Eylül 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eylül 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Doğu Karadeniz'in dereleri ağlıyor

Bir yerin tabiat varlıklarını o yerde yaşayanlara rağmen korumak mümkün mü? İnsanın yüzyıllardır yaşadığı, toprağından, suyundan, dağından geçindiği doğaya olan tavrı giderek daha da acımasızlaşıyor. Türkiye, her fırsatta övündüğü doğasını tahrip etmek için ne gerekiyorsa yapıyor. Türkiye’nin derelerine, havzalarına ve su kaynaklarına sadece elektrik üretim alanı olarak bakılıyor.
Bunun en çarpıcı örneklerini geçen haftasonu İstanbul Sanayi Odası’nın düzenlediği Doğu Karadeniz turunda yakından görme fırsatı bulduk. Doğu Karadeniz’de inanılmaz bir HES çılgınlığı yaşanıyor. Biz birkaç tanesini gördük, ancak Doğu Karadeniz’de şu anda 700’ün üzerinde HES projesi var. İkizdere Vadisi’nde ormanlar tahrip edilerek, dinamit patlatılarak tüneller açılıyor, hafriyatlar yollara bırakılıyor, enerji üreteceğiz diye akarsular tehlikeye atılıyor, bölgenin faunası, canlıları, suları yok olma pahasına inşaat faaliyetleri yürütülüyor.
Tüm bu çirkinliklere ek olarak bölge halkı modernliği yüksek katlı evde oturmak olarak algılıyor olsa gerek ki, 60 derece eğimli, heyelan ve toprak kayması riski taşıyan yamaçlara yüksek katlı binalar yapıyor. Mesele çevre koruma olunca, Çevre Bakanlığı’nın bir Sanayi Bakanlığı gibi çalıştığını söylemek de pek abartılı olmaz.

Planlanan HES sayısı 2300

Çok şükür dere ve akarsular üzerindeki projelere karşı duyarlı insanlar var ve onlar inanılmaz mücadeleler yürütüyor. Hatta, onlar geçenlerde İkizdere Vadisi’nde Sanko Holding tarafından yapılan Cevizlik HES’in açılışında Başbakan Erdoğan’ın yaptığı konuşmada nasiplerini aldılar. Erdoğan, çevrecilere, “Biz buraların çocuğuyuz, herkesten önce koruruz, size ne oluyor” tavrıyla seslenmişti. Yöre halklarının verdiği tepkilerin sınırlı kaldığını görmekle beraber çeşitli protestolarla HES’lere karşı inanılmaz bir hukuk mücadelesi yürütülüyor.
Derelerin Kardeşliği Platformu Sözcüsü ve aynı zamanda meslektaş Ömer Şan’dan son derece çarpıcı bilgiler edindim. Şu anda ülke genelindeki vadi ve dereler üzerinde Temmuz 2010 sonu itibariyle işletmeye açılan yeni projelerle birlikte 191 HES işletme halinde. İnşa çalışması devam eden 148 ve proje aşamasında olan 1611 HES var. Bunların toplam sayısı 1759. Planlanan diğer 325 HES projesiyle birlikte bu sayı 2084’e yükseliyor. Ülke genelinde yapılması planlanan HES sayısı ise 2300’ü buluyor.

41 davanın 39’u kazanıldı

Doğu Karadeniz özelinde işletilen, proje ve inşa aşamasında olan ve planlanan toplam HES sayısı 700. Bunların 169’u Trabzon’da, 123’ü Rize’de, 176’sı Artvin’de, 94’ü Giresun’da, 63’ü Ordu’da. Diğerleri, Gümüşhane, Samsun, Sinop gibi illere dağılmış durumda. Sadece, endemik bitki ve canlı çeşidi açısından dünyanın 200 vadisinden biri olan İkizdere Vadisi’nde 24 proje var. HES’lere karşı bugüne kadar 83 tane dava açıldı, 13 yeni davanın açılması için de hazırlık yapılıyor. Sonuçlanan 41 davanın 39’unda mahkemeler yürütmeyi durdurma ve iptal kararı verdi.
Başbakan’ın açılışını yaptığı Cevizlik HES’e açılan dava da aslında iptalle sonuçlanmış. Dava süreci devam ederken inşaat sürmüş. Ancak, daha sonra Cevizlik HES verilen ikinci ÇED (çevresel etki değerlendirmesi) olumlu kararıyla Sanko’nun dereye bırakacağı can suyunu bilirkişi raporlarında öngörülen seviyeye çıkarmayı taahhüt etmesiyle faaliyete geçmiş. 1961’de faaliyete geçen ve Mart 2008’de 510 milyon dolara 30 yıllık işletme hakkını Zorlu Holding’in aldığı HES’le ilgili de kapasite arttırma projeleri bulunuyor. Bunun için de yeni ÇED gerekiyor.

Peynir ekmek gibi ÇED raporu

HES’lere karşı açılan ilk davalarda can suyu yetersizliği konu edilirken, daha sonra “ÇED gerekli değildir”, “ÇED olumlu” raporlarının ve bazı projelerde yürütmenin durdurulması ve iptali esas alındı. Çevre Bakanlığı, Doğu Karadeniz’deki HES projelerinin yüzde 80’ine “ÇED gerekli değildir” raporu vermiş. ÇED olumlu raporlarının formatsal olarak hazırlandığı, HES’in yaratacağı zararlara ilişkin pek çok konunun gözardı edildiği belirtiliyor. Dolayısıyla sivil inisiyatiflerin açtığı davaların olumlu sonuçlanmasıyla Çevre Bakanlığı’nın, görevini kötüye kullanma ve ihmal suçlamalarıyla karşı karşıya kalması an meselesi.

Vadiler SİT alanı olsun

Ekolojik hayatın sürmesi için HES’lerin derelere debisinin yüzde 40’ı kadar su bırakması gerekiyor. Bu şu anda Türkiye’de yüzde 10-15 seviyesinde. Bunların yükseltilmesi için de çok sayıda dava açılıyor.
İkizdere’deki davaların bir kısmını Türkiye Su Meclisi Yürütme Kurulu Üyesi Avukat Yakup Okumuşoğlu açıyor. İnsan hakları savunucusu gibi doğa hakları savunucusu bir kişi. Rize ve Artvin’de yeni davalar açmaya hazırlanıyor. İkizdere’den Artvin’e kadar tüm vadilerin SİT alanı olarak ilan edilmesi için çalışmalar yürütüyorlar.
Tüm bu mücadelede yöre halkının da katkısı var ancak genel olarak İkizdere’de ciddi bir halk tepkisi yok. Tarlalarına, yaşam alanlarına girildiği anda tepkileri var, genel olarak bu durum onları pek kaygılandırmıyor. İstanbul’da yaşayan İkizdereliler daha bilinçli ve HES’lere karşı seslerini yükseltiyorlar.
Hem merkezi yönetim hem de yerel yönetimler Doğu Karadeniz’de yayla turizmi, kayak turizmi, kültür turizmi gibi pek çok alternatif düşünüyor. Bu gidişe dur denmezse, sadece HES turizmi için uygun bir bölge olarak hafızalara yer edecek.

Başbakan isterse gelir, çağırırsa gideriz

İstanbul Sanayi Odası’nın Türkiye’nin diğer illerindeki odalarla ilişkilerini geliştirmek amacıyla düzenlediği Anadolu gezilerinin bu yılki durağı Trabzon, Rize ve Batum’u kapsayan Doğu Karadeniz Bölgesi oldu. Bölgenin ekonomi, kültür ve turizm potansiyeline yönelik pek çok bilgi edindik, çevre katliamına ilişkin pek çok gözlem yaptık. Göç ve bölge ekonomisi adeta bir sarmal halinde. Ekonomi gelişemediği için göç oluyor, göç olduğu için insan kaynağı azalıyor ekonomi gelişmiyor. İstanbul’da yaşayan Trabzonlu ve Rizeli sayısı, o illerin nüfusunun üzerinde.
Heyelan ve toprak kayması riskinin en yüksek olduğu ormanlık alanlara yapılan yüksek katlı apartmanlar ve neredeyse adım başı inşa edilen HES tünelleri, insafsız bir doğa kıyımını gözler önüne seriyor. Ancak, onlar bir başka yazının konusu olacak.

 3.5 yıldır İSO’ya uğramamış

Rize ve Trabzon’daki odalara yapılan ziyaretlerin ardından İSO Başkanı Tanıl Küçük ile bir sohbet toplantısında biraraya geldik. Küçük’e son dönemde referandumla ilgili iş dünyasının bir bölümünün Başbakan Erdoğan’la yaşadığı gerginlik ve referandumun hemen ardından Erdoğan’ın İTO’ya ziyareti hatırlatıldı.
İSO, referandum sürecinde rengini belli etmeyen iş dünyası kuruluşlarından biri. Küçük, Başbakan’la ilişkileri konusunda, “Başbakan en son Mart 2007’de İSO’yu ziyaret etti. Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ı istediği zaman Odamızı ziyaret edebilir, talep ettiği zaman da biz gideriz. Başbakan’la ve hükümetle bir sorunumuz yok. Sadece uzun süreli bir ilişki kopukluğu oldu” dedi.

Takdirde biraz hasis davrandık

“İSO siyasi görüşünü neden net olarak yansıtmıyor” şeklindeki bir soruya da yanıt veren Küçük, makro ve mikro reformların yapılmasını talep etmenin doğal hakları olduğunu ifade ederek şöyle devam etti: “İSO’nun geleneksel bir terbiyesi ve anlayışı var. Hiçbir zaman siyasi olmadık ve geçmişte de siyasetle ilgili hiç fikir yürütmedik. Şimdi siyaset ekonomiyi doğrudan etkilediği için görüş bildiriyoruz. Ama objektif bakış açımızı kaybetmiyoruz. Hükümetin ekonomideki performansını takdir ederken biraz hasis (cimri) davranmış olabiliriz. Ancak objektifliğimizi kaybetmeyeceğiz. Ekonomide olumlu gelişmeler olurken olumsuz görüş belirtmeyeceğiz. Temkinli iyimserliğimizi koruyoruz. İlk çeyrek büyümede bir öncekinin yaralarını saramamıştık. İkinci çeyrekteki büyüme oranları bir anlamda yaraların sarıldığını gösteriyor. Ama esas olan büyümenin artarak devam ettirilmesi, kapasite kullanımının daha da yükselmesi, yerli ve yabancı yatırımların teşvik edilmesi ve tüm bunların da istihdama katkıda bulunmasıdır.”

Seçim ekonomisi bu işin doğasında var

TÜSİAD’ın “Mali Kural seçim sonuna kalacak” öngörüsüyle ilgili bir polemiğe girmeyeceğini vurgulayan Küçük, hükümetin seçim ekonomisi uygulasa bile mali disiplinden vazgeçmeyeceğine yönelik bir inanç taşıdıklarını belirten Küçük, 2011’de yapılacak seçimlerin ekonomiye olası etkisi ile ilgili şu görüşleri aktardı: “İlk altı ayda sağlanan büyümeyle hükümetin gelirleri arttı. Bu da seçimlerde kendilerine belirli bir oynama alanı yaratacak. Seçim öncesi yatırımları hızlandıracak, kitleleri memnun edecek bazı adımları atılması işin doğasında var. Bunda da haklı olabilirler. Ben, mali disiplinden vazgeçmeden, seçimin gerçekleşeceğini düşünüyorum. Çünkü popülist politikaların orta ve uzun vadede ülke ekonomisine büyük zararları oluyor. Zaten bu kazanımların korunması için mevcut ekonomi yönetiminin ciddi gayretleri var. Ekonomi yönetiminin bu kadar gayretten sonra, elde edilen kazanımları kaybettirecek adımları atması da zaten akılcı ve doğru olmaz. Hükümetin de seçim harcamaları konusunda böyle bir yola başvurmayacağını öngörüyoruz.”

Sermaye ayrımı kalmadı

Küçük, son dönemde iş dünyası içinde Anadolu ve İstanbul sermayesi tartışması yaşandığının hatırlaması üzerine şunları söyledi: “Anadolu ve İstanbul sermayesi gibi bir ayrıma inanmıyorum. Ayrıca bunun kriteri nedir? Eğer İstanbul sermayesi derseniz, İSO üyelerinin yüzde 10’u İstanbullu, geri kalanı Anadolulu. Neticede Anadolu sermayesi İstanbul’a gelmiş, yatırım yapmış, burada gelişmiş ve büyüme göstermiş. Ben bu ayrımı anlamakta zorlanıyor ve doğru bulmuyorum. Ayrıca Anadolu-İstanbul ayrımı ekonomik bir ayrım da değil. 1000 büyük firmanın 400’ü İstanbul, 600’ü de Anadolu’daki sanayi kuruluşlarından oluşuyor.”

Her bölgede sanayi şart değil

Küçük, Odalara yapılan ziyaretler sırasında her bölgede sanayi olacak diye bir şartın olmadığını, güçlü olunulan alanların geliştirilmesi gerektiğini dile getirdi. Doğu Karadeniz’le ilgili olumlu gelişmeler olduğunu, ancak bunun yeterli olmadığını, Türkiye’de her bölgede sanayileşme olacak diye şart olmadığını vurgulayan Küçük, “Doğu Karadeniz’de de sanayileşme şart değil. Sanayiye uygun olmayan bir bölgede sanayi geliştirmeye çalışmak verimsiz sonuçlara ve kayna israfına yol açıyor. Önemli olan bölgesel rekabet üstünlüklerini ön plana çıkarmak. Trabzon ve Rize’de turizm potansiyeli çok yüksek. Fındık, çay ve balıkçılığın yanı sıra ticarette büyük potansiyel var” dedi.

 * * *

Kaçak çaya duyarlı narkotik köpekler geliyor

Gezinin Rize ayağında Çaykur Genel Müdürü Ekrem Yüce, Rize Ticaret ve Sanayi Odası’nda bir konuşma yaptı. Yüce, 29 Mart 2009 yerel seçimleri sırasınde siyasete girmeye niyetlenmiş ama tercihini Çaykur’dan yana kullanmış. Rize’deki tarım alanlarının yüzde 95’lik kısmında çay yetiştiriliyor. Geri kalan alanlara ise kivi, fındık ve kara lahana ekiliyor. Çay, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Rize dışında Artvin, Trabzon ve Giresun illerinde 400 kilometrelik kıyı şeridinde üretiliyor. Çay hasadı 767 bin dekar alanda yapılıyor ve 1 milyondan fazla insanı ilgilendiriyor. Çaykur’un çay piyasasında yüzde 60 payı var.
Çay üretiminin özel sektöre açılmasından memnun olduklarını dile getiren Yüce, “Rekabet güzel şey. Bugün 50 çeşit çay var. Pek çok isim ve marka oluştu. Ancak işin disipline edilmesi gerekiyor. Çaykur’un paket ve çaylarını taklitleri söz konusu. 500’e yakın firmayla bu konuda mahkemeliğiz” dedi.

20-30 bin ton çay kaçak giriyor

Kaçak çayın ciddi bir sorun olduğunu dile getiren Yüce, “Kaçak çayın yoğun olduğu bölgelerde 10 milyona yakın nüfus var ve tüketimleri 30-40 bin tona yakın. Bunun 5000 tonu resmi ithalatla geliyor, 5000 tonu da yurtdışından yolcu beraberinde getiriliyor. Geriye kalan kısmı kaçak yollarla giriyor. Kaçak çay girişini engellemek için önemli adımlar atıldı. Yolcu beraberinde getirilen çaya 1 kilogram sınırı getirildi, üç günde bir çıkış şartı kondu. Sınır bölgelerinde bayramlaşma kaçak çay ve şeker ticareti yapanlar tarafından suistimal ediliyor, adeta çay şeker ticareti yaşanıyor. Karbonat deyip çay getiriyorlar. Her gün 1000’i aşkın TIR sınırlardan giriyor. Bu kadar TIR’ı kontrol etmek zor. Gümrüklerdeki kaçak girişi engellemek için yakın takipteyiz. Çay ithalatı artık sadece Rize Gümrüğü’nde yapılıyor” dedi.
Kaçak çay girişini önlemek için yeni bir yönteme başvurduklarını belirten Yüce, “Narkotik köpekleri gibi çaykolik köpekler kullanacağız. Kaçak çay girişini önlemek için narkotik çay köpekleri getireceğiz. İlk köpeğin eğitimleri İskenderun’da başladı. Yani bu kaçak çay girişini önlemek için köpek işine kadar girdik. Daha ne yapalım” dedi.

* * * 

Karadeniz doldurulacak kruvaziyer limanı yapılacak

Gezinin Trabzon ayağında Trabzon Sanayi ve Ticaret Odası’na yapılan ziyarette yeni projeler hakkında bilgi sahibi olduk. Son yıllarda Trabzon hayatımıza Dink ve Rahip Santoro cinayetlerinin katil ve kilit isimlerinin kenti olarak girdi. Kısa süre önce Sümela Manastırı’nda yapılan ayinle gündemdeydi. Neyse ki, kent sağduyuluydu ve ayin olaysız şekilde yapıldı. Geçmiş mahcubiyetleri üzerinden atıp kentin iyi şeylerle de anılması için herkesin çabası var.
Kalkınmada öncelikli yöreler arasındaki kentin yıllık ihracatı 1 milyar dolar. Trabzon Türkiye’nin narenciye ihracatının yüzde 30’unu yapıyor. Güney illerinde narenciyeyi üretip paketleyen işadamları Trabzon’dan Rusya’ya ihraç ediyor. Sanayi coğrafi şartlar nedeniyle fazla gelişemiyor. Yayla ve kültür turizminin geliştirilmesi için çalışmalar var. Sümela Manastırı, Ayasofya Müzesi, Santa Harabeleri büyük potansiyel taşıyor.
Karadeniz kentlerinin Akdeniz’e paralel kruvaziyer turizmine alternatif olabileceği konuşuluyor. 2011’de kentte Avrupa Olimpik Gençlik Oyunları yapılacak. 5000 kişi gelecek. Karadeniz’in doldurulması ile elde edilecek alana Akyazı Spor ve Kültür Kompleksi yapılacak. Stadyumun önüne bir kruvaziyer limanı yapılması gündemde. Maliyet 150-200 milyon dolar civarında.
Gezide Oltan Gıda’nın Türkiye’nin en modern fındık işleme tesisini de gördük. İki yıl önce 40 milyon dolara yapılmış. Ülkedeki fındığın yüzde 25’ini Oltan Gıda ihraç ediyor. Fabrikadan yılda 20 bin ton mamül ürün çıkıyor. Fındığın fiyatına bağlı olarak şirketin yıllık ihracatı 300 ile 500 milyon dolar arasında değişiyor.

Çağlayan SİAD’ların talebini bir telefonla iletti

Önceki gün TÜSİAD ve TÜRKONFED’in (Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu) kalkınma ajanslarıyla iş dünyasının gönüllü temsil örgütleri arasındaki işbirliğini güçlendirmek amacıyla düzenledikleri toplantı serisinin üçüncüsü Elazığ ve Tunceli’de gerçekleştirildi. Toplantılara Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan da katıldı. Referandum sırasında tarafsız kaldığı için Başbakan Erdoğan’ın sert eleştirilerine maruz kalan TÜSİAD ile hükümetin arası bu toplantı vesilesiyle yumuşamaya başladı. TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in bu toplantılarda yaptığı konuşmalarda verdiği mesajlar basına geniş şekilde yansıdı. Boyner, konuşmasının bir yerinde sivil toplum kuruluşlarının gelişmiş demokrasilerin en önemli araçlarından biri olduğuna dikkat çekti. Son günlerde, yarı kamusal bir nitelik taşıyan iş dünyasının çatı örgütü TOBB’un (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) daha işlevsel olabilmesi için bölünmesi gerektiği yönünde fikirler ortaya atılmıştı. Bilindiği gibi TOBB’a üyelik gönüllük esasına dayanmıyor yani mecburi.

 Gönüllülük esasına vurgu

Önceki gün Boyner de konuşmasında, sivil toplum kuruluşlarını özgür kılan şeyin onların bağımsız ve gönüllü yapılar olduğuna işaret etti. Gönüllü, idari ve mali yönden bağımsız, şeffaf ve hesap verebilir, siyasi partilere eşit uzaklıkta durabilen sivil toplum kuruluşlarının gerçek bir temsil niteliği taşıyabileceğini ve katılımcı demokrasi açısından etkili olabileceğini kaydetti. TÜSİAD, 1990’lı yılların başında güçlü girişimciliğe ve bölgesel kalkınmaya yönelik olarak Türkiye’nin birçok bölgesinde sanayici ve işadamı dernekleri SİAD’ların örgütlenmesine katkıda bulunmuş, ardından da SİAD’lar TÜRKONFED çatısı altında birleşmişti. TÜSİAD, bağımsız ve gönüllü SİAD oluşumuna ve örgütlenmesine destek vermeyi sürdürüyor.

Çağlayan, talepleri bekletmedi

Elazığ’da yapılan toplantının sonlarına doğru işadamlarından kalkınma ajanslarının yapısına ilişkin eleştiriler gelmiş. SİAD temsilcileri, SİAD’ların kalkınma ajanslarında daha fazla rol alması gerektiği yönünde vurgu yapılmış. TÜSİAD ve TÜRKONFED de, bağımsız, tarafsız ve bağımsız iş dünyası örgütlerinin bu kalkınma ajanslarında olması gerektiği yönünde görüş bildirmiş. “TOBB şemsiye örgüttür ama yarı kamusaldır gerçek sivil toplum kuruluşları sizlersiniz” denmiş. Ancak, bu konuşmalar olurken Bakan Çağlayan toplantı salonunda değilmiş. Toplantıyı yöneten TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi, Bölgesel Gelişme ve İş Dünyası ile İlişkiler Komisyonu Başkanı Muharrem Yılmaz, Bakan Çağlayan salona döndükten sonra “Bakan Çağlayan da duysun” diyerek, bu önerileri tekrarlatmış. Bakan Çağlayan da, “Biz iş bitirici hükümetiz, bekletmeyiz” diyerek, kalkınma ajanslarından sorumlu Devlet Bakanı Cevdet Yılmaz’ı hemen toplantı sırasında telefonla aramış. İş dünyası örgütlerinin kalkınma ajanslarıyla ilgili önerilerini dile getirmiş, o sırada Hakkari’de bulunan Bakan Yılmaz da konuyla ilgileneceği yönünde söz vermiş.

 * * *

Patronlar 14 ekimde Irak yolcusu

Hükümetle arasında gerilim ve kavga olduğu son dönemde pek çok kez dile getirilen TÜSİAD, referandum sonrası toz dumanın ortadan kalkmasıyla birlikte buzları eritmeye başladı. TÜSİAD’a üye işadamlarından oluşan bir grup Bakan Çağlayan ile birlikte 14-15 ekim tarihlerinde Irak’a bir ziyaret gerçekleştirecek.
Haziran ayında resmî temaslarda bulunmak üzere Türkiye’ye gelen Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Lideri Mesut Barzani, TÜSİAD üyeleri ile biraraya gelmişti. O dönemde, ikili ekonomik ve ticari ilişkilerin yoğunlaştırılması yönünde fikir alışverişinde bulunulmuş, potansiyeli arttırmak için adım atılması gerektiği dile getirilmişti. Boyner, o dönemde yaptığı açıklamada, “Bölgenin hukuki ve siyasi ortamı ile yatırım durumu bizler için önemlidir. Kuzey Irak’a görüşlerimizi sunmak için oluşturduğumuz bir çalışma grubumuz vardı. Biz, bu grubu devreye sokarak yatırımı arttıracağız” demişti. TÜSİAD, yatırım ortamının durumunu yerinde tesbit etmek üzere gelecek ay Irak’a gidiyor. Niyet iyi ancak sorunların başında Kürt Yönetimi’nin PKK ile ilişkilerini ne şekilde götüreceği merak konusu. Yerinde yapılacak tesbitler, TÜSİAD’ın bölge ile ilgili kararlarında önemli etki edecek.

12 Dev Adam ve bir akıbeti bilinmeyen çek

Geçen hafta referandum sonuçları kadar gündemi meşgul eden bir konu da 12 Dev Adam’ın aldığı prim miktarı oldu. Türkiye’nin demokratikleşme tarihine önemli bir not olarak düşülecek referandum günü 12 Eylül’de, 12 Dev Adam, 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası’nda ikinci olarak gümüş madalya aldı. Onların adları da, ikinciliğin yanı sıra şampiyonanın en az sayı yiyen takımı olarak tarihe not düşüldü.
Bu başarının ardından 12 Dev Adam, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı ziyaret etti, Başbakan’ı ziyaret sırasında 28.5 milyon liralık bir çek ve kişi başı 500 Cumhuriyet Altını prim aldılar. Bu arada, A Milli Basketbol Takımı’nın takım kaptanı Hidayet Türkoğlu’nun, Başbakan’a yönelik “Manevi ve maddi destekleriniz için teşekkür ederiz. Maddiyat bizim için ikinci planda ama devamının gelmesini istiyoruz” sözleri epey eleştirildi.

Prime avukattan itiraz geldi

Ardından, Ankara Barosu avukatlarından Sedat Vural tarafından, Ankara 15’inci İdare Mahkemesi’nde A Milli Basketbol Takımı oyuncuları ile teknik kadroya, Başbakan Erdoğan’ın 28.5 milyon lira prim verilmesi işleminin, Anayasa’nın eşitlik ilkesiyle yasal gerçeklere aykırı olduğu gerekçesiyle yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle dava açıldı. Dava dilekçesinde, Erdoğan’ın toplam 28.5 milyon liranın, Başbakanlık Örtülü Ödeneği’nden ödenmesini sağladığı, bu tutarın çek olarak sporculara ve teknik kadroya ödendiği anımsatıldı.
Yapılan bu ödemenin, Anayasanın eşitlik başta olmak üzere temel ilkelerine aykırılık yanında, toplumsal vicdanda da ciddi sorgulama ve tartışmalara neden olduğu savunulan dilekçede, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Kanunu’nun 24’üncü maddesinde, örtülü ödenek kapsamına giren harcamaların ne amaçla ve nasıl yapılacağının belirtildiği aktarılarak, “Bu yasal hüküm içeriğinde de görüleceği üzere uluslararası spor karşılaşmalarında ilk üçe giren sporculara ödeme yapılacağı hüküm altına alınmamıştır” ifadesi kullanıldı.

Para Spor Toto’dan istenmiş

Aslında buraya kadar her şey normal görünüyor. Bundan sonraki kısım ilginç. Duyumlara göre, 12 Dev Adam ve teknik kadroya verilen altınlar Hazine’den, çekin parası ise örtülü ödenekten değil, Spor Toto Teşkilatı’ndan istenmiş. Ancak, şu sıralar Süper Lig’e sponsor olmasından kaynaklanan nedenlerle olsa gerek, Spor Toto Teşkilatı’nda 28.5 milyon liralık çekin karşılığı şu anda yokmuş. Sporculara çekler verilmiş ama “Şu sıra bozdurmayın, karşılığı yok, 15-20 gün sonra para yatacak” denmiş.
Bu aralar, Spor Toto Teşkilatı’nın adını çokça duyar olduk. Süper Lig’in isim sponsoru olarak beş yıllık bir anlaşma gereği Spor Toto, yıllık 25 milyon dolardan toplam 125 milyon dolar ödeyecek. Süper Lig’in isim hakkı Turkcell ve Digiturk’ü mahkemede hesaplaşmaya kadar götüren bir sürece sahne olmuş, devreye Spor Toto girmiş ve Başbakan’ın olurunu aldıktan sonra Süper Lig’in beş yıllığına isim hakkına sahip olmuştu.
Bu aralar, Spor Toto Teşkilatı’na maddi açıdan fazla yüklenilmiş olsa gerek ki, basketbolcular hâlâ paralarını alabilmiş değil...

İş dünyası hedeflerde revizyon hazırlığında

12 eylül akşamından beri referandumun farklı kesimler için ne anlama geldiğini, rakamların kim için ne ifade ettiğini kimi zaman şaşırarak kimi zaman gülerek izledik. Siyasi pozisyonunu, söylemini ve mevcut durumunu gözden geçirmesi gereken tüm taraflar, Anayasa değişikliğinin sadece hükümetin talebi olmadığını, bunun tabandan gelen toplumsal bir talep ve baskı olduğunu da gözönüne almalı. Bu aşamada, referandum sonuçlarının ardından iş dünyasını temsil eden sivil toplum örgütleri de pozisyonlarını ve gelecek planlarını yeniden ele alıyor. Referandum sonuçlarının ardından gelen borsadaki yükselişler, ikinci çeyrekteki yüzde 10,3’lük büyüme ve bütçe açığının sekiz ayda yüzde 54 azalarak 14,4 milyar lira olarak açıklanması gelecek döneme ilişkin güven veren rakamlar olarak ortaya çıkıyor. Hatta, büyüme ve bütçe açığı rakamlarını “referandumdan önce açıklansaydı, ‘Evet’ oranı daha yüksek çıkardı” diye yorumlayanlar da var.


TÜSİAD büyüme rakamını yükseltti

Ne ilginçtir ki, revizyon açıklamalarının ilkini, referandum sürecinde rengini belli etmeyerek tarafsız kalmak isteyen ancak bitaraf-bertaraf tartışmasıyla birlikte Başbakan’ın hışmına uğrayan TÜSİAD yaptı. TÜSİAD’dan yapılan açıklamada Mali Kural’ın yasalaşmasıyla ilgili gecikmeye de şerh konarak, şöyle dendi: “Yılın son çeyreğine yaklaşırken küresel ekonomideki kırılganlıkların halen devam etmesi, içeride Mali Kural’ın yasalaşmasındaki gecikmenin yaratacağı güven sorunlarına karşın, ikinci çeyrek rakamlarının beklenenden iyi gelmesi neticesinde TÜSİAD 2010 büyüme tahmini yüzde 5,5’ten yüzde 7’ye revize edilmiştir. İş dünyası olarak, sürdürülebilir büyüme patikasına geçebilmek için bir politika çıpası niteliğindeki Orta Vadeli Program’ın disiplin içinde yürütülmesi ve artan ithalat talebine bağlı olarak cari işlemler açığı ve finansmanın kompozisyonuna ilişkin kırılganlıkların dikkatle izlemesi gerekmektedir.”


Başbakan İTO’da ne mesaj verecek?

TÜSİAD’ı diğer iş dünyası örgütleri de takip edecek, hedefleri revize edecek. Bu noktada, bugün Başbakan Erdoğan’ın İstanbul Ticaret Odası’nın Meclis toplantısında ve KOBİ Yarışması Ödül Töreni’nde yapacağı konuşma çok önemli olacak. Zira, bu Başbakan’ın referandumdan sonra katılacağı ilk toplantı. Daha önceden katılacağı belliymiş ancak Başbakan’ın katılımı referandumdan sonra netleştirilmiş. Bu açıdan Başbakan’ın burada üreticiye, ihracatçıya, esnafa yönelik vereceği mesajlar merakla bekleniyor. Referandumla elini güçlendiren hükümet, zamanlamayı iyi yapar ve ekonomik bazı reformlarla sandıktan çıkan bu sonucu desteklerse, Türkiye çok iyi bir rüzgâr yakalayabilir. Erdoğan, referandum sonuçlarını değerlendirdiği 12 eylül akşamı yaptığı konuşmada, iş dünyasından isim vererek bir tek TOBB’a teşekkür etti, oysa “Evet”i açık ve net olarak açıklayan başka sivil toplum kuruluşları da vardı. Beklenti, Başbakan’ın bu konuşmada “Evet” yanlısı kuruluşlara da teşekkür edeceği yönünde... İTO Başkanı Murat Yalçıntaş başta olmak üzere MÜSİAD, TUSKON gibi kuruluşlar Anayasa değişikliği paketine destek yönünde açık beyanlarda bulunmuşlardı.
Başbakan’ın, enerji, istihdam üzerindeki vergi yükü, bürokratik sıkıntılar gibi konulardaki beklentilere yönelik mesajlar vereceği, özelleştirme hamlesini yeniden başlatacağı bekleniyor. Aynı zamanda hükümetin Orta Vadeli Plan’daki hedefleri yeniden ele alacağı belirtiliyor.


Gözler Merkez Bankası’nda

Tüm bu olumlu havaya gölge düşüren gelişmeler ise cari açık tarafında. Merkez Bankası verilerine göre bu yılın ocak-temmuz döneminde cari açık geçen yıla göre üçe katlanarak 24 milyar dolara ulaştı. Sadece temmuz ayında ise cari açık yüzde 630 artarak 3,44 milyar dolar oldu. Bu yükselişte ekonomideki toparlanmanın ve ithalat talebindeki artışın etkili olduğu kaydediliyor. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, dün yaptığı açıklamada, cari açığı yakından izlediklerini ve şu anda ciddi bir sorun olmadığı açıklaması yaptı. Babacan’ın, dünkü “Siyasi istikrarın olmadığı bir ülkede bugün uygulamaları görürsünüz ama yarın neyin yapılacağını görmek mümkün olmayabilir. Uygulama, ancak güçlü, kendine güvenen, doğruları yapan bir iktidarla mümkündür” şeklindeki açıklaması dikkat çekici.
Bu noktada, kritik bir konu Merkez Bankası’nın TL’yi değerli tutma konusundaki kararı giderek daha fazla önem kazanıyor. Bu hafta izlenecek diğer önemli bir toplantıda Merkez Bankası ile Türkiye İhracatçılar Meclisi arasında yapılacak. Merkez Bankası’nın büyüme rakamlarını desteklemesi için geleneksel döviz ve para politikasını gözden geçirmesi gerekiyor. Değerli TL’nin en çok vurduğu ihracatçılar, haftasonu kur ve faizle ilgili sıkıntılarını ilk ağızdan yetkililere aktaracak. Hükümetin ve Merkez’in ihracatçıların sesine kulak vermesi, ihracat dayalı sanayileşmenin desteklenmesi hem demokrasi hem de istikrar açısından önemli. Çünkü, çok yakında Türkiye yeniden seçim atmosferine girecek, dünyada yeni kriz dalgalarından bahsedilirken, Türkiye’nin bundan etkilenmemesi için gündemde ekonomiye daha fazla yer açmakta fayda var.

TİM, ihracat stratejisini hem iktidara hem muhalefete anlatacak

Türkiye’de gündem referanduma kilitlenmişken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan salı günü Dolmabahçe’deki Başbakanlık çalışma ofisinde Mehmet Büyükekşi başkanlığındaki TİM (Türkiye İhracatçılar Meclisi) yönetim kurulu üyelerini kabul etti. İhracatçının kronikleşmiş sıkıntısı malum, kur ve faiz konusu. İhracatın genel durumuyla ilgili bilgi veren TİM yönetimi, kurun ihracatın önündeki en büyük engel olduğunu anlattı, Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini 100 milyar dolara çekmesi konusunda çalışma yapması gerektiği ve faizlerin yüksekliği nedeniyle hızlı sıcak para çıkışı yaşandığı dile getirildi. Faizlerin 0.5 puan aşağı çekilmesi gerektiği belirtildi.
Genel olarak kur meselesi etrafında toplanan yüksek faiz, değerli TL, cari açık gibi sıkıntılarını Başbakan Erdoğan ve Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’a anlatan ihracatçılar 17 Eylül’de Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz ile biraraya gelecek. Konuştuğum ihracatçılar, bu toplantıyı çok önemli buluyor. İhracatçılar, Yılmaz’a birebir olarak kurla ilgili yaşanan sorunları aktarma fırsatı bulacak, kendi çözüm önerilerini sunacak.

Cari açıkta artış tehlikesi

İhracatçının Merkez Bankası’na getirdiği en büyük eleştiri şöyle: Türkiye, uzun bir süre kronik enflasyonla yaşamak zorunda kaldı ve bu sorunun çözümü için döviz kurlarını, yüksek faizle baskı altında tutmayı tercih etti. Aslında kamu harcamaları bütçe açıklarında meydana gelen kara deliklerin en büyük sebebiydi. Öte yandan, kanunla tek başına fiyat istikrarı koruyucusu konumundaki Merkez Bankası, bunu sağlamakta yetersiz kaldı, çünkü Merkez’in tek başına bunu gerçekleştirmesi çok zor. Zira, fiyat istikrarını bozacak pek çok faktör mevcut. Sanayi üretim rakamları, cari açık ve artan ithalat rakamları geleceği ilişkin önemli sinyaller veriyor. Temmuz ayında artan ithalat, ağırlıklı olarak tüketim malları ve otomotivde görülüyor, ihracatçı tarafından ithalatta yaşanan bu patlamanın en büyük sorumlusu döviz kurları olarak gösteriliyor.

TL gerçek değerine gelsin

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, geçenlerde yaptığı bir açıklamada, bu yıl için cari açığın malli gelire oranının 2010 başındaki yüzde 2.8’lik hedeften daha yüksek, yani yüzde 5’ler seviyesinde olacağını, 2011 için öngörülen yüzde 3.3’lük cari açık tahmininin de revize edilmesi gerekeceğini söyledi. Şimşek, endişeye mahal yok diyor ama ihracatçı aynı fikirde değil. İhracatçılar, bu şikâyetleri dile getirirken, “Biz TL değersiz olsun demiyoruz, gerçek değerinde olsun” diyorlar. Şu anda TL olması gerekenden yüzde 27 daha değerli, maliyetler yüzde 10’lar seviyesinde şişmiş durumda. TL değerli olduğu için cari açıktaki makas açılıyor. İhracatçılar, “Daha önce hükümet bu açığı özelleştirmeler ve doğrudan yabancı sermaye girişi ile kapatabiliyordu ama şu anda bu açık sıcak para ile kapatılıyor” diyorlar.

Yol haritası BDP’ye de anlatılacak

Cumhuriyet’in 100’üncü yılında ulaşılması hedeflenen 500 milyar dolarlık ihracat rakamı için 1.5 yıldır ihracatçılar “Türkiye’nin 2023 İhracat Stratejisi ve Sektörel Çalışması” adlı bir yol haritası üzerinde çalışıyor. Yol haritası artık son halini almış. 24 sektörün tek tek hedeflerini ortaya koyduğu çalışma Türkiye’nin hem ihracat hem de üretimde nereye gitmek istediğini, ne gibi desteklerin verilebileceğini, 10 yıl sonra nerede olacağını, ne üreteceğini, hedeflenen kişi başına milli gelir rakamlarına nasıl erişileceğini anlatıyor. İhracatçı işadamları, tüm bunların artık bir devlet politikası olarak ele alınmasını ve uygulanmasını istiyor.
17 eylülde Merkez Bankası ile biraraya geldikten sonra TİM yönetimi, hemen akabinde tekrar Başbakan ve hükümet yetkilileri ile biraraya gelecek. TİM, Merkez Bankası’na “enflasyonu baskılayabilirsiniz ama bunun bedelini hepimiz ödeyeceğiz, bu para hepimizin cebinden alınır” diyecek. İhracatın sıkıntılı bir sürece girdiği, ithalatın alıp başını gittiği, bu gelişmelerin ileride problemlere yol açabileceği vurgulanacak. Merkez Bankası ve hükümetle gerçekleştirilecek toplantıların ardından TİM yönetimi, ihracatın yol haritasını muhalefet partilerinin temsilcilerine de sunacak. CHP ve MHP’nin yanı sıra ihracat stratejisi BDP ile de görüşülecek. Şu anda bu konu TİM yönetiminin gündeminde, Meclis’te temsil edilen tüm partilerle görüşülmesi konuşuluyor.
TİM, ihracatın 5,10 ve 15 yıllık stratejik yol haritasını sektör sektör kendisi organize etmiş, her sektörü temsil eden şirketlerden görüşler alınmış, her sektördeki problemler, riskler ve avantajlar ortya konmuş. Hedef pazarlar, değişen tüketici profili analizleri ortaya konmuş. TİM bu işin metodolojisi konusunda dünya çapında yönetim gurusu olan Robert Kaplan ve Michael Porter’ın da içinde yer aldığı The Palladium Group’tan danışmanlık aldı. Palladium, kurumlar ve ülkeler için üst düzey stratejiler geliştiriyor. Palladium geçmişte Brezilya, İspanya, Dubai gibi ülkeler için strateji geliştirirken, ABD Hazinesi’ne de danışmanlık yapmış. Eğer bu yol haritası tüm taraflar tarafından kabul görür ve kuralına uygun olarak uygulamaya konursa Türkiye, üretim ve ihracatta hem önünü çok rahat görebilecek hem de daha tutarlı adımlar atıp günün şartlarına göre pozisyon alabilecek. Bu, aynı zamanda Türkiye’deki işadamı profilinin de değişmeye başladığının, daha vizyoner, her şeyi devletten beklemeyen, proje üreten, bunları tartışmaya açan bir yapıya dönüştüğünün de bir göstergesi...

Koruma duvarları gıdada sorun olabilir

Başbakan Eroğan’ın Diyarbakır’da yaptığı konuşma birkaç gündür her açıdan ele alınıyor. Konuşmayla ilgili, “Kardeş dedi, Kürt demedi” gibi sığ tartışmaları bir kenara bırakırsak beklendiği gibi ve içten bir içeriğe sahip olduğunu söyleyebiliriz. Siyasi mesajlarının dışında Erdoğan, bölgede önemli kalkınma projelerini uygulamaya geçirdiklerini söyledi ve Diyarbakır’a Tarım Reformu Bölge Müdürlüğü kuracaklarını açıkladı. Bu müdürlüklerden şu anda Türkiye’de dokuz tane var. Hedefse, tarımsal üretim ve geliri arttırmak, bölgenin cazibe merkezi haline gelmesi ve tabi ki istihdama katkı. Bölgesel ve kırsal kalkınma politikaları giderek daha fazla önem kazanacak.
Bu hamle son derece önemli zira, bilindiği gibi 30 Haziran’da 12’nci fasıl olan Gıda Güvenliği faslı müzakereye açıldı. Miting alanlarında “Anayasa değişikliği kayısı üreticisinin, fındık üreticisinin sorunun çözüyor mu” diye soran Kemal Kılıçdaroğlu’nun partisi CHP, faslın açılması için gereken Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı yasa tasarısının yasalaşmasına taş koymuştu. Yasa CHP’nin engellemelerine karşın geçmişti.


Sektörden özeleştiri ve öneriler

AB mevzuatı içinde en kapsamlı mevzuata sahip bu fasıl, 1200’ün üzerinde düzenleme içeriyor. Sonuçları itibariyle günlük hayatımızı fazlasıyla etkileyecek olan bu fasıl için gıda ve içecek sektörlerini ilgilendiren bir çatı kuruluş, ilgili bakanlıklara hem özeleştiri hem de önerilerini içeren bir mektup göndermiş. Gıda ve içecek sektörünün GSYH içindeki payı yüzde 19,8. Toplam üretim kapasitesi 187 milyon ton. En fazla üretim yapan sektörler 42,5 milyonla et ve et ürünleri, 41 milyon ton ile un ve unlu ürünler, 22,8 milyon tonla yem sanayi. Sorunların başında kayıtdışı, kaçak ve denetimsiz üretim geliyor. Mektupta, bundan sonraki süreçte AB mevzuatının hızla ulusal mevzuata aktarılması, özellikle kontrollerin etkin yürütülmesi, hayvan hastalıklarının engellenmesi, çiftçi ve gıda üreticilerinin gıda güvenliği alanındaki standartlarını AB seviyesine çıkarması öneriliyor. Bu fasla yönelik yasanın verdiği yetkiyle kayıtdışı ile daha sıkı mücadele edilmesi gerektiği vurgulanıyor.
Tarım sektörü, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinde en kapsamlı ele alınması gereken politika alanlarından biri. Nihai hedef ise, Türk tarımının Avrupa Ortak Tarım politikasına tam uyumunun sağlanması. Mektupta dikkat çekilen diğer noktalar şöyle: “Dünya Ticaret Örgütü’nün küresel bazda tarım ticaretini bozucu destekleri kaldırmasına yönelik yaptırımları ve AB’ye tarımda uyum sürecinde mevcut politikaların devamı Türkiye’nin rekabet gücü olmayan ürünlerde elini zayıflatacak. Bu iki süreç aynı anda yaşandığında Türkiye’nin en büyük endişesi, gümrük duvarı ile koruduğu, yüksek maliyetle ürettiği ürünlerde ithalatçı durumuna düşme tehlikesi olacak. Türkiye’nin DTÖ kararları çerçevesinde AB gibi gelişmiş ülkeler yerine menfaatleri için gelişmekte olan ülkelerle hareket etme mecburiyeti bu süreci daha da güçleştiriyor. Gerekli önlemlerin almaması halinde hayvancılık, et ve süt gibi AB’nin rekabet üstünlüğü olan, fakat bizim de rekabetçi olabileceğimiz bu ürünlerde pazarı bu ülkelere kaptırabilir. Pazara girişte gümrük vergilerinin düşürülmesi ve tarife dışı engellerin sınırlandırılması ise hayvancılığın yanı sıra birçok ürüne zarar verebilecek. Düşük tarifeler belirlenmesi durumunda yüksek koruma uygulanan şeker pancarı ve çay gibi ürünleri üretenler zarar görebilir.”
Sektör bu sorunların ortadan kaldırılmasına yönelik çözüm üretilmesini, gıda politikalarının ortak akılla belirlenmesi gerektiğine vurgu yapıyor. Özetle, bu süreçte sivil toplum kuruluşları görüş ve taleplerinin dikkate alınmasını istiyor. Bizden aktarması...

* * *

GSM operatörleri hızlı SMS yazma yarışmasını beğenmedi

Geçen akşam bir TV kanalında Türk Dil Kurumu Başkanı Şükrü Haluk Akalın vardı. Türkçeye yerleşen yabancı kelimelerden, Türk Dil Kurumu’nun bu yabancı kelimeler için türettiği Türkçe karşılıklardan bahsedildi. Daha sonra chat ve SMS dilindeki kısaltmalara geldi konu. Türk Dil Kurumu, bundan yaklaşık iki yıl önce kısa mesaj çekmeyi seven gençlere yönelik bir yarışma başlatmak istemiş. Yarışmada Türkçe imla ve yazım kurallarına uymak zorunlu olacakmış. Türkçeyi güzel kullanma amaçlı olarak düşünülen yarışmaya da gençler ellerinden düşürmedikleri cep telefonları ile katılacaklarmış. Mesajlar hem hızlı yazılacak hem de Türkçe dil bilgisi ve imla kurallarına uygun olacaktı. Akalın’ın anlattıklarına göre, yarışma Türkiye’deki üç GSM operatöründen destek alınarak yapılacakmış ancak operatör şirketler bu yarışmaya destek vermeye pek gönüllü davranmamışlar. Akalın, TV’de söylemedi ama gençlere yönelik reklam kampanyalarının iletişim stratejisini ağırlıklı olarak avantajlı ya da bedava SMS üzerine kuran GSM operatörlerinin böylesi bir yarışmaya destek vermemesi ilginç.

* * *

Ortalama demokrasisi olan bir ülkenin referandumu

Bugün itibariyle 12 Eylül referandumuna yedi gün var. Büyük çoğunluk hala neden sandığa gideceğini, neye evet-hayır diyeceğini bilmediği gibi insanların büyük kısmı değişiklik yapılacak 26 maddeyi bilmiyor, merak etmiyor. Kamuoyu yoklamaları net bir fikir veremiyor, yüksek oranda kararsız var. Pozisyonlar Erdoğan hayranlığı, AKP düşmanlığı, CHP’yi ehveni şer olarak görme ya da parti taraftarlığı gibi kıstaslarla alınıyor. Onun dışında iş dünyasının, sendikaların, sivil toplum kuruluşlarının evet ya da hayır deme gerekçelerini günlerdir dinliyoruz, okuyoruz.
Bütün bu referandum tantanası boyunca yapılan önemli bir araştırmaya Bahçeşehir Üniversitesi’ne bağlı Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi BETAM imza atmış. “Demokrasi Algısı ve Referanduma Yönelik Tutumlar” Türkiye’de beş kez yapılan referandumların etki analizine yönelik veriler içeriyor. Bulgular şöyle: “Kamuoyu, ülke yönetiminin demokratikliğiyle ilgili ortalama iyimser bir tutum sergiliyor. Liberal demokrasinin işleyişinden endişeli olan bir azınlığa karşın, çoğunluk, ortalama bir demokrasiye sahip olduğumuza inanıyor. Halkın yüzde 95’i, demokrasinin siyasal sistemler içinde en iyisi olduğunda hemfikir. Yüzde 72’lik bir çoğunluk, cuntaların kötü olduğu görüşünde.
Yurttaşların liderlerini özgürce seçmeleri gereğine inananlar yüzde 77, referandum yoluyla yasaların değiştirilebileceğine inanlar yüzde 75, bireylerin haklarının temel özgürlüklerle korunmasına inananlar ise yüzde 72’ye ulaşıyor. Sol, merkez ve sağ ideolojik gruplar arasında referandum/demokrasi ilişkisinin genel değerlendirilmesinde farklılık gözlenmiyor. Referanduma verilen destek siyasi partilerin söylemlerini yansıtıyor. Bu durumda referandum sonucunu, siyasi söylemi ve karizması güçlü olan belirleyecek desek yanlış olmaz...