerin birinci, ikinci ve üçüncü önceliklerinin istihdam yaratmak olduğunu özellikle vurguladı.
2007’de IMF Başkanı olan Strauss-Kahn, Fransa’da Sosyalist Başbakan Lionel Jospin’in döneminde 1997-99 yıllarında ekonomi bakanlığı yaptı. Bu görevi sırasında Fransa’nın avroya geçişinde önemli rol oynayan Strauss-Kahn, sosyalist olmasına rağmen gerçekleştirdiği büyük özelleştirme programıyla dikkat çekti. Fransız ekonomisi onun döneminde hızlı bir büyüme gösterdi, işsizlik ve kamu borcu azaldı.


Newsweek’in değerlendirmeleri

61 yaşındaki Strauss-Kahn, Yahudi bir ailenin çocuğu. Çocukluğu Fas’ta geçmiş. Time dergisinin dünyanın en etkili liderleri sıralamasında 7. sırada. Fiziki olarak Fransa’da yaşamıyor, IMF’nin merkezinin bulunduğu Washington’da yaşıyor. Ona rağmen ve belki de bu sayede Fransız seçmeninin gözdesi. Newsweek dergisi son sayısının kapağını da kendisinin bir fotoğrafı süslüyor. Kapaktaki başlık ise kısa ve çok net verilmiş:” Next” yani bir sonraki. Newsweek’in haberinde şu yorumlar yer alıyor: “Strauss-Kahn Fransa’yı yönetmeye aday mı olacak yoksa dünyayı mı? Şu anda konumu itibariyle dünyanın en önemli adamlarından biri olan Strauss-Kahn, dünyanın en önemli kurumlarından birinin tepesinde ama belki de Fransa’nın lideri olmak istiyor. Bu gösterişli ikilem, politikacıların görmek isteyebilecekleri türden bir rüya.”


Sarkozy’nin hesapları terse döndü

Strauss-Kahn’ın IMF’deki görev süresi Kasım 2012’de doluyor. Yaptığı bir açıklamada, IMF’deki görev süresini doldurmak istediğini ancak “gerekli koşullar oluştuğunda” bu sürenin bitmesini beklemeden aday olabileceğinin sinyalini vermişti. Sarkozy’nin 2007’de cumhurbaşkanlığına geldiği dönemde, Strauss-Kahn’ı etkisizleştirmek için IMF’deki göreve atanması için kendisine en katı desteği vermiş olması da Fransız siyasi hayatının bir ironisi olarak tarihe geçti. Sarkozy, Strauss-Kahn’ın IMF başkanlığına oturtmak için efor sarf ettiği dönemlerde ondan kurtulacağını sanıyordu. Paris’ten bakıldığında IMF, Atlantik’in ucunda bürokratik muhasebe işlerinden ibaret bir yerdi.
Ama zaman geçti, devran döndü, IMF ve başkanı küresel krizle birlikte dünyanın gündemine yerleşti ve Strauss-Kahn, Sarkozy karşısında ciddi rakip haline geldi. Üstelik, Strauss-Kahn, daha göreve geldiği ilk aylarda, ekonominin ufkunda toplanan bulutları görebilecek, açık bir alarm vizyonuna sahip olduğunu da yaptığı açıklamalarla gösterdi. Yaptığı açıklamalarda, toplumsal huzursuzluk, siyasi istikrarsızlık, açlık ve savaş tehlikelerine dikkat çekti. Ardından dünyanın en zengin 20 ülkesi krizde IMF’ye daha fazla önem ve yetki verilmesi konusunda mutabık kalınca, Strauss-Kahn’ın görevinin kritikliği daha da artmış oldu.


Türkiye’nin AB sürecini olumlu etkiler

Her halükârda Sosyalist Partisi’nin adayı ABD’deki gibi ön seçimlerde belli olacak. Yapılan kamuoyu araştırmalarının ortaya koyduğu net sonuç ise şu: İkinci turda ister Martine Aubry ister Dominique Strauss-Kahn aday olsun her durumda Sosyalistler kazanacak. Sosyalistler kazandığında Türkiye’nin AB yolunun önündeki Fransa engelinin ortadan kalkacağına da kesin gözüyle bakanlar var. Her iki isim de, Türkiye’nin AB ile bütünleşmesinden yana ve Türkiye’nin önemini kavramış siyasetçiler. Umarız ki, seçim sürecinde Türkiye kartını her seçimde sömüren Sarkozy, sosyalist rakibini zorda bırakmak için Türkiye korkuluğunu yeniden kullanmasın.