Ekim 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekim 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kentler artık yaratıcılıklarıyla ölçülüyor

Dünyanın her köşesinden kentler, küreselleşmenin etkisi ve kentsel değişim nedeniyle derin bir dönüşüm süreci geçiriyor. Kentler, farklı alanlarda konumlanmak, üstlenecekleri rollerle küresel alanda merkeze yerleşmek arayışında. Bu yeniden yapılanma sürecinde sahip oldukları potansiyelleri gözden geçirmek durumunda. İşin püf noktası yaratıcılıktan geçiyor.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Kent Kültürü Yönetmeliği etkinlikleri kapsamında, Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi işbirliğiyle 11-12 kasımda “21’inci Yüzyılda Yaratıcı Şehirler ve Endüstriler Sempozyumu” gerçekleştirilecek. Yaratıcı şehirler ve endüstriler ne demek? Geçen hafta Manchester Üniversitesi Kültür Ekonomisi Uzmanı İsmail Ertürk, YTÜ Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ruhi Ayangil ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Danışma Kurulu Başkanı Hüsamettin Kavi, bir grup gazeteciyle bu kavramı ve bu kavram etrafında İstanbul’un nasıl konumlanabileceğini ele aldı.  
 


‘Yaratıcı kentlerin babası’ geliyor  

Dünyanın en yaşanabilir kentleri gibi artık dünyanın en yaratıcı kentleri sıralaması açıklanıyor. Londra, sanat, kültür ve moda gibi alanlarda sunduğu imkânlar bakımından dünyanın en yaratıcı kentler sıralamasında bir numara. Seul, bu yılki dünya tasarım başkenti, Berlin bir tasarım yaratıcı kent. Tasarımcılara, sanatçılara sunduğu imkânlar bakımından Barselona bu konuda çok önde bir kent. Yaratıcı kenti oluşturan pek çok parametre var ve İstanbul’un nasıl ve nerede konumlanacağı bu sempozyumda tartışılacak.

Son 25 yılda kentler çok değişti ve her kıtada pek çok kent, ekonomiler, toplumlar ve kültürler yeni ihtiyaçlar yarattıkça kendi durumlarını ve potansiyellerini gözden geçirmeye başladı. Kalitenin yanında tasarımın, inovasyonun ve yaratıcılığın öne çıktığı fark edildi. Yaratıcı Şehirler kavramını ilk kez kullanan ve kurduğu Comedia adlı şirketle birçok farklı kente danışmanlık yaparak bu kentlerin yaratıcı potansiyellerine uygun yaratıcı unsurların ortaya çıkarılması için çalışan Charles Landry, kasımda yapılacak sempozyuma katılarak bir konuşma yapacak. İstanbul’da kısa vadede kurulması planlanan Yaratıcı Şehirler ve Endüstriler Enstitüsü hakkında da görüşlerini dile getirecek.  


Yeni bir entelektüel tartışma gerekli  

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Danışma Kurulu Başkanı Hüsamettin Kavi, bu konunun nasıl gündeme geldiğini şöyle aktarıyor: “Bu işe başladığımızda kültür-sanat hayatını anlamaya, geçmişten neler alabiliriz diye bakmaya başladık. 2010’dan sonra geriye ne kalacak? Bir duyarlılık yaratmak istedik ve elitlerin dışındaki kitlelere kültür ve sanatı nasıl ulaştırabiliriz diye düşündük. 2008’de bize kültür endüstrisinden bahsettiler ve İsmail Ertürk ile biraraya geldik. Geleceğe bir şey bırakmak lazım, geriye kültür ve sanat adına ne kalacak? İstanbul nasıl bir kültür ve sanat şehri olur? 8500 yıllık bir tarihten söz ediyoruz ama bu yetmiyor buna yeni şeyler katmak lazım. En başından beri aklımızda olan soru bu.”

Prof. Ruhi Ayangil de, Türkiye için bunu nasıl verimli ve kalıcı bir hale dönüştürebiliriz konusunda kafa yoranlardan biri. Ayangil, “Yeni bir düşünsel ufuk açacak, davranış ve düşünce gündemini değiştirecek bir sürecin başındayız. Lokal gündemlerle yaşamaya alıştırıldık. Çıkış kapısı olarak entelektüel bir tartışma ortamı yaratmak gerekiyor. Türkiye bunlardan soyutlanmış, kısır bir siyasi gündemle debelenip duruyor. İstanbul’da neden bir opera binasının olmadığı sorgulanmıyor ya da bu karşıt grupların mücadelesi haline geliyor. Be ferahlatıcı bir yapı değil. Bunun üzerine nefes alacak yeni alanlar yaratmak gerekiyor. Devamında Yaratıcı Şehirler ve Endüstriler Enstitüsü’ne dönüştürecek, bu konuları 24 saat canlı tutacak sosyal bir gündem değişikliği gerekiyor” diyor.

Ayangil’in anlatımında, Bozdoğan Kemeri bir ihtiyaçtır, aynı zamanda bir Bizans tasarımıdır ya da şehir hatları vapurlarının üzerinde yer alan çıpa sembolü de bir yaratıcılıktır. Yani, yaratıcı şehirler günlük ihtiyaçlarla ortaya konmuş simgelerin bütünlüğünü ortaya koyuyor.  


Yaratıcılık artık ölçülebiliyor  

Bu konuyla ilgili akademik çalışmalar yapan İsmail Ertürk, kültürün bir şehrin ruhunu yansıtabilmesi için kültür altyapısı gerektiğini söylüyor. Kültür ve ekonominin iç içe girmesinin 20 yıllık yeni bir olay olduğunu dile getiren Ertürk, 90’lardaki Londra ve New York rekabetini şöyle anlatıyor: “İngiliz hükümeti, Londra Belediyesi’ni New York ile rekabete soktu. Londra finans merkezi olsun ve daha fazla banka burada yer alsın diye. Bunun için kültür altyapısı şart, sinema, müzik, kitap festivalleri olması lazım. Belediye Başkanı Michael Bloomberg de Londra’nın New York’un önüne geçmesinden korkarak bir rapor yazdırmış. O raporu yazan şirketteki ekip sempozyuma gelecek. Örneğin, Abu Dabi o şehirdeki insanları tutmak için Louvre Müzesi’nin isim hakkı için anlaşma yapıyor, Dubai Viyana’daki opera binasının aynısını inşa ediyor, Katar Christie’s ile anlaşarak İslam Müzesi kuruyor. 2012’de İstanbul’da Tasarım Bienali yapılacak ve orada yaratıcı şehirler konuşulacak. Bunların Türkiye’de sistematik olarak tartışılması lazım.”

Şehirlerin yaratıcılıkları ölçülürken çok farklı kriterler ele alınıyor. Ertürk, onları şöyle ifade ediyor. “Örneğin kaç Nobel ödüllü insan var bir kriter. Cannes’da ödül alan yönetmeniniz varsa, bu sizi birkaç basamak yukarı çıkarıyor. Bu da kültür üreticileri tarafından o kentte açılacak bir müze fikrini geliştiriyor. AB’nin gelecekte iktisadi kalkınmanın yaratıcı endüstrilerden nasıl faydalanacağını incelediği bir yeşil raporu var. Türkiye’nin burada yer alması gerekiyor.”

“Ars longa vita brevis”, yani hayat kısa sanat sonsuz... Bu tartışmalar Türkiye için henüz yeni ancak neler yapılabileceğine hızla karar verilip yol alınabilirse, İstanbul’un her yönden taşıdığı dinamizm onu “yaratıcı kent” olarak ilkler arasına dâhil etmek için yeter de artar.

Helal gıdaya 2011’de ortak sertifikasyon gelecek

Geçtiğimiz günlerde Paris’te gerçekleşen Avrupa’nın en büyük gıda fuarlarından SIAL’de dikkat çeken iki nokta vardı. Biri enerji içeceği diğeri ise helal gıda ürünleri için ayrılan alanların büyüklüğüydü. Araya başka konular girdiği için yazmak bugüne kısmet oldu. Enerji içeceği bölümünde tek içimlik detoks ürünlerden, Bob Marley markalı enerji içeceğine ve piyasaya yeni çıkacak Formula-1 markalı ürünlere kadar çeşit boldu. Fuarda, helal gıda ürünleri için ayrı bir bölümün olması da bu ürünlere olan talebin çokluğuna işaret ediyordu.


Laiklik tartışmasına dönüştü

Laiklik şampiyonu olan Fransa’da Müslüman nüfus ile toplumsal alandaki pek çok konu tartışma konusu oluyor. Grevler, Romanların sınırdışı edilmesi, protesto eylemlerinin yanında, Fransa’da üzerinde çok tartışılan konulardan biri de helal gıda meselesi. Helal gıda, nüfusunun yüzde 10’u Müslüman olan bir ülkede adeta laiklik tartışmasına dönüşürken, helal gıdaya ilişkin farklı sertifikasyonların artık tek elde birleştirilmesi gündemde. İslam Konferansı Teşkilatı’nın (İKT) biraraya gelerek gerçekleştirdiği ve Türkiye’den Türk Standartları Enstitüsü’nün (TSE) katıldığı helal gıda sertifikasyonu çalışması doğrultusunda, 2011’de tüm İslam ülkelerinde kabul görecek ortak bir sertifikasyon ve belgelendirme sisteminin hayata geçirilmesi planlanıyor.

Aşırı sağcıların ayrımcılık savunması

Helal gıda pazarı büyüdükçe özellikle Fransa’daki helal gıda tartışmaları da o oranda artıyor. Aşırı sağcılar, helal gıda talebinin Müslüman olmayanlara karşı bir ayrımcılık olduğunu savunuyor. Altı milyon civarı Müslüman’ın yanında 700 bin civarında Yahudi’nin yaşadığı Fransa bugün Yahudi helali “koşer” sertifikalı gıda pazarında Avrupa’nın merkezi konumunda. Fransa’da satılan koşer gıdaların yüzde 60 kadarı da Yahudi olmayanlar tarafından tüketiliyor. Yahudilik inancına uygun gıdalar satan çok sayıda market var. Fransa’daki helal ürünler pazarı ise yıllık yüzde 10 büyüme ile 7,5 milyar avro mertebesinde. Helal gıda pazarının büyüklüğü, organik gıda pazarının iki katına ulaşmış durumda. Paris’te sadece helal ürünler satan marketler var. Hatta Roubaix’de sadece İslami usullere uygun kesilmiş etlerle hizmet veren restoranlar bile var. Quick adlı fastfood restoran zinciri 360 şubesinin sekizinde sadece helal ürünler sunuyor. Uygulama, tartışmaların odağındaki liberallerin ve Yeşillerin desteğini alıyor.
Müslümanların her yaptığına karşı çıkanlarla hayvan dostu dernekleri de zaman zaman hayvanların İslami usullere göre kesilmesi noktasında birleşiyor. Aşırı sağcı Alsace d’abord Partisi, İslami usullere göre kesilen hayvanların etlerinden oluşan ürünlerin satışını durdurmak için dava bile açmış. Tartışmalara konu olan helal gıda meselesi, siyasilerin ikiyüzlülüğünü de ortaya seriyor. Ortak bir standart etiketleme uygulaması artık kaçınılmaz. 57 İslam ülkesinin üye olduğu İKT bir standartla akredite kuruluş oluşturma gayreti içinde. Bu çalışmalar İKT nezdinde birkaç yıldır sürüyor. Aşırı sağcılar bu ürünlerin satışını durdurmak isterken, üreticiler için yeni ve ortak bir standart arayışı gündemde. Avrupa Komisyonu’nun da AB genelinde bağlayıcı etiketleme kuralları getirmesi talebi var. Tüketici talebi açısından helal sertifika isteği bir haktır ve dolayısıyla bu talebin laiklik bahanesiyle engellenmesi de hiç sağlam bir zemine oturmuyor.

* * *

Alphan Manas İDO’yu denizlerin TAV’ı yapacak

İDO’nun (İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş.) özelleştirilmesi için yol haritası tamamlandı. Son beş yıldır İDO A.Ş. bünyesinde hizmet veren İstanbul Şehir Hatları, İDO’dan ayrılarak İstanbul Şehir Hatları Turizm San. ve Tic. A.Ş. adıyla yeni bir şirkete dönüştü. Şehir Hatları olarak hizmet veren şehiriçi deniz ulaşımı yine İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesinde devam edecek. İDO’nun iki ayrı şirkete bölünmesinin ardından deniz otobüsü, hızlı feribot seferleri yapan şirkete yabancı talipler olduğu belirtilmişti. Yabancıların yanı sıra bu şirkete içerden de talipler var. Taliplerden biri de Brightwell Holding Yönetim Kurulu Başkanı Alphan Manas. Özelleştirme için tüm hazırlıklarını tamamlayan Manas, deniz otobüsü hizmetini geliştirerek, bu hizmeti farklı ülkelere de taşımak niyetinde. Manas, büyüme modeli olarak de kendine havaalanı konusunda uzmanlaşan TAV’ı seçmiş. Manas’ın hedefi “denizlerin TAV’ı olarak” bu alanda markalaşmak.

Ekonomik güç, bölgesel özerkliğin mihenk taşı

Geçen hafta Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff’un Türkiye ziyareti sırasında medyada yeterince yer bulamayan bir anlaşmaya imza atıldı. Coğrafi olarak sadece Almanya’nın değil Avrupa’nın merkezindeki Hessen Eyaleti ile Eskişehir ve Bilecik illerini de kapsayacak şekilde Bursa ili arasında ekonomik ilişkileri geliştirmek amacıyla bölgesel partnerlik anlaşması yapıldı. Eyalet, yaz aylarında çeşitli incelemelerde bulundu, önce Adana, Mersin ve Osmaniye’yi kapsayan Çukurova Bölgesi ve ardından İzmir üzerinde durdular, sonunda Bursa, Bilecik ve Eskişehir’de karar kıldılar. Bu bir ilk olarak değerlendirilebilir. Yönetimsel olarak bölgesel özerkliğin olmadığı Türkiye’de ilk kez Kalkınma Ajanlarının bölgeleri baz alınarak partner bölge seçildi. Medyanın bu işbirliğini algılayışı ise “Bursa ile Hessen kardeş şehir oldu” şeklinde tezahür etti ki, gülsek mi ağlasak mı bilemedim.


2000 yabancı şirketin yatırımı var

Hessen, Almanya’nın finans merkezi Frankfurt’u da kapsayan bölgesinde ciddi oranda yabancı şirkete ev sahipliği yapıyor. Eyaletin en büyük kenti Franfurk’ta 300 banka ve finansal kuruluşun merkezi ya da temsilciliği var. Alman Merkez Bankası Deutsche Bundesbank’ın ve Avrupa Merkez Bankası’nın merkezlerinin yanı sıra Alman Borsası Deutsche Börse de yine Frankfurt’ta yer alıyor. Hessen’in bölge içi gayri safi hasılası 1.5 milyar avro. Bölgedeki ekonomik gücün yüzde 60’ını Hollanda, ABD, İsviçre ve Lüksemburglu şirketlerin yatırımları oluşturuyor. 2008’de bölgeye yapılan doğrudan yabancı yatırım 85 milyar avro. Dünyanın çalışan sayısı bakımından ilk 10’daki GM/Opel, Sanofi-Aventis, Procter&Gamble, Ferrero gibi şirketlerin yatırımları var. Aralarında Çin, Japon ve Güney Kore gibi global yatırımcıların da yer aldığı 2000’den fazla yabancı şirkete ev sahipliği yapmasıyla Hessen, dünyadaki bir numaralı lokasyon. 950 ABD’li, 250 Hint ve 300 Çinli firmanın merkezi burada. Bu açılardan bakıldığında Hessen, Almanya’nın hem en uluslararası bölgesi hem de ekonomik açıdan en güçlü eyaleti. 180 bin Türkiye vatandaşının yaşadığı Hessen için aynı zamanda Almanya’nın en çok kültürlü bölgesi de diyebiliriz.


Bursa tercihinde liberallerin etkisi

Ancak, Hessen sahip olduğu bu cazibe ve zenginliği sadece kendine saklamıyor. Yeni sinerjiler ve inovasyonlar arayışında. Üstelik Türkiye’de yaptığı partnerlik modelini 1976’dan beri uyguluyor. İlk olarak ABD’nin Wisconsin Eyaleti ile işbirliği yapan Hessen’in, şu anda Fransa’nın Aquitaine, Polonya’nın Wielkopolska, Rusya’nın Jaroslawl, Romanya’nın Emilia-Romagna bölgeleriyle partnerliği var. Bankacılık ve finans sektörünün kalbinin attığı Hessen, tüm partilerin büyük önem verdiği bir eyalet. Hessen, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in koalisyon ortağı da olan FDP (Hür Demokrat Parti) tarafından yönetiliyor. Türkiye’nin AB üyeliğini de destekleyen FDP, liberal politikalar izleyen bir parti. Türkiye’deki Alman liberallerin vakfı Friedrich Naumann Vakfı’nın, bu illerin seçiminde desteği ve katkısı olduğu belirtiliyor.


Bursa için Brüksel ofisinde yer açılacak

Hessen’de sadece büyükler değil KOBİ’ler de var. Niyet, Ar-Ge çalışmalarını beraber yürütmek. Hessen’in bölgesel partnerleriyle iletişim için Brüksel’de bir ofisi var. Burada Bursa için de bir yer açılacak. Bölgeler arası partnerlik kurmanın ana damarının her zaman ekonomiden ve ekonominin getirdiği güçten geçtiği bir kez daha teyit edilmiş oldu. Bu ekonomik güç, böylesi işbirliklerini de harekete geçiriyor. Kalkınma Ajansı bazlı bölgeler, Devlet Planlama Teşkilatı’na bağlılar ama nispeten merkezi idareden bağımsız hareket ediyorlar. Yani, uygulama ve inisiyatifi her zaman hükümete ve yürütmeye bırakmamak gerekiyor. Darısı Türkiye’nin diğer bölgelerinin başına diyelim...

* * *

İkizdere’ye çıkan SİT kararı Senoz için de umut oldu

Doğu Karadeniz’deki dere ve akarsular üzerinde bir HES çılgınlığı yaşanıyor. Yaratacakları zarar dikkate alınmadan doğa tahrip edilerek HES inşaatları yapılıyor. Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Müdürlüğü, Rize İkizdere Vadisi’ni SİT alanı ilan ederek, bölgede HES ve çevre mücadelesi verenlere rahat bir nefes aldırdı. Duyarlı yöre halkının, Derelerin Kardeşliği Platformu’nun ve Avukat Yakup Okumuşoğlu’nun hukuksal çabaları karşılık da görmüş oldu. Derelerin Kardeşliği Platformu Sözcüsü Ömer Şan’ın verdiği bilgiye göre, Çayeli’nin Senoz Vadisi’nde de daha önce 11 muhtarın SİT başvurusunu değerlendirerek, ‘bölgedeki taşocakları ve HES’lerin bölgenin SİT olma özelliğini ortadan kaldırdığı’ gerekçesiyle SİT isteğini geri çeviren Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun bu kararı, köy muhtarlarının itirazı üzerine Rize İdare Mahkemesi tarafından iptal edilmiş. Doğa hakları savunucuları için bu karar, en az İkizdere kararı kadar önemli. Çünkü, 14 HES projesinin yer aldığı, taşocaklarının sarmalı altındaki Senoz Vadisi için yeniden SİT olma umudu doğdu. Doğa için mücadele edenler ne kadar kararlıysa, proje sahipleri de HES’leri yapmak için o kadar kararlı.  Ancak, bu HES’lere karşı mücadele verenlerin azmini kırmaya yetmeyecek bir çaba olarak kalacak gibi görünüyor.

* * *

Kadın cinayetlerini durduralım

Tüm dünyada ses getiren ve bestseller olan cinselliği, şiddeti, katil olma hallerini irdelediği Millenium Üçlemesi’nde İsveçli yazar Stieg Larsson, bölüm aralarında ‘İsveç’te kadın olmaya dair’ bilgiler de verir. Rakamlar İsveç gibi insan hakları, özgürlükler ve hatta satın alma gücü bakımından dünyada ilk sıralarda yer alan bir ülke için çarpıcıydı. İsveç’te kadınların yüzde 18’i hayatlarında bir kez bir erkek tarafından tehdit edilmiş, yüzde 46’sı bir erkek tarafından darp edilmiş ve yüzde 13’ü ağır cinsel şiddete maruz kalmış ve şiddete maruz kalan kadınların yüzde 92’si bu durumu polise bildirmemiş. Bu rakamlardan anlıyoruz ki, bu dünyada kadın olmanın kaderi hep aynıdır.
Türkiye’de her gün babası, kocası, kardeşi, bir akrabası, sevgilisi ya da hiç tanımadığı bir erkek tarafından kıskançlık, namus gibi bahanelerle öldürülen kadınlar var. Son üç yılda kadın cinayetlerinin yüzde 1400 arttığı Türkiye’de, her gün üç kadın öldürülüyor. Kadın cinayetlerinde açılan davalarda katile caydırıcı cezalar veriliyor, çeşitli gerekçelerle ceza indirimi uygulanıyor. Katiller ödüllendiriliyor. Şiddetin kaynağında ise toplumda kadına uygulanan ayrımcılık yatıyor. Erkekleri kollayan yasalara karşı çıkan, “kadın cinayetlerini ancak kadınların örgütlü mücadelesi durdurabilir” diyen çeşitli fraksiyonlardan biraraya gelen Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, her cuma 18:45’te İstiklal Caddesi’nde yürüyecek. İlgilenenlere duyurulur!

Kimse bana gel şu projeyi anlat demedi

Fransa eski Cumhurbaşkanı François Mitterand’ın yenilenme projeleri kapsamında 1980’lerde dünyanın en önemli müzelerinden Louvre’un girişine yaptırdığı cam piramit büyük kıyamet koparmıştı. Döneminde ciddi eleştirilere maruz kalan cam piramidi, Çin asıllı ABD’li mimar Ioeh Ming Pei tasarlamıştı. Yapı, mimari açıdan kuşkuyla karşılanırken, Çin asıllı bir mimara tasarlatıldığı için Fransız milliyetçilerinin eleştiri oklarından da nasibini almıştı. Tasarladığı Haliç Metro Geçiş Projesi ile Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının eleştiri oklarının hedefindeki Mimar Hakan Kıran, diyor ki: “O dönemde o mimara yaptıklarını şimdi bana yapıyorlar.”
Kıran’a yönelik eleştirilerin sebebi, Haliç Metro Köprüsü’nün hayata geçirilmesi halinde UNESCO’nun Dünya Miras Alanları Listesi’nde yer alan İstanbul’u, Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesi’ne alabileceği yönündeki kararı. Birçok kez yazdığımız gibi eğer bu köprü UNESCO kriterlerine göre inşa edilmez ve dünyanın en iyi korunmuş siluetlerinden Süleymaniye’nin peyzajı bozulursa, UNESCO Haziran 2011’de Bahreyn’de yapacağı toplantıda Türkiye’yi bir alt listeye düşürecek.


Sorun iletişim eksikliği mi?

UNESCO Dünya Miras Komitesi’nin temmuzda Brezilya’da yaptığı toplantıda Türkiye tarafı, köprünün olası etkilerini ortaya koymak üzere bağımsız bir ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) raporu hazırlanması konusunda söz verdi. Türk tarafınca taahhüt edilen ancak hiçbir bağlayıcılığı olmayan ve 15 ekim tarihine yetişmeyen rapor için, uzmanlar kasım sonuna kadar ek zaman talep etmiş. Raporun, 2011’deki toplantıya yetişip yetişmeyeceği şimdi merak konusu.
Konunun tüm tarafları yani merkezi hükümet, yerel yönetim, sivil toplum kuruluşları, üniversite ve halk arasında gerçek bir iletişim ve koordinasyon gerekiyor. Ancak, Türkiye’de şu anda ideal bir durum yok. Tartışmaların çoğu da bu iletişim ve bilgi paylaşımı eksikliğinden kaynaklanıyor. Kıran’ın iddiasına göre, üniversite ya da mimariyle ilgili sivil toplum kesimlerinden hiç kimse projeyi sormamış, “gel bize anlat dememiş”, hatta “bizim onunla konuşacak bir şeyimiz yok” diyerek, görüşmeyi reddetmiş.


Kadir Bey’i keşke tanımasaydım

Hakan Kıran, “Biz, henüz mimari tartışmaya geçemedik. Bu iddialı bir yapı ve o yüzden muhalefet yapıyorlar. Bize bu köprüyü yapma yönünde bir fırsat verildi. Bunun arkasında da 20 küsur yıllık bir emek var” diyor. Mesele, büyük oranda siyasallaşmış durumda. “Neden bir yarışma açılmadı da bu iş size verildi” sorusunu Kıran, “İstanbul’daki hangi proje yarışmayla yapılıyor, çoğunun mimarı kim, bilinmez bile” diye cevaplıyor. Kıran’la ilgili en büyük iddia İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın ortağı olduğu yönünde. 1998’e kadar restorasyon işleriyle uğraşan Kıran, bu tarihten sonra modern mimariye geçmiş, Topbaş’la da o yıllardan tanışıyormuş. Hatta en son Borusan Holding’in merkezinin bulunduğu Rumeli Hisarı’ndaki Perili Köşk’ün restorasyonunu yapmış. Kıran, o dönemi şöyle aktarıyor: “Yeniköy’de ofisimiz vardı. Restorasyonunu yaptığımız bir binanın sahibi arkadaşıydı, o vesileyle tanıştık. Hem mimarlık hem de yiyecek işiyle ilgili ortak yanlarımız vardı. Kadir Bey daha sonra Beyoğlu Belediye Başkanı, ardından İstanbul Belediye Başkanı oldu. Nereden bilebilirdik? 1992-2005 yılları arasında bu köprü için onlarca proje geldi, hepsi reddedildi. Yıllar sonra bir sohbet esnasında Kadir Bey bu köprüden bize bahsetti, biz de bir konsept oluşturduk. İkinci sunduğumuz alternatif kabul edildi. Ancak, aleyhte bir kampanya başladı. ICOMOS Türkiye mensupları (Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi) koruma adına yıllarca hiçbir şey yapmadan o unvanları taşımış. Bir yapı yapıyorsanız iddialı olmaktan korkmamak lazım, bu saygısızlık değil. İki kez UNESCO’ya sunum yaptık, daha sonra Brezilya’ya gittik, yedi gün boyunca yapılabilecekleri anlattık, değişiklikleri gösterdik, komitelerdeki heyetlerle görüştük. Bazen, keşke Kadir Bey’i tanımasaydım demeden edemiyorum.”
Şimdi, bir köprü ve etrafında meselenin tüm mağdurları yer alıyor. Bu işten en fazla mağdur olansa, şüphesiz uluslararası alandaki prestiji sarsılmak üzere olan İstanbul.


Da Vinci’nin köprüsünü yapmak için ekip kurdu

Daha önce Cemile Sultan Köşkü, Perili Köşk gibi restorasyon işleri yapan Hakan Kıran, Kadıköy için düşünülen Salı Pazarı projesinin de sahibi. Kıran, Katar Emiri ile birlikte Monaco’ya proje değeri 1 milyar avroyu bulan deniz üzerine yapay bir şehir inşa edecek. Kıran’ın hayalleri arasında İtalyan dâhi Leonardo da Vinci’nin 500 yıl önce Haliç için tasarladığı köprüyü hayata geçirmek de var. Bunun için aralarında daha önce da Vinci ile ilgili çalışma yapmış İtalyan, Hint, Norveçli, ABD’li uzmanlardan oluşan uluslararası bir ekip kurulmuş. Dünyanın en ihtişamlı köprüsünü yapmak için Sultan II. Beyazıd’a mektup yazan ancak saray görevlilerinin mektubu padişaha göstermemesi üzerine teklifine karşılık bulamadığı söylenen da Vinci’nin bu büyük hayali, mektubun tesadüf eseri Topkapı Sarayı arşivlerinde bulunmasıyla ortaya çıkmıştı. Kıran, bu hayali gerçekleştirmek için eskiz ve maket çalışmaları yapmış. Köprüyü orijinal fikrini bozmadan yapmak isteyen Kıran, “da Vinci, o çağda hayatının en zorlu ve iddialı işi olarak bu köprüyü düşlüyor. Haliç’e kolonsuz bir köprü yapmak istemiş. Koruma Kurulu’nun son kararını bekliyoruz” diyor.

Paris, Türk gıda firmalarına dar geldi

Paris’te gerçekleştirilen SIAL 2010 Uluslararası Gıda Fuarı’na Türk firmalarının yoğun talebi damgasını vurdu. Fuara katılım için Türk firmalarından yoğun talep gelince, fuar yönetimiyle İTO arasında “yer kavgası” yaşandı. Almanya’daki ANUGA Fuarı ile iki yılda bir dönüşümlü yapılan fuara 128 şirket İTO (İstanbul Ticaret Odası) bünyesindeki milli heyetle, 41 firma ise bireysel olarak katıldı. 2008’de 2006 metrekarelik bir alanda yer alan Türk milli standı bu yıl yaklaşık 4500 metrekarelik bir alanda sergilendi. İTO, Türk firmalardan gelen yoğun talep üzerine fuar şirketinden 5000 metrekare civarında bir yer istedi ancak bu talep sonuçsuz kalınca 40 Türk firması fuara katılamadı. Fuar için 2,5 milyar avroluk harcama yapan ve fuara daha fazla firmanın katılımını sağlamak isteyen İTO, bir önceki fuarda 150 metrekare olan kendi standını da 30 metrekareye indirmek zorunda kaldı.

Hep kavgayla yer alıyoruz

1000 metrekare daha az yer aldıklarını ve daha fazla yer alabilmek için fuar yönetimiyle adeta “kavga ettiklerini” dile getiren İTO Başkanı Murat Yalçıntaş, şöyle devam etti: “65 ülkenin katıldığı fuarda milli katılım olarak Fransa ve İtalya’dan sonra üçüncüyüz. Bireysel katılımla birlikte ise altıncı sıradayız. Bu talep Türkiye’de gıda sektörünün gelişimini gösteriyor. Fuar için her zaman kavga etmek zorunda kalıyoruz. Merkez holde ve geniş alan istiyoruz. Merkez holde yerimizi aldık ama fazla metrekare alamadık. Elimizde sadece İTO’nun standı kaldı. İTO’nun standı genelde 150 metrekareden az olmazdı, bu yıl 30 metrekareye düşürdük. Yaklaşık 40 firma yer olmadığı için fuara gelemedi. Bu durum gıda ve içecek sektörümüzün gelişimini ve Avrupa’nın bizi ciddi bir rakip olarak gördüğünü gösteriyor. Sunum, paketleme, tasarım anlamında çok ciddi aşama kaydettik. Ürünlerimiz proses, hijyen, lezzet ve sunum açısından Avrupalı rakiplerinin ilerisine geçti.”
Türkiye’nin 200’den fazla organik ürünü ihraç eder hale geldiğine değinen Yalçıntaş, “Kriz döneminde Türkiye’de bankacılık ve gıda içecek sektörleri büyüdü. 2009’da gıda ve içecek sektörünün büyüme oranı yüzde 4. Toplam istihdamın yüzde 26,5’ini bu sektör karşılıyor. Türkiye’nin hazır giyim ve otomotiv gibi lokomotif sektörleri var. Böyle devam ederse gıda ve içecek sektörü de Türkiye’nin stratejik sektörlerinden biri olacak” dedi. Helal gıdadaki gelişmeleri de anlatan Yalçıntaş, İslam Ülkeleri Teşkilatı’nın beş yıllık çalışmalarının bitme noktasına geldiğini, Türkiye’de de TSE’nin bir sertifikasyon sistemi hazırladığını, 2011’de yeni sistemin uygulanmasının beklediklerini kaydetti.

‘Hem 25 kuruş hem şoför yanı’ diye bir şey yok

İTO Başkanı Yalçıntaş, güncel ekonomik gelişmelere değinirken bir dönem polemik yaşadığı Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’ın aksine Merkez Bankası ve kur politikasına verdiği desteği tekrarladı. Yalçıntaş, şunları söyledi: “Her şeye kolay çözüm bulmayı seviyoruz. Ama hayatta ‘Hem 25 kuruş, hem şoför yanı’ diye bir şey yok. Türkiye’nin sorunlarının çözümü için köklü ve orta vadeli çözümler üretilmesi lazım. Merkez Bankası, elbette rekabetçiliği arttıracak adımlar atmalı. Bunu da yapıyor zaten. Türkiye’nin enerji ithalatı meselesini çözmesi lazım. Biz diyoruz ki kurlar yükselsin. Ama ihracatımız, ithalata bağımlı. Kurları yükselttiğimizde ithal ettiğimizin ne kadarını Türkiye’de üretebileceğiz? Üretemiyorsak kurların yükselmesi ihracatçıya maliyet artışı olarak zaten geri dönecek. İhracatçı şikâyet etmekte yüzde yüz haklı. Sorunda hemfikiriz. Bütün mesele çözümün ne olması gerektiği yönünde. Türkiye’de gidişat iyiye doğru. Ama daha yapılması gereken çok şey var.”

Pakistan’da ihaleleri bize versinler, parayı devlet ödesin

Başbakan Erdoğan’la katıldıkları Pakistan ziyaretini değerlendiren Yalçıntaş, şöyle konuştu: “Pakistan’a giden heyet son derece dar bir heyetti. Ben İTO ve TOBB’u temsilen katıldım. TOBB olarak Pakistan’ın yeniden yapılanması sırasında destek vermek amacıyla orada bulunduk. Pakistan için ciddi anlamda para topladık ama orada şöyle bir öneride bulunduk. Pakistan’a doğrudan para yardımı yapmayalım. İhaleleri Türk firmalara versinler, ödemeyi ise devlet yapsın. Yani ihale alındıktan sonra hak edişleri Türk devleti yardım çerçevesinde versin.”

* * *
Yalçıntaş ABD’lileri teknoparka davet edecek

Nisan ayında yapılması planlanan ancak Ermeni soykırımını tanıyan yasa tasarısının kabul edilmesi nedeniyle o dönemde ertelenen ATC’nin (Amerikan-Türk Konseyi) Washington’daki 29. toplantısına İTO Başkanı Murat Yalçıntaş da katılıyor. Toplantılarda Devlet Bakanları Ali Babacan, Zafer Çağlayan ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül de yer alacak. Yalçıntaş, ATC’de savunma sanayii oturumunda bir konuşma yapacağını belirterek, “İstanbul’da Savunma Sanayii Müsteşarlığı ile birlikte yaptığımız teknopark var. ABD, Türkiye ile savunma sanayii konusunda stratejik ortak. İstanbul’a gelip teknoparkta Ar-Ge faaliyetlerine katılmalarını isteyeceğim” dedi.

* * *
Kahveli soda da var çiğ köfte seti de…

» SIAL’e 1988’de 10 firma ile katılmaya başlayan Türkiye’nin bu fuara katılımı 2000 yılıyla birlikte ivme kazandı. 2008’de 2006 metrekare alanda fuarda yer alan Türkiye, bu yıl yaklaşık 4500 metrekare alanda temsil ediliyor. 2008’de 150 bin kişinin ziyaret ettiği SIAL’e 2010’da katılan ülke sayısı 65.
» Fuar katılımcılarına verilmek üzere 4000 tane kartondan çanta yaptırıldı. Yine fuara katılanların yaka kartı askılığı için İstanbul Ticaret Odası sponsor oldu, tüm yakalıklarda SIAL ve Turkey ibareleri yer aldı.
» SIAL’de Türk firmaları birçok yeni ürünü sergiledi. Sarıkız sodalarını üreten Alasu Gıda, dünyada bir ilk olan kahve aromalı madensuyunu tanıttı. Emin Gıda, 30 çeşit baharatla saf zeytinyağından oluşan sosu ve içinde eldiveni bile olan katkısız çiğ köfte setiyle dikkat çekti.
» 130 yıllık, güllaç ve kemalpaşa tatlısı üreten Saffet Abdullah, Avrupalılara güllacı sevdirdi, Almanya’ya ihracata başladı. Ürün, çabuk enerjiye dönüşüp çabuk vücuttan atıldığı için zayıflamaya yardımcı olduğu için tercih ediliyor. Hacıbozanoğulları, kuru baklava ile Fransız marketlerine girdi. Şirket ilk etapta haftada bir ton ürün gönderecek. Baklavayı Fransızlara sevdirmek için marketlerde stant kurarak tanıtım yapacak olan şirket, ABD pazarı için de görüşmelerini sürdürüyor. Kafkas Şekerleme ise, Fransızların damak tadına uygun hazırlanan kestaneşekeri üretiyor. Şirket, Noel döneminde ülkedeki kestaneşekeri tüketiminin yüzde 30-35’ini karşılıyor.
» Aytaç Gıda, Avrupa’nın Türkiye’den işlenmiş et ihracatına yönelik yasağını Belçika’da kurduğu fabrika ile deldi. Fabrikada aylık kapasite 250 ton olarak belirlenirken 10 milyon avroluk yatırımla sosis, salam ve sucuk üretilip tüm Avrupa, Afrika ve ABD’ye satılacak.

İstanbul için tehlike vakti yaklaşıyor

AKP hükümetleri, temel bireysel hak ve özgürlükler alanında gösterdiği çözüm odaklı çalışma basiretini iş çevre, kültür, tarih konularına gelince gösteremiyor. Kalkınma ve temel altyapı yatırımları sözkonusu olduğunda çevre ve kültüre ait değerler göz ardı ediliyor, zarar görmelerine, yakılıp yıkılmalarına ses çıkarılmıyor.
Bu zafiyetin en son ve en çarpıcı örneklerinden biri de İstanbul’un Tarihi Yarımadası’nda yaşanıyor. Nedeni ise, İstanbul’un tarihî kimliğini yitirme yönünde ciddi bir darbe vuracak olan Haliç Metro Köprüsü inşaatının devam ediyor olması ve İstanbul Boğazı karayolu tüp geçiş projesinin onaylanması. Bu projeler gerçekleşirse, Tarihî Yarımada kıyıları yoğun bir trafik istilası altındaki otoyollardan biri haline gelecek, kentin silueti yok edilecek. Dünyanın çeşitli yerlerinde bugün artık tarihî miras alanlarına karayoluyla ulaşım sınırlanıyor, alternatifler geliştirilerek doğa dostu ulaşım araçları kullanılıyor. Biz önemsemiyoruz ama, bize ait değerlere bizden daha çok önem verenler var.

UNESCO alternatif teklifi bekliyor

UNESCO’nun Dünya Miras Komitesi, Temmuz 2010’da Brezilya’da yaptığı 34’üncü oturumda, İstanbul’un tarihî alanlarının tehlike altında olup olmadığını ve Dünya Mirası Listesi’nden çıkarılıp çıkarılmamasını ele aldı.
İstanbul’u yetersiz koruma standartları nedeniyle uzun yıllardır takip eden ve uyaran UNESCO, 1 Haziran 2010’da yayınladığı taslak kararında, İstanbul’da bulunan Dünya Miras Alanları’nın (ağırlıklı olarak Tarihi Yarımada) Türkiye’nin de taahhüt ettiği uluslararası koruma standartlarına uygun olarak korunmadığını, Haliç Metro Köprüsü inşaatının ve İstanbul Boğazı karayolu tüp geçiş projesinin bu standartları ihlal ettiğini ve İstanbul’u Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesi’ne alabileceğini duyurmuştu.
Hatta, taslak kararın son maddesinde, “Haliç Metro Köprüsü projesi için gecikme olmaksızın alternatif bir teklif sağlanmasını ve varlığın Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesi’nden çıkarılması için koşulları değerlendirmek için 2011‘deki 35’inci oturumunda Dünya Miras Komitesi tarafından incelenmek üzere 1 Şubat 2011’e kadar Dünya Miras Merkezi’ne detaylı bir rapor sunmasını talep eder” denmişti.
Yani taslak karar, İstanbul’un Dünya Mirası Listesi’nden düşürülerek, Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesi’ne alınmasının ardından Komite’nin taleplerinde gelişme sağlanamadığı takdirde listeden tamamen atılmasını öngörüyordu. Brezilya’daki toplantıda taslak rapor karara bağlanacaktı.

Süreç gizli tutuluyor

Bunun üzerine telaşlanan İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Brezilya’daki toplantıda UNESCO’ya uluslararası bağımsız bir heyete ÇED (Çevre Etki Değerlendirmesi) raporu hazırlanması konusunda söz verdi. Ortaya koyacağı alternatif çözümleri ve bunların çevresel etki değerlendirmelerini de içermesi gereken bu raporu da, Dünya Miras Komitesi’nin 2011’deki 35’inci toplantısında incelenmek üzere 15 Ekim 2010 tarihine kadar sonuçlandırması gerekiyordu.

Köprü inşaatından vazgeçilmiyor

Belediye’nin Brezilya’da verdiği taahhüt bu yöndeydi. Gelinen noktada, konuyla ilgili bir belirsizlik hakim. Süreçle ilgili olarak geçtik kamuoyunu bilgilendirmeyi, kurum içinde bile farklı kaynaklardan farklı bilgiler geliyor.
Rivayete göre, bir ay önce biri İtalyan diğeri İngiliz iki uzman İstanbul’a gelerek incelemelerde bulundu. Ancak, bu konuyla ilgili Belediye tarafından net bir bilgi almak mümkün değil. Süreç tamamen gizli yürütülüyor. “Geldiler, çalışmaya başladılar” deniyor ama konu bundan ileri gidemiyor. Şu âna kadar görünen, ciddi bir hazırlık olmadığı yönünde.
UNESCO’ya 15 ekim taahhütünün sebebi ise, tamaman kurnazlık. Zaman kazanarak, İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olduğu 2010 yılında Dünya Mirası Listesi’nden düşürülmesi gibi bir krizi engellemek. Çünkü, ÇED raporu tamamlanana kadar köprü inşaatı çalışmalarına ara verilmesi gerekiyor, ancak inşaat çalışmalarına tam gaz devam ediliyor.
UNESCO’nun bu uyarıları yeni değil, 2005’ten bu yana uyarıyor. Dr. Zeynep Ahunbay ve Prof. Dr. Cevat Erder, UNESCO ile yaşanan süreçte kurtarıcı oldular. Bu yılki son kurtarıcı ise, Türkiye’nin UNESCO nezdindeki Daimi Temsilcisi Büyükelçi Gürcan Türkoğlu oldu.
Türkiye’deki tüm taraflardan söz alarak iyiniyetle sürece katkıda bulunmaya çalıştı ancak gelinen nokta, Türkoğlu’nun durumunu güçleştiriyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, gelişmelerle ilgili olumlu bir hamle yapacak mı merakla bekliyoruz.

İstanbul sergide neden yok?

Dün, bir habere rastladım. İrlanda’da, Güneydoğu Avrupa kültür mirasları fotoğraf sergisinde, bölgenin AB’ye entegrasyonuna vurgu yapılırken Türkiye’nin dışarıda bırakılması dikkat çekmiş. Culture Matters: UNESCO World Heritage Sites in the South East of Europe (Kültür Önemlidir: Güneydoğu Avrupa’daki UNESCO Dünya Mirasları) adı altında düzenlenen etkinlikte, UNESCO’nun Dünya Miras Listesi’nde yer alan Arnavutluk, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Kosova’daki 18 tarihî yapı ve bölgenin fotoğrafları sergilenmiş.
Listede yer alan, Topkapı Sarayı, Rumeli Hisarı, Kariye, Ayasofya Müzesi’nin de aralarında bulunduğu önemli tarihî ve kültürel varlıklara sahip İstanbul’a ise yer verilmemiş. Nedense hiç şaşırmadım...
Kendinizi kandırabilirsiniz ama başkalarını sonsuza kadar kandıramazsınız.
Türkiye, asırlık tabularını masaya yatırıyor, kabuğunu kırmaya, kalıplardan sıyrılmaya çalışıyor, artık her şeyi konuşuyor. Ama çevre, kültür ve tarih değerlerine gelince nal toplamaya devam ediyor.

Beethoven projesi Beyoğlu’dan Berlin’e köprü oldu

Turkcell, Almanya’da, Türkiye-Almanya maçına saatler kala ilk golü attı, yüzde 100 Turkcell iştiraki olan Turkcell Europe ile Şubat 2011 tarihi itibariyle Avrupa’nın en büyük telekom şirketlerinden Deutsche Telekom altyapısı üzerinden Almanya’da hizmet vermeye başlayacağını açıkladı. Öncelikli olarak Almanya’da yaşayan üç milyonu aşkın Türkiye kökenli vatandaşa hizmet vermeyi amaçlayan Turkcell Europe, ileriki dönemde Almanya ve Avrupa’daki hizmet ve abone sayısını arttırmayı planlıyor. Günlerdir sır gibi saklanan ve proje kodu Beethoven olarak isimlendirilen Turkcell Europe, uzun vadeli bir stratejinin ilk adımı. Projeye Beethoven isminin verilmesinin birkaç nedeni var: Beethoven, Avrupa Birliği’nin marşı olarak da kabul edilmiş olan 9. Senfoni’nin bestecisi. Ayrıca, Beethoven’in doğum yeri olan Bonn, Deutsche Telekom’un da merkezinin bulunduğu kent.

Biz oyunu değiştiriyoruz

Konuyla ilgili olarak Almanya’nın Berlin kentinde düzenlenen basın toplantısında konuşan Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv, diğer Avrupa ülkelerine de açılmaya devam edeceklerini söyledi. Türkiye dışında KKTC, Belarus ve Ukrayna’da iştirakleri bulunan, Gürcistan, Azerbaycan, Moldova ve Kazakistan gibi ülkelerde Fintur ortaklığı ile faaliyette olan Turkcell, Almanya operasyonuyla Avrupa’nın ortasına kadar gelmiş oldu. Ciliv, Almanya pazarında Deutsche Telekom’un altyapısı üzerine kendi katma değerli servislerini getireceklerini belirterek, “Bu küçük bir operasyon değil. Turkcell’in sekiz ülkede 62 milyon müşterisine verdiği hizmetlerin devamı. Pazarda birçok firma ses üzerine fiyat rekabetine girmiş. Biz ise oyunu değiştiriyoruz” dedi. Ciliv, tarifelerin ise operasyon başladığında açıklanacağını söyledi.

AB’ye girmenin başka bir yolu

Deutsche Telekom ile gerçekleştirdiği işbirliği kapsamında Şubat 2011’de Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli vatandaşları ve aynı zamanda Türkiye’ye sık seyahat edenleri hedefleyerek Almanya pazarında Turkcell Europe markasıyla hizmet vermeye başlayacaklarını ifade eden Ciliv, artık Almanya’da Turkcell Europe SIM kartlarının 60 bin noktada satılacağını kaydetti. Ciliv, projeyle ilgili düşüncelerini şöyle aktardı:
“Almanya’ya bu ülkenin en güçlü teknoloji şirketiyle işbirliği yaparak geliyoruz. 50 yıl önce Sirkeci’den Münih’e kalkan trenden sonra, biz de 50 yıl sonra kalktık Beyoğlu’dan Berlin’e geliyoruz. Bugün batıya gitme günü. Yıllar önce herhangi bir sanal mobil operatör (MVNO) gibi operasyon başlatma teklifi gelmişti ama kabul etmedik. Bugün Turkcell Europe markamızla Almanya’da başlıyoruz. Turkcell Europe kullanıcıları, Türkiye’ye gittiklerinde de Turkcell hizmetlerinden uygun şartlarda yararlanacak. Almanya’da ve Türkiye’deki insanları çok daha uygun koşullarla birbirine bağlamayı amaçlıyoruz. Böylece bu ülke ile bağları kuvvetlendiriyoruz. Bu da AB’ye girmenin başka bir yolu.”

Çağrı merkezi hizmeti Türkiye’den

Almanya’da üç milyonu aşkın sayıda Türkiye kökenli nüfus var. Bu nüfusun yüzde 30’u Almanya’da doğmuş, diğer bir yüzde 30’u ise 30 yılı aşkın süredir Almanya’da yaşayanlardan oluşuyor. Yüzde 65’lik bir kesimse her yıl Türkiye’yi ziyaret ederken, yılda ortalama beş haftasını Türkiye’de geçiriyor. Yüzde 21’i Almanya’yı, yüzde 37’si Türkiye’yi, geri kalan kısım ise her iki ülkeyi anavatanı kabul ederken, yüzde 58’i iyi derecede Almanca konuşuyor. “Bir şey alırken fiyatına bakarım diyenler” yüzde 35 iken, yüzde 59 kalitesine öncelik vereceğini belirtiyor.
Yaklaşık 82 milyon nüfusa sahip Almanya’da SIM kartı penetrasyonu yüzde 130 seviyesinde. Aktif olarak kullanılan 109 milyon SIM kart içerisinde ön ödemeli kartlar piyasanın yüzde 56’sını oluşturuyor. Kullanıcıların ortalama konuşma süreleri 117 dakika, ortalama abone başına aylık gelir 16 avro. Turkcell’in öncelikli hedef kitlesini oluşturan Almanya’daki Türk nüfusu arasında her yıl 380 bin yeni abonelik oluşuyor. Bunların 55 bini ilk defa mobil hat alanlar, 325 bin kişilik kısmı ise numara taşıyanlar. Almanya’da yaşayan Türkiye kökenliler haftada ortalama iki kez Türkiye’deki yakınlarını arıyor. Türkiye’ye ziyarete gelenlerin yüzde 63’ü Türkiye’ye her gelişte Türkiye’den yeni bir SIM kart satın alıyor.
Ayrıca, Turkcell Europe’un çağrı merkezi hizmetleri Türkiye’den Global Bilgi üzerinden Türkçe ve Almanca olarak verilecek.

Mobil data trafiği 20 kat arttı

Turkcell Europe abonelerinin Almanya’da alışık oldukları servislerden Türkiye’de de yararlanabileceklerine işaret eden Ciliv, “Artık yurtdışına çıktığınızda çok yüksek roaming ücretleri olmaması gerektiğini düşünüyorum. Turkcell olarak bu değişimi yaşıyoruz ama burada pek çok operatör ve regülatör de olduğu için bu daha zor” dedi. Ses hizmetlerinin her zaman önem taşıdığını ve taşıyacağını ancak şu anda gelirlerinin yüzde 20’sinin ses dışı servislerden geldiğini belirten Ciliv, en hızlı büyümenin mobil datada yaşandığını, burada büyümeyi yavaşlatanın akıllı telefon penetrasyonunun henüz yüzde 10’larda bulunması olduğunu dile getirdi. Ciliv, mobil data trafiğinin Temmuz 2009’dan bu yana 20 kat arttığını, birim fiyatların ise yüzde 90 azaldığını kaydetti.

Gıda etiketleri değişecek, kontrol tüketiciye geçecek

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Türk Gıda Kodeksi Gıda Maddelerinin Genel Etiketleme ve Beslenme Yönünden Etiketleme Kuralları Tebliği’nde yeniden değişikliğe gidiyor.
Gıda etiketlerine köklü bir standardizasyon getirmeyi amaçlayan bu yeniliklerle, etiket üzerinde açık, anlaşılması kolay ve kullanışlı bilgiler yer alacak. Tüm dünyada bu alanda yapılan çalışmaların temelini Dünya Sağlık Örgütü’nün özel sektöre yönelik yaptığı “doğru, anlaşılır ürün ve beslenme bilgileri sunma” çağrıları oluşturuyor. Şimdi, Türkiye’de de bu yönde çalışmalar var. Bu amaçla geçen hafta Ankara’da sektörü bilgilendirmek için bir toplantı yapıldı. Yenilenmiş Etiketleme Tebliği’nin 13 kasımda yürürlüğe girmesi bekleniyor. 2011 yılı içinde de gıda etiketlerinin hepsinin değişmesi planlanıyor.
Niyetler arasında beş yıl içinde ilköğretim çağındaki çocuklara okulda müzikle beslenme konusunun anlatılması var. Ayrıca, obezite ile mücadelede de önemli bir yöntem olarak kullanılması düşünülüyor. Avrupa ülkeleri başta olmak üzere pek çok gelişmiş ülkede tüketime sunulan gıda ürünlerinin etiketlerinde içerik ve bu içeriğin oranları eksiksiz şekilde yer alıyor. Bu konu, hem temel bireysel haklar hem de toplum sağlığı açısından son derece önemli.

Beş özellik mutlaka yer alacak

Değişiklikle birlikte gıda etiketlerinde yer alacak küçük bir dikdörtgen kutu içinde o ürünün günlük kullanımına karşılık gelen miktarı ve besin değeri yazılacak, örneğin “Bu ürün günlük kalori ihtiyacının X kadarını karşılar” denecek. Enerji ve besin ögeleri 100 gr. veya 100 ml. şeklinde verilecek. Sağlıklı bireyler için günlük olarak alınması tavsiye edilen besin ögeleri miktarı, beslenme referans değeri olarak gösterilecek. Enerji, şeker, toplam yağ, doymuş yağ, tuz/sodyum miktarından oluşan beş özellik mutlaka etikette yer alacak. Protein ve lif ilave olarak verilebilecek.
Besin ögesi, beslenme beyanı, beslenme referans değeri, çoklu doymamış yağ asitleri, lif, sağlık beyanı, prebiyotik ve probiyotik bakteri tanımları değiştirilecek. Protein, karbonhidrat, yağ, lif, sodyum, mikro besin ögesi olan vitamin ve minerallerle bu gruplarda yer alan ögeler, besin ögesi olarak etikette gösterilebilecek. Bir gıdanın içerdiği enerji, besin ögeleri veya diğer ögeleri nedeniyle beslenme açısından yararlı özelliklere sahip olduğunu doğrudan ya da dolaylı olarak belirten ifade beslenme beyanı olarak tanımlanacak.
Öte yandan, gıdaların porsiyon büyüklüklerini içeren yeni bir ek oluşturulacak. Porsiyon büyüklüklerinin belirlenmesindeki temel amaç piyasada yer alan aynı kategorideki ürünlerin etiketinde yer verilen porsiyon büyüklüklerinin standart hale getirilmesi.

Üretimde rekabet artacak

Bu gelişmenin alışveriş ve tüketim alışkanlıklarını köklü şekilde değiştirmesi bekleniyor. Bu noktada üreticiler arasında yaşanan rekabete de farklı bir boyut gelecek. Örneğin, tüketici daha az yağ oranı içeren ürünü tercih edecek. Dolayısıyla bu durum üreticiler için büyük bir rekabet alanı olacak ve tüketici talebi doğrultusunda gıda içerikleri şekillenecek. Marketlerde bu konuyu anlatmak amacıyla stantlar kurulacak, konuyla ilgili broşürler dağıtılacak.

Etiketlerdekine inanılmıyor

Durum kamu tarafında böyle, peki tüketicinin algısı nasıl? Tüketici ne istiyor? Yapılan araştırmalar, Türkiye’de ambalaj üzerindeki unsurlara dikkat seviyesine ve nelere dikkat edildiğine yönelik ilginç sonuçlar ortaya çıkarıyor. Türkiye’de satın alma sıklığına göre en çok satılan ilk üç ürün unlu gıdalar, süt ve süt ürünleri, her türlü içecek ve paketli çay kahve. Bu üç gruptaki ürünler haftada en az bir iki kez satın alınıyor. Yeterli ve dengeli beslenme konusunda bilgi alınan kaynak, ambalaj üzerinde yer alan bilgiler. Buna rağmen tüketicilerin yüzde 22,3’ü ambalaj üzerindeki bu bilgilere güvenmiyor. Bu bilgilere güvenmeyen her iki tüketiciden biri, üretici firmaların çıkarları doğrultusunda bu bilgileri yazdıklarına inanıyor. Diğer güvenmeme unsurları da anlaşılmayan ifadelerin bulunması ve açıklamaların eksik olduğuna inanılması.

Besin değeri değil marka önemli

Tüketicilerin yüzde 28,2’si ambalajlar üzerendeki bilgileri yeterli bulmuyor. Ambalajlardaki etiketler herkesin anlayacağı dilde ve daha detaylı olursa, hem okunacak hem de yeterli olacak. Etikette en çok dikkat edilen özellikler, ürünün markası, üretici firma ve son kullanma tarihi. Yani, ambalaja verilen önem ürüne ait besin değeri ve beyanlarına ilişkin değil, marka ve kullanma süresi olarak ortaya çıkıyor. İçeriğe ilişkin olarak en çok katkı maddesi içerip içermediğine bakılıyor. Dengeli ve yeterli beslenme için günde ne kadar protein, karbonhidrat, kalori tüketilmesi gerektiğini tüketicilerin sadece yüzde 20,4’ü biliyor.
Tüketiciler açısından üzerinde iyileştirme yapılması istenen beş özellik ise şöyle: Yabancı kelimelerin açıklamaları, içindekiler bölümünün okunur büyüklükte yazılması, çocuklara uygunluğunun belirtilmesi, etiketlerdeki işaretlerin anlaşılır biçimde olması, basit ve anlaşılır beslenme bilgilerinin yer alması.
Bu değişim tüketiciye etiket okuma bilincini bir kez daha hatırlatırken, üreticiyi de daha fazla bilgilendirme için zorlayacak.

TÜSİAD beş konuya odaklanacak

TÜSİAD (Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği) referandum sürecinde tarafsız kaldığı gerekçesiyle Başbakan Erdoğan’ın eleştirilerine maruz kalmasının ve ilişkilerin gerilmesinin ardından dün ilk Yüksek İstişare Konseyi toplantısını yaptı. Fransız siyaset bilimci Prof. Jacques Attali’nin konuk olduğu toplantıda gündem yeni Anayasaydı.
TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, referandum sonrası ortamın Türkiye’nin bir an önce yeni Anayasaya kavuşmaya hazır olduğunu gösterdiğini ifade ederek, Başbakan Erdoğan ve CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’ndan gelen işaretlerin yeni Anayasa konusunda siyasi sistemin nihayet mutabakat içinde olduğunu gösterdiğini kaydetti.
Boyner, “Ülkeyi geren kutuplaşma atmosferinden uzaklaşmak için siyasi liderler gayret sarf ediyor. Kutuplaşma bizi yerimize mıhlayacak, geleceği kurmamızı zorlaştıracak bir zincirdir, mutlaka kırılması gerekir. Bu kutuplaşmadan beslenerek siyaset yapmanın ağır bedeller ödettiği göz ardı edilmemeli. Seçime kadarki sürede beş konuda, konunun uzmanlarıyla yuvarlak masa toplantıları düzenleyerek, varılan sonuçları kamuoyu ile paylaşacağız. Bu konular, Anayasa’nın hazırlanma yöntemi, Anayasası’nın temel ilke ve kurumları, din ve vicdan özgürlüğü, kimlikler meselesi ve kuvvetler ayrılığıdır. Anayasa Siyasi Partiler Yasası, Seçim Yasası ve Ceza Kanunu’ndaki ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı maddelerin değiştirilmesi gerekliliğinden bağımsız tartışılamaz” dedi.
Boyner, referandum sürecindeki tartışma ve eleştirilere atıf yaparak, “Hedefimiz daha müreffeh, huzurlu ve özgür bir toplum. Yalan yanlış tezler üzerinden TÜSİAD’a saldırmanın dayanılmaz hafifliğiyle başları dönenlere bu temel ilkeyi bir kez daha hatırlatmak istedim. İşlevini kapalı kapılar ardında iş takipçiliği olarak değil, toplumsal farkındalık yaratmak olarak tanımlamış bir derneğiz. Anayasa paketi gündeme geldiğinde TÜSİAD olarak tüm maddeler için görüş ve önerilerimizi sunduk. Demokratikleşme, hukuk, yargı sistemi ve Anayasa konularında pek çok rapor yayınlamış bir kurum olarak sorumluluğumuzu yerine getirdiğimize inanıyoruz. Önerilerde bulunmayı, tartışmaya dahil olmayı ve görüşlerimizi paylaşmayı sürdüreceğiz” dedi.

Bir gecede demokrat olunmuyor

Boyner, “TÜSİAD’ın bürokratik vesayetin sürdüğü 1990’larda, bugün ağızlarından bal damlayanlar demokrasinin ne olduğunu çözememişken, bu davanın bayraktarlığını yaptığını hatırlatmak da belki yersiz. Bunlar toplumun genel çıkarları gözetilerek verilen mücadelelerdi. Bize bu sorumluluğu yükleyen toplum içindeki yerimiz idiyse, mücadeleye iten de dünyayı kavramamızdı. Bir gecede demokrat olunamıyor. Kişi ve kurumlar tecrübe kazandıkça ortak akıl üretebilecek kapasiteye kavuşuyor. Bir ülkenin kurumsal ve insan sermayesi kolay şekillenmiyor. Eğitim ve para insan sermayesini şekillendirmek için yeterli olmuyor. Tecrübenin, algıların ve duyargaların açık olmasının, dünya ile etkileşim içinde olmanın değerinin maddi bir ölçüsü yok” dedi. İstanbul ve Anadolu sermayesi karşılaştırmalarına değinen Boyner, asıl büyük ayrışmanın kayıtlı iş yapan sermaye ile kayıtdışı sermaye arasında olduğunu söyleyerek, “Bir mücadeleden söz edilecekse bu kayıtlı ve kayıtdışı sermaye arasındadır” dedi.

Türkiye Avrasya’nın çengelli iğnesidir

Türkiye’nin AB’ye üyelik süreciyle ilgili de konuşan Boyner, “Dünyadaki yeni yapılanmada Türkiye Avrasya’nın çengelli iğnesidir. Gücü, Batı sisteminin bir parçası olarak, çevresiyle yapıcı ekonomik, kültürel ve siyasi ilişkiler kurmasından kaynaklanıyor. AB’nin de böyle bir üyeye ihtiyacı aşikârdır. Krizin yarattığı olumsuz havaya rağmen, bu ilişkileri canlandırmak için hevesle ve karşılıklı olarak yeni bir dille harekete geçmek gerekiyor” dedi.

* * *

Barzani PKK konusunda elinden geleni yapmalı

Boyner, Kürt meselesine ilişkin şöyle konuştu: “Şiddetin durması ve terör eylemlerine son verilmesi yönündeki gelişmeleri ilgiyle izliyoruz. Hiçbir dönemde olmadığı kadar açık şekilde, sorunu tüm boyutlarıyla tartışıyoruz. Bu konuda gösterilen tüm iyiniyetli çabalara destek veriyoruz. Kürt meselesinin aynı zamanda ulusötesi bir boyutu var. Güneyimizdeki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin denetimindeki topraklarda PKK bulunuyor. Gerek Barzani yönetimi gerekse ABD bu konuda Türkiye’den asker ve sivil yetkililerle işbirliği yapıyor. ABD, Irak’tan çekilirken arkada istikrarlı bir bölge bırakmak istiyor. Bunun için Ankara ile birlikte çalışıyor. ABD ve bekası Türkiye ile iyi ilişkileri sürdürmeyi gerektiren Barzani yönetiminin PKK ile ilgili ellerinden geleni yapmalarını bekliyoruz. PKK şiddetinin son bulmasının çözüm çabalarına ivme kazandıracağına, bölünme kaygılarını gündemden kaldıracağına inanıyoruz.”

 * * *

Anayasa çalışmaları aceleye gelmesin

TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mustafa Koç, hükümetin, ekonomik ve yapısal politikalarda kesinlikle hata yapma lüksü bulunmadığını, Türkiye’ye giren sıcak paranın yatırımcıya uygun yatırım ortamı sağlanmadığında aynı hızla çıkacağını belirtti. Koç, “Mali Kural’ın ertelenmiş olması genel seçimlerde mali disiplinin sürdürülemeyeceği endişesini de beraberinde taşıyor. Hükümetin bu konudaki açıklamalarını olumlu buluyor, uygulamada da aynı kararlılığı göstereceğine inanıyoruz” dedi.

Yapıcı bir üslup sorumluluğu

Koç, zaman zaman gereksiz ve sert tartışmalara sahne olmakla birlikte referandum sürecinin başarıyla gerçekleştirildiğini ifade ederek şöyle devam etti: “Bugün görünen odur ki, yeni bir Anayasa herkesin talebidir. Bu talebi dile getiren siyasi ve sivil aktörler şimdi sürece olumlu ve yapıcı bir üslupta katkıda bulunma sorumluluğu ile karşı karşıyadır. Ortak hedef refahı, huzuru, kalkınmayı temin etmektir. Bu asgari müşterek, önümüzdeki dönemin ortak konularına yapıcı bir gözle bakmaya yetmelidir. Yeni Anayasa çalışmaları için her zaman toplumsal-siyasal uzlaşma prensibini benimsedik. Çalışmaların aceleye getirilmeden, demokratik ve serinkanlı müzakerelerle yapılacağını umuyoruz. Yeni Anayasa ancak bu şekilde toplumsal sözleşme niteliği taşıyacak.”
Türkiye’nin, kutuplaşma ve bölünmelerin ağırlığını kaldırabilecek durumda olmadığını söyleyen Koç, “Yeni dönemde toplumsal barış, yapıcı siyaset ortamı ve huzur içinde, daha kalkınmış, daha adil paylaşılmış bir ülke olma yolunda hız kazanmayı umuyoruz” dedi.

Yeni Anayasa 2011’deki seçimden sonraya kalsın

TÜSİAD üyelerinin görüş alışverişi yaptıkları basına kapalı toplantıda konu yine ağırlıklı olarak yeni Anayasa çalışmaları etrafında şekillendi. Kısa süren toplantıda, söz alan işadamlarının genel eğilimi yeni Anayasa çalışmalarının 2011 genel seçimlerinin ardından başlatılması yönünde oldu. Tüm tarafların görüşleri alınarak, uzlaşmacı bir Anayasa için acele edilmemesinin gerekliliği vurgulandı.
Öte yandan, referanduma sunulan Anayasa paketinde yer alan bir kişinin aynı işkolunda birden fazla sendikaya üye olmasına imkân sağlayan 51’inci madde de toplantıda gündeme geldi. TİSK Başkanı Tuğrul Kutadgobilik, bir kişinin üç dört sendikaya birden üye olmasının kaos yaratacağını belirtti. Kutadgobilik, içerde bu konuda önümüzdeki günlerde iş dünyası örgütlerinin görüş ve önerilerini almak üzere çeşitli toplantılar yapmaya hazırlandıklarını söyledi.

* * *

Moda ülke olmayın, ihracat için paranın değerini düşürmeyin

TÜSİAD’ın YİK toplantısına onur konuğu olarak katılan Fransız akademisyen Devlet Onursal Danışmanı Prof. Jacques Attali, dünya ekonomisiyle ilgili görüşlerini açıkladı, Ortadoğu bölgesine pek değinmedi. Attali, döviz kurları arasında rekabetçi devalüasyon olacağını belirterek, “Şişmiş döviz cinsleri bunun bedelini öder. Rekabetçi devalüasyon sonucu gereğinden fazla para dolaşımı olur. Bir ülke moda olduğunda herkes oraya yatırım yapar ve oranın parasının değerini arttırır. Gereğinden fazla moda olmamak lazım. Türkiye’ye de volatil sıcak para girişi oluyor ve kurlarda dengesizliğe yol açıyor. İhracat olsun diye de suni biçimde paranın değeri düşürülmemeli” dedi.

ABD’de 1 milyon aile iflas edecek

ABD ekonomisinde hâlâ aynı şeyin yapıldığını ve bir varlık balonu içerisinde yaşadıklarını oysa borcun azalmadığını vurgulayan Attali, “Bu yıl 1 milyondan fazla aile iflas edecek. Toplam borç 13 trilyon dolar ve bu borç büyüyecek” diyerek, ABD ekonomisinin ya çok yavaş büyüyeceğini ya da çift dip yaşanacağını söyledi. Bu süreçte rekabetçi devalüasyon olabileceğini ancak tüketici talebi oluşmadığında dünyanın global olarak ihracat yapamayacağını söyleyen Attali, esprili bir dille, “Tabii Türkiye’nin mükemmel ihracatçı ve perakendecileri mutlaka yeni pazarlar bulur” dedi.

Avrupa G-2’nin avı olabilir

Attali, Çin’in kriz sonrası büyüme oranının düştüğünü, çözüm için mümkün olduğunca ABD’ye borç vererek, ABD’nin kendisinden mal almayı sürdürmesini sağlamaya çalıştığını dile getirdi. İki ülke arasında şeytani bir anlaşma bulunduğuna dikkat çeken Attali, şöyle devam etti: “G-20 aslında G-2’yi (ABD ve Çin) saklamak için kurulmuş durumda. Çin’in milli gelirinin yüzde 50’si ihracat, tasarruf oranı yüzde 50’nin üzerinde. Siyasi olarak bunu sürdüremez. Avrupa bugün hâlâ yükselen bir değer. Avrupa, G-2 için avlanacak bir av haline gelebilir. Çok güzel şirketler, Çin’den ya da başka yerlerden gelecek düşmanca alımların kurbanı olabilir.”

Tehdit kırmızıdan yeşile döndü

AB’nin kurulmasının başlangıç sebeplerinin artık geçerli olmadığını söyleyen Attali, “Avrupa’nın önünde hiçbir korku, tehdit yok. Bir tehdit, düşman yoksa, bir kimlik kurmak çok zordur. Eskiden kızıl yani komünizm tehdidi vardı, şimdi yeşil tehdit var. Yani İslamiyet. Burada göçmenlik, İslam ya da Türkiye düşman olarak görülebilir. Tehlike Türkiye’nin, Avrupa’nın oluşturmaya çalıştığı kimliğe karşı bir tehdit olarak görülmesi. Avrupa’nın, bunun çok aptalca bir davranış olduğunu fark etmesi lazım” dedi. Attali, “Bütün kararlar açıkça söylenmese de Almanya ve Fransa’dan geçer. Bu ülkelerle ilişkileri derinleştirin, pes etmeyin” dedi.