Türkiye, bölgesindeki etkinliği arttırmak amacıyla son dönemde Ortadoğu bölgesinde işbirliğine yönelik bir adım atmıştı. Türkiye, Suriye, Lübnan ve Ürdün'e çağrı yaparak, Doğu Akdeniz ülkeleri olarak "Levant Doğu Akdeniz Dörtlüsü Projesi"ni ortaya koyarak, bu ülkeleri ekonomik işbirliğine davet etti. Asean, Mercosur, Nafta, Efta ve Comesa benzeri bu modelle, ileriki dönemde Irak ve Katar gibi diğer bölge ülkeleriyle de ekonomi bir bağ kurarak, ticareti serbestleştirmeyi amaçlıyor.
Malların ve kişilerin bu dört ülke arasında serbest dolaşımını sağlayacak olan Levant Birliği'nin temeli 11 Haziran 2010'da İstanbul'da yapılan bir toplantıyla atılmıştı. Önceki gün yapılan DEİK (Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu) Genel Kurulu'nda gerek DEİK İcra Kurulu Başkanı Rona Yırcalı ve TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ve gerekse Devlet Bakanı Ali Babacan, konuşmalarında Levant Dörtlüsü'nden bahsetti. Anlaşılıyor ki, hem iş dünyası hem de hükümet bu işe büyük önem veriyor. Levant Dörtlüsü, dört ülke arasında ekonomik konularda ortak bir işbirliği platformu olarak hizmet vermek üzere kişilerin de serbest dolaşımını öngören bir çerçevede hayata geçiriliyor. Başbakan Erdoğan’ın "Schengen benzerini biz de yapalım" sözünden hareketle DEİK'in mimarlığını yaptığı Levant Birliği’nde 14 başlık altında 75 proje siyasi, ekonomik ve kültürel olmak üzere üç ana gruba ayrılmış ve her bölüm için de entegrasyon liderlerliği yapması için çeşitli isimlere teklif götürülmüştü.
Hariri'den teklif: Beyrut merkez olsun
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de destek verdiği projede bahsi geçen ülkelerde çok sevilen bir isim olması nedeniyle kültür elçiliği için Türkan Şoray'a teklif götürülmüştü. Bunun gibi spor ve eğitim alanlarında da birer elçi belirlenecek ve entegrasyon süreci bu isimlerle yürütülecek. Girişimin Türkiye ayağını yürüten DEİK ve TOBB'un 14 başlıkta belirlediği 75 proje arasında, Mersin-Basra demiryolu ve otoyolu, Hicaz demiryolu ıslahı, Mersin-Suriye ve Mersin-Beyrut feribot seferleri, Mersin ve Antep’ten Şam, Beyrut ve Amman’a uçak seferleri, ortak sanayi bölgeleri kurulması, bankaların karşılıklı şube açmasını kolaylaştırmak, Ortak Levant Bankası, bölge şirketlerinin İMKB’de kote edilmesi, Doğu Akdeniz Tahkim Merkezi, ileri tarım teknikleri konusunda know-how transferi, ortak petrol arama-çıkarma faaliyetleri, ülkelerarası mal ve hizmet hareketlerinin önündeki tarife dışı engellerin belirlenmesi ve kaldırılması, ülkeler arası gümrük kapıları modernizasyonu ve bekleme sürelerinin asgariye indirilmesi gibi pek çok konu var. Bunların yanı sıra TÜBİAK'ın diğer ülkelerdeki ilgili kurumlarla biraraya gelmesi, film festivalleri düzenlenmesi ve Levant Kupası gibi spor karşılaşması düzenlenmesi de düşünülüyor. Bu projeler, diğer ülke liderlerine sunulmuş. Levant Dörtlüsü'nün 2011'deki ilk toplantısı şubatta Şam'da, martta ise Amman'da yapılacak. Dörtlü için ilginç bir teklif de Lübnan Başbakanı Saad Hariri'den gelmiş. Levant Dörtlüsü'nün merkezinin Beyrut olarak belirlenmesi halinde, bu işbirliği için 1 milyon doları vereceği sözünü vermiş.
Proje, ticarete de ivme kazandırır
Türkiye, Ürdün, Suriye ve Lübnan'ın toplam GSYH'sı 708 milyar dolar, 2015'te bu dört ülkenin toplam ekonomik büyüklüğü 1.5 trilyon dolara ulaşacak. TÜİK verilerine göre, bu dört ülke arasındaki ticaret Türkiye lehine. Türkiye, 2009'da Suriye'ye 1 milyar 424 milyon 611 bin dolar ihracat yaparken, Suriye'den 327 milyon 681 bin dolar ithalat yapmış. Lübnan ile arasındaki ticaret hacmi ise 2009'da 795 milyon 254 bin dolar olmuş. Türkiye, Lübnan'a 686 milyon 454 bin dolarlık ihracat yaparken, 108 milyon 800 bin dolarlık ithalat yapmış. Türkiye, 2009'da Ürdün'e 455 milyon 928 bin dolar ihracat yaparken, ithalatı ise 20 milyon 354 bin dolarda kalmış. İkili ticaret rakamları düşük seviyelerde, ancak karşılıklı istek ve işbirliği sayesinde önemli rakamlara ulaşması zor değil. Türkiye'nin sancılı da olsa dönüşürken ve değişirken, çevresindeki ülkeleri de dönüştürüyor olması takdire değer.
Aralık 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aralık 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
'Tamamen duygusal' ilişkileri düzenleyen yönetmeliğe ne oldu?
Dünyanın gelişmiş ülkeleri ilaç firmaları ile doktorlar arasındaki ilişkileri yeniden düzenlemek yönünde son zamanlarda yoğun çaba harcıyor. İlaç sanayi ile doktorlar arasındaki çalışma kuralları yeniden tanımlanırken, doktorların herhangi bir ilacı reçeteye yazması, tavsiye etmesi veya almaya yönlendirmesi kesin kurallara bağlanıyor. Amaç, doktorlara hediye verilmesini, yemek ve seyahat harcamalarının karşılanmasını sona erdirmek, şeffaflık getirmek ve ilaç sektörünün doktorların ilaç seçme kararını etkilememesini sağlamak.
Yasaklama yetmez takip de gerekli
Bunun en son örneğini geçen hafta ABD’den gelen haberlerde gördük. ABD, şu sıralarda tanıtım adı altında ilaç firmalarından para alan doktorları sıkı takibe almış durumda. Amerika İlaç Araştırma ve Üreticileri Derneği’nin (The Pharmaceutical Research and Manufacturers of America) yeni tüzüğüne göre, ilaç firmalarının doktor ve sağlık kuruluşu çalışanlarına firma ismi yazılı kalem, defter, saat, çakmak, anahtarlık gibi eğitim amaçlı olmayan promosyon ürünlerinin verilmesini yasakladı. Şeffaflık adına ABD’li Cleveland, bünyesinde çalışan 1800 kişinin ilaç firmalarıyla olan finansal ilişkilerini internet sitesinde sürekli olarak açıklayacağını duyurdu. Stanford Üniversitesi ilaç temsilcilerini 2006'da binalarına sokmama kararı almış. Ayrıca, aynı üniversite doktorlarının ilaç firmaları için ücretli tanıtıcı sunum ve konferans vermeleri de yasak. Ancak, yasaklamaların ötesinde iyi bir takip mekanizması da kurmak gerekiyor. Zira üniversitelerin doktorları izleme noktasında eksik kaldığı, bu kuralları çiğneyen yüzlerce doktor olduğu ve 100 binlerce dolar kazanç sağladığı biliniyor.
İngiltere'de de kısıtlama var
ABD’nin bu kararının yanı sıra İngiliz İlaç Endüstrisi Birliği (Association of the British Pharmaceutical Industry) de, ilaç firmaları ve doktorların ilişkilerini düzenleyen yasada çeşitli düzenlemelere gitti. İlaç firmalarına doktorlara konuşma, danışmanlık ve kongre sponsorlukları için yaptıkları tüm harcamaların miktarını ve sayısını açıklama mecburiyeti getirdi. İlk zorunlu açıklama 2013’te 2012’de yapılan ödemeleri ortaya koyacak. Getirilen diğer kısıtlamalar arasında ilaç firmalarının doktorlara verdiği kupa, kalem, not defteri gibi ürünlerle ilgili. Sadece pahalı olmayan ve resmi hasta destek programlarında kullanılan ürünlere izin veriliyor. Ayrıca, ürünlerin üzerinde sadece üretici firmanın ismi yer alacak, ilaç adı bulunmayacak.
İspanya'da ise Halk Sağlığını Koruma Dernekleri Federasyonu adlı kuruluş öncülüğünde ilaç firmalarının promosyonlarına karşı No Gracias (Hayır Teşekkürler) isimli bir platform oluşturulmuş. Avustralya’da ilaç firmalarının direkt sponsorluğu sona erdirilmeye çalışılırken, ilaç firmalarının binlerce genel pratisyenlik eğitimine sponsor olduğu iddia ediliyor. Hatta İngiltere’deki doktor eğitimlerinin yaklaşık yarısının ilaç firmaları tarafından desteklendiği de iddialar arasında.
Yönetmelik unutturulmaya mı çalışılıyor?
Peki, bu konuda Türkiye'de neler oluyor, Türkiye neler yapıyor? Türk Tabipleri Birliği, Sağlık Bakanlığı ve Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği'nin doktorlara pahalı hediye verilmesini yasaklayan birtakım etik ilkeleri var ama bunlara uyulduğu söylenemez. Birçok ülkede tıp kurumları ve doktorlar çeşitli girişimlerde bulunurken, bizde bu konuda ne doktorlardan ne ilaç endüstrisinden ses çıkmıyor. Anlaşılan durumdan herkes memnun ve alan razı satan razı durumu söz konusu.
Mayıs 2009'da beşeri ilaçların tanıtım faaliyetleri hakkında bir yönetmelik hazırlandı. Rivayet o ki, tanıtımın ilke ve esaslarını epey kapsamlı şekilde anlatan bu yönetmeliğin kabul edilerek yürürlüğü girmesi birtakım lobiler tarafından engellendi. Avrupa Birliği'nin beşeri ilaçlarla ilgili mevzuatına uyum sağlaması amacıyla hazırlanan yönetmelikte, maddeler aslında çok açık dile getirilmiş. Örneğin, bilimsel ve eğitsel faaliyetler başlığı altında, "İlaç şirketleri hekimlere verecekleri kongre desteğini sadece kongre kayıt ücreti, ulaşım masrafı ve konaklama ücretiyle sınırlı tutmalı ve bu destekler turistik seyahat haline getirilmemeli. Bu destekler ve kongreye katılacak hekimler kurum amirleri tarafından adil olarak belirlenmelidir. Hekimlerle ilaç şirketleri arasında hekimin reçete yazım tarafsızlığını değiştirme potansiyeline sahip hiçbir direk ilişki kurulmamalıdır" deniyor.
O dönemde Sağlık Bakanlığı ile Başbakanlık Etik Kurulu arasında konunun çerçevesinin belirlenmesi amacıyal birtakım yazışmalar yapılmış. Ancak, şu anda kimse yönetmeliğin akıbetinin ne olduğunu bilmiyor. Dolayısıyla yönetmeliğin sümen altı edilerek rafa kaldırılmış olması, bir manada unutturulmaya çalışılmış olması muhtemel. Hazır gelişmiş ülkeler bu konuda yeni ve önemli adımlar atıyorken, biz de ilgili kurumlara sorsak sahi ne oldu o yönetmelik?
Yasaklama yetmez takip de gerekli
Bunun en son örneğini geçen hafta ABD’den gelen haberlerde gördük. ABD, şu sıralarda tanıtım adı altında ilaç firmalarından para alan doktorları sıkı takibe almış durumda. Amerika İlaç Araştırma ve Üreticileri Derneği’nin (The Pharmaceutical Research and Manufacturers of America) yeni tüzüğüne göre, ilaç firmalarının doktor ve sağlık kuruluşu çalışanlarına firma ismi yazılı kalem, defter, saat, çakmak, anahtarlık gibi eğitim amaçlı olmayan promosyon ürünlerinin verilmesini yasakladı. Şeffaflık adına ABD’li Cleveland, bünyesinde çalışan 1800 kişinin ilaç firmalarıyla olan finansal ilişkilerini internet sitesinde sürekli olarak açıklayacağını duyurdu. Stanford Üniversitesi ilaç temsilcilerini 2006'da binalarına sokmama kararı almış. Ayrıca, aynı üniversite doktorlarının ilaç firmaları için ücretli tanıtıcı sunum ve konferans vermeleri de yasak. Ancak, yasaklamaların ötesinde iyi bir takip mekanizması da kurmak gerekiyor. Zira üniversitelerin doktorları izleme noktasında eksik kaldığı, bu kuralları çiğneyen yüzlerce doktor olduğu ve 100 binlerce dolar kazanç sağladığı biliniyor.
İngiltere'de de kısıtlama var
ABD’nin bu kararının yanı sıra İngiliz İlaç Endüstrisi Birliği (Association of the British Pharmaceutical Industry) de, ilaç firmaları ve doktorların ilişkilerini düzenleyen yasada çeşitli düzenlemelere gitti. İlaç firmalarına doktorlara konuşma, danışmanlık ve kongre sponsorlukları için yaptıkları tüm harcamaların miktarını ve sayısını açıklama mecburiyeti getirdi. İlk zorunlu açıklama 2013’te 2012’de yapılan ödemeleri ortaya koyacak. Getirilen diğer kısıtlamalar arasında ilaç firmalarının doktorlara verdiği kupa, kalem, not defteri gibi ürünlerle ilgili. Sadece pahalı olmayan ve resmi hasta destek programlarında kullanılan ürünlere izin veriliyor. Ayrıca, ürünlerin üzerinde sadece üretici firmanın ismi yer alacak, ilaç adı bulunmayacak.
İspanya'da ise Halk Sağlığını Koruma Dernekleri Federasyonu adlı kuruluş öncülüğünde ilaç firmalarının promosyonlarına karşı No Gracias (Hayır Teşekkürler) isimli bir platform oluşturulmuş. Avustralya’da ilaç firmalarının direkt sponsorluğu sona erdirilmeye çalışılırken, ilaç firmalarının binlerce genel pratisyenlik eğitimine sponsor olduğu iddia ediliyor. Hatta İngiltere’deki doktor eğitimlerinin yaklaşık yarısının ilaç firmaları tarafından desteklendiği de iddialar arasında.
Yönetmelik unutturulmaya mı çalışılıyor?
Peki, bu konuda Türkiye'de neler oluyor, Türkiye neler yapıyor? Türk Tabipleri Birliği, Sağlık Bakanlığı ve Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği'nin doktorlara pahalı hediye verilmesini yasaklayan birtakım etik ilkeleri var ama bunlara uyulduğu söylenemez. Birçok ülkede tıp kurumları ve doktorlar çeşitli girişimlerde bulunurken, bizde bu konuda ne doktorlardan ne ilaç endüstrisinden ses çıkmıyor. Anlaşılan durumdan herkes memnun ve alan razı satan razı durumu söz konusu.
Mayıs 2009'da beşeri ilaçların tanıtım faaliyetleri hakkında bir yönetmelik hazırlandı. Rivayet o ki, tanıtımın ilke ve esaslarını epey kapsamlı şekilde anlatan bu yönetmeliğin kabul edilerek yürürlüğü girmesi birtakım lobiler tarafından engellendi. Avrupa Birliği'nin beşeri ilaçlarla ilgili mevzuatına uyum sağlaması amacıyla hazırlanan yönetmelikte, maddeler aslında çok açık dile getirilmiş. Örneğin, bilimsel ve eğitsel faaliyetler başlığı altında, "İlaç şirketleri hekimlere verecekleri kongre desteğini sadece kongre kayıt ücreti, ulaşım masrafı ve konaklama ücretiyle sınırlı tutmalı ve bu destekler turistik seyahat haline getirilmemeli. Bu destekler ve kongreye katılacak hekimler kurum amirleri tarafından adil olarak belirlenmelidir. Hekimlerle ilaç şirketleri arasında hekimin reçete yazım tarafsızlığını değiştirme potansiyeline sahip hiçbir direk ilişki kurulmamalıdır" deniyor.
O dönemde Sağlık Bakanlığı ile Başbakanlık Etik Kurulu arasında konunun çerçevesinin belirlenmesi amacıyal birtakım yazışmalar yapılmış. Ancak, şu anda kimse yönetmeliğin akıbetinin ne olduğunu bilmiyor. Dolayısıyla yönetmeliğin sümen altı edilerek rafa kaldırılmış olması, bir manada unutturulmaya çalışılmış olması muhtemel. Hazır gelişmiş ülkeler bu konuda yeni ve önemli adımlar atıyorken, biz de ilgili kurumlara sorsak sahi ne oldu o yönetmelik?
Yalçıntaş’a İTO’dan “ciao bella”lı karşılama
Rüşvet suçlaması nedeniyle 40 gün cezaevinde kalan İTO (İstanbul Ticaret Odası) Başkanı Murat Yalçıntaş, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasının ardından ilk kez İTO Meclis Toplantısı’na katıldı. Yalçıntaş onuruna düzenlenen yemekte, Yalçıntaş’ın İTO Başkanı olarak yaptığı icraatları anlatan bir slayt gösterisi, faşizm karşıtlarının, sosyalist ve devrimci grupların marşı ciao bella eşliğinde gösterildi. İTO Başkanı Yalçıntaş, “Sizlerden 40 günlük bir ayrılık yaşadım. Vaki olanda mutlaka bir hayır vardır. Türk iş camiası olarak, İstanbul iş camiası olarak çok düzgün bir sınav verdiğimize inanıyorum. Adalet de en kısa zamanda tecelli edecektir” diyerek, bu süreçte verdikleri destek için Meclis üyelerine teşekkür etti. İTO Meclis Başkanı İbrahim Çağlar ise, Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi’nden alıntı yaparak, “Yere düşmekle cevher sakıt olmaz, kadri kıymetten düşmez” dedi. Çağlar, Yalçıntaş’ın Sincan Cezaevi’nde geçirdiği günleri Hz Yusuf’un haksız yere tutsak edilmesine benzeterek, “Son bir kaç ayımızı malum biraz sıkıntılı geçirdik. Başkanımız Murat Yalçıntaş ve Meclis Üyesi Ali Kopuz bir süre bizden ayrı kaldı. Sebebi biliyorsunuz. Yusufiye Medresesi’nde biraz istirahat ettiler” şeklinde ifade etti. Çağlar, İTO Meclis Başkanlık Divanı ile birlikte Murat Yalçıntaş ile Ali Kopuz'a çiçek armağan ederken, Meclis toplantılarıyla ilgili yeni bir karar aldı. Meclis gündemini bundan sonra basılı göndermeyeceklerini belirten Çağlar, “Yönetim Kurulu küçük bilgisayarlar hazırladı. Daha rahat çalışalım diye Meclis üyelerine bilgisayar hediye edilecek” dedi.
Hayalleri gerçekleştirmede İTO’nun rolü
Yalçıntaş, konuşmasında eskisi gibi siyasi tartışmaların ekonomiyi rahat bir şekilde etkilemediğini gördüklerini, tüm dünyayı ciddi anlamda vuran ekonomik krizin Türkiye'de de etki bıraktığını ama diğer ülkeler kadar değil, daha az etki bıraktığını konuştuklarını söyleyen Yalçıntaş, şunları kaydetti: “Eğer bugün bunların hepsini konuşabiliyorsak, geleceğe bu kadar umutlu bir şekilde bakabiliyorsak, bunun sebebi Türk işadamının son 10 yılda yakaladığı başarıdır. Bu başarının arkasında da bizler varız. 2023’te Türkiye bundan 10 yıl, 15-20 yıl önce hayal bile edemediği bir noktada olacak. Çünkü, biz doğru yoldayız. Biz yanlış bir şey yapmıyoruz. Biz kendi insanımıza güveniyoruz, kendi emek gücümüze güveniyoruz. Ve inşallah Türkiye olarak yarınlar bugünlerden çok daha güzel olacak. En fazla 10-15 yıl sonra Türkiye bölgesinde kendi uçağını, otomobilini yapan, ihracatta yüksek katma değerli ürünler satan, kendi yazılımını ihraç eden ve dünyanın en büyük 100 şirketi içine 20 tane şirketini sokmuş bir Türkiye görüyorum. Bu hayalin gerçekleşmesinde İTO'nun önemli bir rolü olacak. Türkiye'yi geleceğe taşıyacak olan İstanbullu işadamlarıdır, İstanbullu tüccarlardır.”
Fuarlara ayrılan pay yüzde 43 artacak
2011'de etüt, araştırma, seminer ve panellere ayırdıkları bütçeyi yüzde 23 yayın ve araştırmaya ayırdıkları payı yüzde 47 arttıracaklarını söyleyen Yalçıntaş, ihracatçılar için hem İstanbul Dünya Ticaret Merkezi'nde hem de Sabiha Gökçen Havalimanı'nda dış ticaret hizmet birimleri açtıklarını bu bağlamda verdikleri dış ticaret belgelerinin yüzde 87 arttığını dile getirdi. 2010’da organize ettikleri fuarlar açısından son derece başarılı bir yıl geçirdiklerini belirten Yalçıntaş, “2010'da Brezilya, Kosova ve Suriye'de düzenlediğimiz ihraç ürünleri sergileri de dahil, 20 adet fuara 611 firmayla katıldık. 2011’de fuarlara harcadığımız bütçe rakamını yüzde 42.5 arttırdık” dedi. 2011’de İTO Almanya'daki CeBIT Bilişim Fuarı'na da partner ülke olarak katılacak.
Bir hayalimi paylaşmak istiyorum
Toplantıda eğitimle ilgili bir hayalini de paylaşan Yalçıntaş, o hayalini şöyle anlattı: “Belki yönetimdeki arkadaşlar biraz kırılacaklar çünkü daha onlarla paylaşmadım. Türk işadamları olarak yurtdışında ticaret yapıyoruz, mal satıyoruz, mal alıyoruz. Ama oralara gittiğiniz zaman hakikaten mesleğini bilen, meslek erbabı, bizimle çalışabilecek işgücü anlamında ciddi eksikliğimiz var. Belki devlet mekanizmalarıyla beraber, onlarla işbirliği yaparak, Orta Asya, Türk Cumhuriyetleri, Balkanlar ve Afrika coğrafyasından gençleri alsak Türkiye'ye getirsek, onlara önce bir miktar Türkçe öğretsek, meslek eğitimi versek ve bu çocukları Türkiye'den kendi ülkelerine geri gönderdiğimizde bu çocuklar Türkiye'yi tanıyor olur, İşadamları o ülkelere iş yapmak için gittiğinde mesleği olan, Türkiye'yi seven insanlarla çalışma imkanı bulur.”
Rum Kesimi'nden Corendon'a yoğun markaj
Geçen hafta IATA (International Air Transport Association-Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği) Başkanı Giovanni Bisignani, Avrupalı havayolu şirketlerinin çok kötü bir performans ortaya koyduğunu söyleyerek, üçüncü çeyrekteki çabalar sayesinde net zarardan kara dönebildiklerine dikkat çekmişti. Küresel kriz, yavaş ekonomik büyüme, artan vergiler, hükümetlerin aldığı kemer sıkma tedbirleri Avrupa çapında havayolu şirketlerini baskı altında tutmaya devam edecek gibi görünüyor. Buna son zamanlarda Avrupa'da hüküm süren olumsuz kış şartları da eklendi, son bir hafta yüzlerde uçuş iptal edildi. Ancak, Avrupa genelindeki tüm bu olumsuzluklardan etkilenmeyenler de var. Corendon Havayolları, 2011'de Corendon Dutch Airlines adıyla iknici bir havayolu şirketi kurmaya hazırlanıyor.
Türkiye yolcu taşımada pazar lideri
Geçen haftasonu son 15 yılın en yoğun kışını yaşayan ve yoğun kar altındaki Amsterdam'daki merkezlerini ziyaret ettiğimiz Corendon, 10 yıl önce Atilay Uslu ve Yıldıray Karaer tarafından kurulmuş. Corendon, tur operatörlüğü, havayolu, incoming ve otel işletmeciliği operasyonlarının hepsini birlikte yürütüyor. Hollanda'dan Türkiye'ye en çok turist getiren şirket olan Corendon, Hollanda'da tanıtıma 15 milyon avro, Belçika'da ise 3 milyon avro harcıyor. Yaklaşık 17 milyon nüfusa sahip ülkenin havalimanlarında yılda nüfusun hemen hemen üç katı yani 45 milyonluk trafik var. Hollanda'dan Türkiye'ye en fazla yolcu taşıyan havayolu şirketi konumundaki Corendon, 2005'ten bu yana yüzde 25 olan pazar payını bu yıl yüzde 40'a çıkarmış. Genel olarak Hollanda pazarında ise TUI, Oat, Neckermann gibi uluslararası devlerden sonra 4'üncü sırada yer alıyor. Türkiye dışında İspanya, İtalya, Fas gib 10 farklı destinasyona da uçuş gerçekleştiriyor.
Corendon Dutch ile Gambiya'ya uçacakCorendon'un Türkiye'ye getirdiği turistin yüzde 20'si alternatif faaliyetler için Türkiye'ye geliyormuş. Mesela, bisiklet turları için 5000, golf turizmi için 6000 civarına turist getirmişler. Golf için gelecek yıl 10 bin kişi getirmeyi planlıyorlar.
Corendon'un ortaklarında Atilay Uslu, 2010 sonunda yedi uçakla 1 milyon yolcu taşımış olacaklarını belirterek, Corendon'un çak sayısını 2011'de dokuza çıkaracakların Corendon Dutch ile birlikte bu sayının 10'a ulaşacağını belirtiyor. 2012'de Corendon Dutch'ın iki uçakla 600 bin yolcu taşıam hedefi var. 2011'deki toplam ciro hedeflerinin 500 milyon dolar olduğunu söyleyen Uslu, şu anda yapılanma aşamasında olan yeni Corendon Dutch Airlines şirketiyle ilgili de şu bilgileri veriyor: “Yer hizmetleri, uçuş ekibi gibi yapılanmaları ocak şubat gibi tamamlayacağız. Türkiye bayraklı bir havayolu olarak Barcelona'ya uçabilmek için Amsterdam'dan önce İstanbul'a gidip daha sonra Barcelona'ya uçuyorduk. Şimdi yeni şirketle birlikte direkt uçuşlara başlayarak, dünyaya açılıyoruz. Corendon Dutch ile İtalya, Mısır, Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan, Fas ve Gambiya'ya uçacağız. Özellikle Hollanda'nın eski sömürgesi Gambiya, 50 yaş üstü Hollandalılar tarafından çok tercih ediliyor. Daha sonrasında Uzakdoğu ve ABD'ye de paket tur satılması da niyetler arasında.”
Kıbrıs için internet sitesi hazırTüm bunlara rağmen, Corendon kısa sürede 7000 yolcu taşımış, Kıbrıs uçaklarındaki doluluk oranı ise yüzde 94. 2011'deki hedef ise Kıbrıs'a 10 bin yolcu taşımak. Şu anda hafta bir kez Holanda'dan, bir kez de Belçika'dan sefer yapılıyor, 2011'de Hollanda'dan yapılan sefer sayısı haftada ikiye çıkarılacak. Öte yandan, 2011 başlarında Rumları kızdıracak bir diğer gelişme de, www.cyprus.nl sitesinden Kuzey Kıbrıs'ın pazarlanması olacak. Çünkü, sayfa açılınca sadece Kuzey Kıbrıs'a ait tanıtım sayfaları görülecek. Bu arada, Corendon Amsterdam'dan Kuzey Kıbrıs'taki Ercan Havaalanı'na uçan tek havayolu şirketi. Rum Kesimi, uçuşa izin vermeyince onlar da Kuzey Kıbrıs'a uçma kararı almış. Uslu, bu uçuşlarla ilgili ilginç anekdotlar paylaştı. Mayıs ayında Kıbrıs uçuşlarını başlatmalarıyla birlikte Rum Kesimi'nden politik reaksiyonlar gelmiş. Rum Kesimi, Hollanda'da lobisini yaptıkları çalışmaları engellemek için bazı girişimlerde bulunmuş. Corendon, medyayı da kullanarak yoğun bir bilgilendirme ve tanıtım çalışması yapmış. Kuzey Kıbrıs izolasyon altında bir bölge olduğu için Amsterdam'dan kalkan uçak önce İstanbul'a iniyor, burada 14 dakikalık bir bekleme süresinin ardından havalanıp Ercan'a iniyor. Uslu, “Rum Kesimi, bu iniş kalkışları dikkatle izliyor, en ufak bir hatada tepemize inmek ve bizi mahkemeye vermek istiyorlar” diyor.
Türkiye yolcu taşımada pazar lideri
Geçen haftasonu son 15 yılın en yoğun kışını yaşayan ve yoğun kar altındaki Amsterdam'daki merkezlerini ziyaret ettiğimiz Corendon, 10 yıl önce Atilay Uslu ve Yıldıray Karaer tarafından kurulmuş. Corendon, tur operatörlüğü, havayolu, incoming ve otel işletmeciliği operasyonlarının hepsini birlikte yürütüyor. Hollanda'dan Türkiye'ye en çok turist getiren şirket olan Corendon, Hollanda'da tanıtıma 15 milyon avro, Belçika'da ise 3 milyon avro harcıyor. Yaklaşık 17 milyon nüfusa sahip ülkenin havalimanlarında yılda nüfusun hemen hemen üç katı yani 45 milyonluk trafik var. Hollanda'dan Türkiye'ye en fazla yolcu taşıyan havayolu şirketi konumundaki Corendon, 2005'ten bu yana yüzde 25 olan pazar payını bu yıl yüzde 40'a çıkarmış. Genel olarak Hollanda pazarında ise TUI, Oat, Neckermann gibi uluslararası devlerden sonra 4'üncü sırada yer alıyor. Türkiye dışında İspanya, İtalya, Fas gib 10 farklı destinasyona da uçuş gerçekleştiriyor.
Corendon Dutch ile Gambiya'ya uçacakCorendon'un Türkiye'ye getirdiği turistin yüzde 20'si alternatif faaliyetler için Türkiye'ye geliyormuş. Mesela, bisiklet turları için 5000, golf turizmi için 6000 civarına turist getirmişler. Golf için gelecek yıl 10 bin kişi getirmeyi planlıyorlar.
Corendon'un ortaklarında Atilay Uslu, 2010 sonunda yedi uçakla 1 milyon yolcu taşımış olacaklarını belirterek, Corendon'un çak sayısını 2011'de dokuza çıkaracakların Corendon Dutch ile birlikte bu sayının 10'a ulaşacağını belirtiyor. 2012'de Corendon Dutch'ın iki uçakla 600 bin yolcu taşıam hedefi var. 2011'deki toplam ciro hedeflerinin 500 milyon dolar olduğunu söyleyen Uslu, şu anda yapılanma aşamasında olan yeni Corendon Dutch Airlines şirketiyle ilgili de şu bilgileri veriyor: “Yer hizmetleri, uçuş ekibi gibi yapılanmaları ocak şubat gibi tamamlayacağız. Türkiye bayraklı bir havayolu olarak Barcelona'ya uçabilmek için Amsterdam'dan önce İstanbul'a gidip daha sonra Barcelona'ya uçuyorduk. Şimdi yeni şirketle birlikte direkt uçuşlara başlayarak, dünyaya açılıyoruz. Corendon Dutch ile İtalya, Mısır, Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan, Fas ve Gambiya'ya uçacağız. Özellikle Hollanda'nın eski sömürgesi Gambiya, 50 yaş üstü Hollandalılar tarafından çok tercih ediliyor. Daha sonrasında Uzakdoğu ve ABD'ye de paket tur satılması da niyetler arasında.”
Kıbrıs için internet sitesi hazırTüm bunlara rağmen, Corendon kısa sürede 7000 yolcu taşımış, Kıbrıs uçaklarındaki doluluk oranı ise yüzde 94. 2011'deki hedef ise Kıbrıs'a 10 bin yolcu taşımak. Şu anda hafta bir kez Holanda'dan, bir kez de Belçika'dan sefer yapılıyor, 2011'de Hollanda'dan yapılan sefer sayısı haftada ikiye çıkarılacak. Öte yandan, 2011 başlarında Rumları kızdıracak bir diğer gelişme de, www.cyprus.nl sitesinden Kuzey Kıbrıs'ın pazarlanması olacak. Çünkü, sayfa açılınca sadece Kuzey Kıbrıs'a ait tanıtım sayfaları görülecek. Bu arada, Corendon Amsterdam'dan Kuzey Kıbrıs'taki Ercan Havaalanı'na uçan tek havayolu şirketi. Rum Kesimi, uçuşa izin vermeyince onlar da Kuzey Kıbrıs'a uçma kararı almış. Uslu, bu uçuşlarla ilgili ilginç anekdotlar paylaştı. Mayıs ayında Kıbrıs uçuşlarını başlatmalarıyla birlikte Rum Kesimi'nden politik reaksiyonlar gelmiş. Rum Kesimi, Hollanda'da lobisini yaptıkları çalışmaları engellemek için bazı girişimlerde bulunmuş. Corendon, medyayı da kullanarak yoğun bir bilgilendirme ve tanıtım çalışması yapmış. Kuzey Kıbrıs izolasyon altında bir bölge olduğu için Amsterdam'dan kalkan uçak önce İstanbul'a iniyor, burada 14 dakikalık bir bekleme süresinin ardından havalanıp Ercan'a iniyor. Uslu, “Rum Kesimi, bu iniş kalkışları dikkatle izliyor, en ufak bir hatada tepemize inmek ve bizi mahkemeye vermek istiyorlar” diyor.
Yunanistan’a ya IMF reçetesi ya da yeşil ekonomi
Yunan milli istatistik kurumunun rakamlar üzerinde kalem oynatarak Avrupa istatistik kurumu Eurostat’ı yanılttığının ortaya çıkıp Yunan ekonomisinin geri dönülmez bir krize saplanmasının üzerinden tam bir yıl geçti. Geçen hafta hükümetin ekonomide aldığı tedbir politikaları yedinci kez genel grevle protesto edildi. Hükümet, IMF ve Avrupa Birliği’nin Yunan ekonomisini kurtarmak için sağladığı kredinin devamının gelebilmesi için kamu harcamalarında kesintiye gitmenin şart olduğunu vurguluyor. Bu durumu sendikalar kabullenmekte zorlanıyor ve buna isyan ediyor. Ancak, bundan kaçış yok zira IMF ve AB, son kredi dilimini kemer sıkma önlemlerinden oluşan reform paketinin parlamentodan geçirilmesi kaydıyla vermişti. Aldığı 143 milyar dolarlık krediye rağmen Yunanistan için ufukta ekonomik açıdan pek parlak bir gelecek yok. Yunanistan’ın bu verimsiz ve sorunlu ekonomisiyle Avro Bölgesi’nde kalıp kalmayacağı tartışıladursun, Yunan halkının kabul etmesi gereken gerçekler var. Onların başında da artık daha çok üreterek daha az harcamaları şartı geliyor.
Yeşil ekonomi krize çare olabilir mi?
İşte bu noktada Yunanistan’ın geleceğinin ya IMF’nin dayattığı politikalarda ya da yeşil ekonomiyi tercih etmekte olduğunu söyleyen biri var. Son bir yıldır krizle yatıp krizle kalkan Yunanistan’ın Avrupa Parlamentosu Milletvekili Michalis Tremopoulos, krizi bahane eden Yunan hükümetinin IMF baskısıyla demiryolu yapımını durdurduğunu, ancak Avrupa’nın otoyol yoğunluğu en yüksek ülkesi olmasına rağmen otoyol inşaatlarının devam ettiğini dile getirirken, AB ve IMF’nin ülkeye dayattığı politikaların ekolojik yıkımı daha da arttırdığını, tek anlamlı çözümün yeşil ekonomi politikalarını hayata geçirmek olduğunu vurguluyor.
Geçen hafta Makedonya’da Balkan ülkelerini kapsayan Yeşil Yeni Düzen konferansında görüşlerini dile getiren Tremopoulos, dün de İstanbul’da yapılan dokuzuncu Yeşil Diyalog toplantısına katıldı. Sıkı bir yeşilci olan ve Selanik’te yaşayan Tremopoulos, yerel ve bölgesel yönetimlerde de görev almış biri. Tüketiciyi koruma gruplarını seferber ederek çevre sorunlarını gündeme getiriyor. Makedonya’daki toplantıların ana temasını yeni yeşil düzen politikalar içinde enerji, tarım ve turizm oluşturdu. Türkiye’den katılımın da olduğu Balkan ekonomileri uyguladıkları politikaların ne derece sürdürülebilir olduğuna dair yaptıkları çalışmaların sonuçlarını paylaştı. Farklı siyasi oluşumlardan gelen, farklı ülkelerden oluşan bir bölge için ortak politikalar belirlemek zor olsa da, toplantıların sonuç bildirgesinde dişe dokunur kararlar alınabildi. Örneğin, bunların arasında bölgede şu sıralar yeniden gündeme gelen nükleer enerji yatırımlarına karşı ortak hareket etme yer alıyor. Alınan kararlarda öne çıkan bir diğer nokta ise hükümetlerin krize çare olarak uygulamaya koydukları politikaların yetersizliği oldu.
Tarım nüfusunu canlandırma
Sürdürülebilir ve istihdam yaratacak bir yeşil ekonomi yatırımı için Tremopoulos’un önerileri şöyle: Organik tarım, ekoturizm güçlendirilmeli, küçük ve yerel üreticiler desteklenmeli. Yeşil ekonomilere yatırım yapacak yatırımcılara bankaların düşük faizli kredi vermesi de önerilerden biri. Yunanistan’da tarım kesimi toplam işgücünün yüzde 12’sini oluşturuyor. Tarımla ilgili olarak Yunanistan, AB fonlarından en fazla yararlanmış olan ülkelerden biri. İşte bu noktada, Yunanistan ya IMF, AB ve dolaylı olarak Almanya’nın esiri olacak ya da hem Avrupa’nın hem de özel sermaye yatırımcıları çekerek yeni bir ekonomi düzenine geçecek. Ancak, Tremopoulos’a göre Yunanistan hükümeti tam tersi yönde faaliyetler içinde. Vergiler çok yüksek, hâlâ yeşil ekonomi ile ilgili yeterince sivil toplum örgütü yok, çevre standartları hâlâ çok düşük. Bu açıdan bakıldığında yeşil ekonomiyi geliştirmek için radikal kararlar alınmalı, bu alana yönelik ürün ve hizmet yönetimi yapılmalı. Yunanistan’da hükümet, bu önerileri dikkate alır ve bu yönde adımlar atarsa belki de krizi yeşil ekonomi ile aşan ilk ülke olarak tarihe geçebilir.
Yeşil ekonomi krize çare olabilir mi?
İşte bu noktada Yunanistan’ın geleceğinin ya IMF’nin dayattığı politikalarda ya da yeşil ekonomiyi tercih etmekte olduğunu söyleyen biri var. Son bir yıldır krizle yatıp krizle kalkan Yunanistan’ın Avrupa Parlamentosu Milletvekili Michalis Tremopoulos, krizi bahane eden Yunan hükümetinin IMF baskısıyla demiryolu yapımını durdurduğunu, ancak Avrupa’nın otoyol yoğunluğu en yüksek ülkesi olmasına rağmen otoyol inşaatlarının devam ettiğini dile getirirken, AB ve IMF’nin ülkeye dayattığı politikaların ekolojik yıkımı daha da arttırdığını, tek anlamlı çözümün yeşil ekonomi politikalarını hayata geçirmek olduğunu vurguluyor.
Geçen hafta Makedonya’da Balkan ülkelerini kapsayan Yeşil Yeni Düzen konferansında görüşlerini dile getiren Tremopoulos, dün de İstanbul’da yapılan dokuzuncu Yeşil Diyalog toplantısına katıldı. Sıkı bir yeşilci olan ve Selanik’te yaşayan Tremopoulos, yerel ve bölgesel yönetimlerde de görev almış biri. Tüketiciyi koruma gruplarını seferber ederek çevre sorunlarını gündeme getiriyor. Makedonya’daki toplantıların ana temasını yeni yeşil düzen politikalar içinde enerji, tarım ve turizm oluşturdu. Türkiye’den katılımın da olduğu Balkan ekonomileri uyguladıkları politikaların ne derece sürdürülebilir olduğuna dair yaptıkları çalışmaların sonuçlarını paylaştı. Farklı siyasi oluşumlardan gelen, farklı ülkelerden oluşan bir bölge için ortak politikalar belirlemek zor olsa da, toplantıların sonuç bildirgesinde dişe dokunur kararlar alınabildi. Örneğin, bunların arasında bölgede şu sıralar yeniden gündeme gelen nükleer enerji yatırımlarına karşı ortak hareket etme yer alıyor. Alınan kararlarda öne çıkan bir diğer nokta ise hükümetlerin krize çare olarak uygulamaya koydukları politikaların yetersizliği oldu.
Tarım nüfusunu canlandırma
Sürdürülebilir ve istihdam yaratacak bir yeşil ekonomi yatırımı için Tremopoulos’un önerileri şöyle: Organik tarım, ekoturizm güçlendirilmeli, küçük ve yerel üreticiler desteklenmeli. Yeşil ekonomilere yatırım yapacak yatırımcılara bankaların düşük faizli kredi vermesi de önerilerden biri. Yunanistan’da tarım kesimi toplam işgücünün yüzde 12’sini oluşturuyor. Tarımla ilgili olarak Yunanistan, AB fonlarından en fazla yararlanmış olan ülkelerden biri. İşte bu noktada, Yunanistan ya IMF, AB ve dolaylı olarak Almanya’nın esiri olacak ya da hem Avrupa’nın hem de özel sermaye yatırımcıları çekerek yeni bir ekonomi düzenine geçecek. Ancak, Tremopoulos’a göre Yunanistan hükümeti tam tersi yönde faaliyetler içinde. Vergiler çok yüksek, hâlâ yeşil ekonomi ile ilgili yeterince sivil toplum örgütü yok, çevre standartları hâlâ çok düşük. Bu açıdan bakıldığında yeşil ekonomiyi geliştirmek için radikal kararlar alınmalı, bu alana yönelik ürün ve hizmet yönetimi yapılmalı. Yunanistan’da hükümet, bu önerileri dikkate alır ve bu yönde adımlar atarsa belki de krizi yeşil ekonomi ile aşan ilk ülke olarak tarihe geçebilir.
‘Ya Dünya Ana ölecek ya da kapitalizm’
İngiltere’nin Enerji ve İklimden Sorumlu Devlet Bakanı Chris Huhne, “Bıçak sırtı bir durumdayız, iyi bir sonuç da çıkabilir, araba kazası da olabilir” diyor Cancun’daki iklim zirvesiyle ilgili olarak. Bolivya’nın solcu Devlet Başkanı Evo Morales ise, “Dünya Ana” olarak adlandırılan Dünya’yı korumak için gelişmiş ülkelerin seragazı salımlarını ciddi oranda azaltmaları gerektiğini söylüyor. Morales, “Artık yılda 300 bin insan kuraklık, sel baskını, çölleşme, fırtına ve yükselen deniz suyu seviyesi dolayısıyla ölüyor” derken bu ölümleri kapitalizmin sebep olduğu soykırım olarak niteliyor: “Ya Dünya Ana ölecek ya da kapitalizm.” Bolivya, başka ülkelerin taleplerinden daha radikal bir talepte bulunuyor ve gelişmiş ülkelerin seragazı salımı seviyelerinin 2017’de 1990’lardaki seviyelere çekilmesini istiyor. İklim değişikliğinin kapitalizmin yarattığı krizlerden biri olduğunu söyleyen Morales, kapitalizme karşı çıkılmadıkça hiçbir küresel sorunun çözülemeyeceğini belirtiyor. Morales, haksız sayılmaz...
Çevre ve WikiLeaks
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliği konusunda sorumluluk alma noktasında elini taşını altına koyması amacıyla Cancun’da iki haftadır süren Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 16. Taraflar Konferansı, WikiLeaks bombardımanıyla aynı tarihe denk gelmesi açısından gerek dünya medyasında gerekse Türkiye gündeminde yeterince yer bulamadı. Ancak, WikiLeaks belgelerinde çevre ve küresel iklim meselelerine ilişkin azımsanmayacak gizler de ortaya çıktı. Örneğin, geçen yıl Kopenhag’da yapılan Küresel Isınma Zirvesi’nde final bildirisine destek için ABD’nin bazı ülkelere maddi yardım teklif ederken bazılarını da tehdit etmiş olması gibi. Ya da iklim değişikliğiyle ilgili yapılan binlerce yazışma ve belgenin şu anki teorilere uymayan bilgilerin gizli tutulduğunu göstermesi gibi.
Umutlar yine başka bahara kaldı
Cancun’daki zirvenin amacı, 2012’de sona erecek Kyoto Protokolü’nün yerini alacak bağlayıcı bir anlaşma için uzlaşma sağlanmasıydı. Ancak, yine ülkeler topu birbirine atarak sorumluluk almaktan kaçıyor. Geçen yıl Kopenhag’da uzlaşma konusunda başarı sağlanamamıştı, ancak Cancun’dan da emisyonların sınırlandırılmasına yönelik kapsamlı ve bağlayıcı bir anlaşma çıkmadı. Meksika’daki zirve kilit konularda uzlaşma ümidiyle açıldı, ancak çeşitli bloklar arasındaki derin görüş ayrılıkları yine gözden kaçmadı. 194 ülkeden delegenin yer aldığı zirvede, küresel sıcaklık artışının 2 derecenin altında tutulabilmesi için küresel karbon emisyonlarının 2050 itibariyle yarıya indirilmesi tavsiyesi temel alınmıştı. Kopenhag’da, gelişmekte olan ülkelere 2012’ye kadar 30 milyar dolar yardım ve 2020’ye kadar yıllık 100 milyar dolarlık bir fon oluşturulması sözü verilmişti, bunlar Cancun’da tekrar gündeme getirilerek final metnine sokuldu. Bu bazı ajanslardan uzlaşma haberi olarak geçildi. Buna uzlaşma değil, Kopenhag’dan bir adım öteye ayak sürüme denebilir ancak.
Özellikle gelişmekte olan ekonomiler iklim zirvelerinde hep aynı teraneyi çalıyor, bir nevi kirletme hakkını savunuyor. Kalkınıyor olmayı bir özür olarak kullanıyorlar. Tabii, dünyayı en çok kirleten ABD, Çin, Hindistan gibi ülkelerle kıyaslandığında bu ülkelerin atmosfere bıraktığı karbon miktarı çok düşük oranlarda. Ancak, gelişmekte olan ülkelerin bu inatçı tavırları gelişmiş ülkeler için önemli bir koz haline geliyor. Dolayısıyla iklim mücadelesi böylesi bir kısır döngüye kurban oluyor. Beklentiler 2011 sonunda Güney Afrika’da yapılacak zirveye bırakılıyor.
Türkiye iklim müzakerelerinin neresinde
İklim müzakerelerinde Türkiye nerede duruyor diye baktığımızda, Türkiye’nin bu konularda esamisinin bile okunmadığını görüyoruz. Türkiye, bu tartışmalarda aktif olarak yer almıyor, 2005’te yürürlüğe giren Kyoto Protokolü’ne Şubat 2009’da imza atarak anlaşmaya taraf olan en son ülkeler sıralamasında başa güreşmişti. 2012’de sona erecek Kyoto Protokolü yerine geçecek anlaşmanın tartışıldığı Kopenhag’daki müzakerelerde Türkiye’den belirli bir ekonomik refah seviyesine erişmeden seragazı emisyonlarını azaltmasının beklenmemesi ve emisyon artış hızında azaltım stratejisi izlenmişti. Aralık 2009’dan bu yana Kopenhag Mutabakatı’na katılan 140 ülke içinde de Türkiye yer almadı.
Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin yaptığı çalışma, iklim değişikliğiyle mücadelede Türkiye’nin kaçak güreştiğini ortaya koyuyor. Türkiye’nin iklim değişikliğiyle ilgili ulusal vizyonu, “iklim değişikliği politikalarını, kalkınma politikalarıyla entegre etmiş, temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını arttırmış iklim değişikliğiyle mücadeleye ‘özel şartları’ çerçevesinde aktif katılım sağlayan ve yüksek yaşam kalitesiyle refahı vatandaşlarına düşük karbon yoğunluğuyla sunabilen bir ülke olmak” olarak özetleniyor. Hedefe özel şartlar şerhini koyan Türkiye’nin perspektifleriyle mevcut politikaları da uyumsuz. Türkiye, yenilenebilir enerjideki sahip olduğu büyük potansiyele rağmen gerekli adımları atmıyor.
2008’de enerji talebinin yüzde 92’si fosil yakıtlardan (yüzde 32 doğalgaz, yüzde 30 petrol, yüzde 30 kömür) oluştu. Rüzgârda 48 bin MW olan teknik potansiyelin sadece 1000 MW’ı kullanılıyor. Güneşin payı yüzde 1,5. Yenilenebilir Enerji Kaynakları Teşvik Kanunu ise henüz Meclis’ten geçmedi. Türkiye’de yapım ya da planlama aşamasında olan dünyadaki karbondioksitin en büyük sorumlusu ve en kirli fosil yakıt olan kömürle çalışacak 47 yeni kömürlü termik santral var. Uluslararası müzakerelerde bağlayıcı kararlar çıkmadığı sürece Türkiye özel koşullarını bahane ederek iklim değişikliğine karşı etkin bir mücadele vermekten kaçınacak gibi görünüyor. Fosil yakıtlara dayalı bir enerji sistemi ve doğal kaynakların özensiz kullanımına dayalı bir model gelecekte iklim değişikliğine uyumun maliyetini de yükseltecek.
Ne diyordu özgürlük mücadelesi veren Şilililer: El pueblo unido, jamas sera vencido –Birleşmiş halklar asla yenilmeyecek. Sosyalist akım, bu şarkıyı kapitalizm altında ezilenlerin simgesi olarak görmüştü. Şimdi, Bolivya’dan Toprak Ana’nın haklarını koruyacak yeni bir sosyalizm çağrısı yapılıyor. Allah herkese Bolivya’daki gibi iklim mücadelesine sağduyulu siyasetçiler versin.
Çevre ve WikiLeaks
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliği konusunda sorumluluk alma noktasında elini taşını altına koyması amacıyla Cancun’da iki haftadır süren Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 16. Taraflar Konferansı, WikiLeaks bombardımanıyla aynı tarihe denk gelmesi açısından gerek dünya medyasında gerekse Türkiye gündeminde yeterince yer bulamadı. Ancak, WikiLeaks belgelerinde çevre ve küresel iklim meselelerine ilişkin azımsanmayacak gizler de ortaya çıktı. Örneğin, geçen yıl Kopenhag’da yapılan Küresel Isınma Zirvesi’nde final bildirisine destek için ABD’nin bazı ülkelere maddi yardım teklif ederken bazılarını da tehdit etmiş olması gibi. Ya da iklim değişikliğiyle ilgili yapılan binlerce yazışma ve belgenin şu anki teorilere uymayan bilgilerin gizli tutulduğunu göstermesi gibi.
Umutlar yine başka bahara kaldı
Cancun’daki zirvenin amacı, 2012’de sona erecek Kyoto Protokolü’nün yerini alacak bağlayıcı bir anlaşma için uzlaşma sağlanmasıydı. Ancak, yine ülkeler topu birbirine atarak sorumluluk almaktan kaçıyor. Geçen yıl Kopenhag’da uzlaşma konusunda başarı sağlanamamıştı, ancak Cancun’dan da emisyonların sınırlandırılmasına yönelik kapsamlı ve bağlayıcı bir anlaşma çıkmadı. Meksika’daki zirve kilit konularda uzlaşma ümidiyle açıldı, ancak çeşitli bloklar arasındaki derin görüş ayrılıkları yine gözden kaçmadı. 194 ülkeden delegenin yer aldığı zirvede, küresel sıcaklık artışının 2 derecenin altında tutulabilmesi için küresel karbon emisyonlarının 2050 itibariyle yarıya indirilmesi tavsiyesi temel alınmıştı. Kopenhag’da, gelişmekte olan ülkelere 2012’ye kadar 30 milyar dolar yardım ve 2020’ye kadar yıllık 100 milyar dolarlık bir fon oluşturulması sözü verilmişti, bunlar Cancun’da tekrar gündeme getirilerek final metnine sokuldu. Bu bazı ajanslardan uzlaşma haberi olarak geçildi. Buna uzlaşma değil, Kopenhag’dan bir adım öteye ayak sürüme denebilir ancak.
Özellikle gelişmekte olan ekonomiler iklim zirvelerinde hep aynı teraneyi çalıyor, bir nevi kirletme hakkını savunuyor. Kalkınıyor olmayı bir özür olarak kullanıyorlar. Tabii, dünyayı en çok kirleten ABD, Çin, Hindistan gibi ülkelerle kıyaslandığında bu ülkelerin atmosfere bıraktığı karbon miktarı çok düşük oranlarda. Ancak, gelişmekte olan ülkelerin bu inatçı tavırları gelişmiş ülkeler için önemli bir koz haline geliyor. Dolayısıyla iklim mücadelesi böylesi bir kısır döngüye kurban oluyor. Beklentiler 2011 sonunda Güney Afrika’da yapılacak zirveye bırakılıyor.
Türkiye iklim müzakerelerinin neresinde
İklim müzakerelerinde Türkiye nerede duruyor diye baktığımızda, Türkiye’nin bu konularda esamisinin bile okunmadığını görüyoruz. Türkiye, bu tartışmalarda aktif olarak yer almıyor, 2005’te yürürlüğe giren Kyoto Protokolü’ne Şubat 2009’da imza atarak anlaşmaya taraf olan en son ülkeler sıralamasında başa güreşmişti. 2012’de sona erecek Kyoto Protokolü yerine geçecek anlaşmanın tartışıldığı Kopenhag’daki müzakerelerde Türkiye’den belirli bir ekonomik refah seviyesine erişmeden seragazı emisyonlarını azaltmasının beklenmemesi ve emisyon artış hızında azaltım stratejisi izlenmişti. Aralık 2009’dan bu yana Kopenhag Mutabakatı’na katılan 140 ülke içinde de Türkiye yer almadı.
Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin yaptığı çalışma, iklim değişikliğiyle mücadelede Türkiye’nin kaçak güreştiğini ortaya koyuyor. Türkiye’nin iklim değişikliğiyle ilgili ulusal vizyonu, “iklim değişikliği politikalarını, kalkınma politikalarıyla entegre etmiş, temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını arttırmış iklim değişikliğiyle mücadeleye ‘özel şartları’ çerçevesinde aktif katılım sağlayan ve yüksek yaşam kalitesiyle refahı vatandaşlarına düşük karbon yoğunluğuyla sunabilen bir ülke olmak” olarak özetleniyor. Hedefe özel şartlar şerhini koyan Türkiye’nin perspektifleriyle mevcut politikaları da uyumsuz. Türkiye, yenilenebilir enerjideki sahip olduğu büyük potansiyele rağmen gerekli adımları atmıyor.
2008’de enerji talebinin yüzde 92’si fosil yakıtlardan (yüzde 32 doğalgaz, yüzde 30 petrol, yüzde 30 kömür) oluştu. Rüzgârda 48 bin MW olan teknik potansiyelin sadece 1000 MW’ı kullanılıyor. Güneşin payı yüzde 1,5. Yenilenebilir Enerji Kaynakları Teşvik Kanunu ise henüz Meclis’ten geçmedi. Türkiye’de yapım ya da planlama aşamasında olan dünyadaki karbondioksitin en büyük sorumlusu ve en kirli fosil yakıt olan kömürle çalışacak 47 yeni kömürlü termik santral var. Uluslararası müzakerelerde bağlayıcı kararlar çıkmadığı sürece Türkiye özel koşullarını bahane ederek iklim değişikliğine karşı etkin bir mücadele vermekten kaçınacak gibi görünüyor. Fosil yakıtlara dayalı bir enerji sistemi ve doğal kaynakların özensiz kullanımına dayalı bir model gelecekte iklim değişikliğine uyumun maliyetini de yükseltecek.
Ne diyordu özgürlük mücadelesi veren Şilililer: El pueblo unido, jamas sera vencido –Birleşmiş halklar asla yenilmeyecek. Sosyalist akım, bu şarkıyı kapitalizm altında ezilenlerin simgesi olarak görmüştü. Şimdi, Bolivya’dan Toprak Ana’nın haklarını koruyacak yeni bir sosyalizm çağrısı yapılıyor. Allah herkese Bolivya’daki gibi iklim mücadelesine sağduyulu siyasetçiler versin.
Türkiye’de silahlı ordular var
“İnsanların kullanabileceği, çiftçilerin işlerinde yararlanabileceği bir makine keşfetmiş olmayı tercih ederdim, bu bir çim biçme makinesi bile olabilirdi.” Bu sözler dünyanın en popüler öldürme makinelerinden birinin mucidi Mihail Kalaşnikov’a ait, ancak pişmanlık için çok geç. Ülkelerin silah depolarında bu silahlardan artık milyonlarca var. Hükümet, toplumda giderek artan şiddeti, bireysel silahlanmayı zorlaştırarak azaltacağı yerde cinneti körükleyecek girişimlerde bulunuyor.
Bölgesinde dayanışmanın, barışın ve komşularla sıfır sorun politikasının mimarı hükümete birden bire ne oldu? Silah taşıma kriterlerini yeniden düzenlemeyi hedefleyen Bireysel Silahlanma Yasa Tasarısı, TBMM’deki alt komisyonun üçüncü kez toplanması talebiyle tekrar gündeme geldi. Ancak, gerek kamuoyundan gerek TBMM’den gelen tepkiler üzerine hükümet geri adım attı. Demokratikleşme yasalarını nasıl seçimden sonraya bıraktıysa, içinden tepki çeken maddelerin ayıklanacağı sözüyle bireysel silahlanma yasasını da öteledi. Ancak, bu durum rakamların söylediği acı ve kanlı gerçeği değiştirmiyor. Türkiye’nin silah harcamalarına şöyle bir göz atarsak: SIPRI (Stokholm Barış Enstitüsü) rakamlarına göre, Türkiye 2008’de silahlanmaya 16 milyar dolar harcarken, 2009’da 19 milyar dolar harcamış. www.visionofhumanity.org’da yayınlanan Küresel Barış Endeksi’nde Türkiye, 149 ülke arasında 126’ncı. Afganistan, Irak, Sudan ve Somali gibi şiddetin en fazla yaşandığı ülkelerle aynı kategoride.
Silahlı her 10 cinayetten biri trafikte
Bireysel silahlanma şiddeti arttırıyor, korkuyu yükseltiyor, beraberinde ölümü getiriyor, tüm bunlar daha çok silahlanmaya yol açıyor. Bireysel silah kullananların çoğu erkekler, onların kurbanı da yine 14-44 yaş arası erkekler. Kabaca, her üç erkekten birinde ateşli silah var. Türkiye’de her yıl 4000, her gün sekiz kişi bireysel silahlar yüzünden ölüyor. Türkiye’de özellikle ruhsatsız bireysel silah sayısı ürkütücü. Umut Vakfı’nın rakamlarına göre, Türkiye’de 2,5 milyonu ruhsatlı olmak üzere sekiz milyon civarında ateşli silah var.
Silah ve psikolojik bozukluk
Cinayetlerin yüzde 60’ında ateşli silah kullanılıyor. Bu kadar değil, dahası var. Evde silah bulunması ev halkından birinin cinayet, intihar, kaza gibi nedenlerle ölme riskini yüzde 41 arttırıyor. Tartışma, kıskançlık, namus meselesi gibi olaylarda silah kullanımı yüzde 90. Trafikteki 13 milyon sürücünün yüzde 8’i ciddi düzeyde agresif sürücü. Ateşli silahların yüzde 80’i belde, torpidoda, yastık altında, çekmecede yani elinizi attığınızda bulabileceğiniz yerlerde duruyor. Silahla işlenen her 10 cinayetten biri trafikte gerçekleşiyor. Bakırköy Psikiyatri Polikliniği’ne silah ruhsatı için başvuran 800 kişinin, bir kişide birden fazla kişilik bozukluğu olmak üzere yüzde 50,8’i histriyonik yani her ortamda dikkatlerin kendi üstünde olmasını isteyenler, yüzde 42,6’sı obsesif-kompülsif, yüzde 31’i pasif-agresif ve yüzde 23’ü paranoyak. İçiniz karardı mı? Daha dünyadaki durumdan bahsetmedik. Uluslararası Hafif Silahlar Eylem Ağı (International Action Network on Small Arms) rakamlarına göre, dünyadaki silahların yüzde 75’i sivillerin elinde, yüzde 22’si ise hükümet ve silahlı kuvvetlerin. Dünyada her gün 1000 kişi silahlar yüzünden hayatını kaybederken, 3000 kişi yaralanıyor.
Avrupa 2007’de yasayı değiştirdi
Silah Üreticileri, Satıcıları ve Sevenleri Derneği’ne göre, bu yasa değişikliği AB uyum yasaları çerçevesinde değiştiriliyormuş. Kasım 2007’de Avrupa Parlamentosu ateşli silahlar yasasında değişikliklere gitti, bu doğru. Ancak, silah seven üretici ve tüccarların arkasına sığınmaya çalıştığı şekilde bir düzenleme değil bu. Avrupa sınırları içindeki silahlar, bu silahları satın alanlar ve kullananlarla ilgili tüm bilgiler merkezî bir veri bankasında en az 20 yıl kayıt altında tutuluyor. Avrupa ateşli silah satışı için en az 18 yaş şartı ararken, silahların yasadışı şekilde gençlerin eline geçmesini engellemeye çalışıyor. Silah sahipleri tüm Avrupa’da geçerli ortak bir ruhsata sahip olurken, bu ruhsatların beş yılda bir yenilenmesi gerekli. Sadece avcılık sporunun yaygın olduğu Finlandiya’nın isteğiyle, avcılar ve atıcılık sporuyla ilgilenen 18 yaşından küçükler silah satın alma yetkisine sahip olmasa da, kullanma hakkına sahip. En sert hükümler Almanya’da. Avcılıkla ilgilenen gençlerde en az 18, atıcılıkla ilgilenenlerde 21 yaş şartı aranıyor. Büyük kalibreli silah almak isteyenlerden silah kullanmaya mani fiziki ve psikolojik bir rahatsızlığı olmadığına dair rapor isteniyor.
Diğerlerinde durum nasıl?
Fransa’da ateşli silah bulundurma ruhsatı savunma amacıyla isteniyor. Son yıllarda silah ruhsatı çok az kişiye verilmiş. Ruhsat için talep edenin mesleği gereği güvenliğinin ciddi biçimde tehlikede olması gerekiyor. Başkalarının eline geçmemesi için evinde çelik kasa bulunması ve silahın sökülmüş vaziyette bulundurulması zorunlu. İngiltere’de bireysel silahlanma hakkı yok. Silah lisansına sahip olmak için müracaat etme hakkı var. Avcı ve atış kulüplerine üye olanların av tüfeği sahibi olma lisansları mevcut. Bu kişilerin de bir prosedürden geçmeleri gerekiyor. Belçika’da silah alımı için atış kulübüne üye olmak gerekli. Bunun için akıl sağlığının yerinde olması ve ateşli silah kullanmayı tehlikeli kılacak bir hastalığın olmaması şartları aranıyor. Sicil kaydı ve doktor raporu da şart. Yunanistan’da silah ruhsatı için psikiyatrdan rapor isteniyor.
Şimdi, silahlanmaya kaldığınız yerden devam edebilirsiniz...
Bölgesinde dayanışmanın, barışın ve komşularla sıfır sorun politikasının mimarı hükümete birden bire ne oldu? Silah taşıma kriterlerini yeniden düzenlemeyi hedefleyen Bireysel Silahlanma Yasa Tasarısı, TBMM’deki alt komisyonun üçüncü kez toplanması talebiyle tekrar gündeme geldi. Ancak, gerek kamuoyundan gerek TBMM’den gelen tepkiler üzerine hükümet geri adım attı. Demokratikleşme yasalarını nasıl seçimden sonraya bıraktıysa, içinden tepki çeken maddelerin ayıklanacağı sözüyle bireysel silahlanma yasasını da öteledi. Ancak, bu durum rakamların söylediği acı ve kanlı gerçeği değiştirmiyor. Türkiye’nin silah harcamalarına şöyle bir göz atarsak: SIPRI (Stokholm Barış Enstitüsü) rakamlarına göre, Türkiye 2008’de silahlanmaya 16 milyar dolar harcarken, 2009’da 19 milyar dolar harcamış. www.visionofhumanity.org’da yayınlanan Küresel Barış Endeksi’nde Türkiye, 149 ülke arasında 126’ncı. Afganistan, Irak, Sudan ve Somali gibi şiddetin en fazla yaşandığı ülkelerle aynı kategoride.
Silahlı her 10 cinayetten biri trafikte
Bireysel silahlanma şiddeti arttırıyor, korkuyu yükseltiyor, beraberinde ölümü getiriyor, tüm bunlar daha çok silahlanmaya yol açıyor. Bireysel silah kullananların çoğu erkekler, onların kurbanı da yine 14-44 yaş arası erkekler. Kabaca, her üç erkekten birinde ateşli silah var. Türkiye’de her yıl 4000, her gün sekiz kişi bireysel silahlar yüzünden ölüyor. Türkiye’de özellikle ruhsatsız bireysel silah sayısı ürkütücü. Umut Vakfı’nın rakamlarına göre, Türkiye’de 2,5 milyonu ruhsatlı olmak üzere sekiz milyon civarında ateşli silah var.
Silah ve psikolojik bozukluk
Cinayetlerin yüzde 60’ında ateşli silah kullanılıyor. Bu kadar değil, dahası var. Evde silah bulunması ev halkından birinin cinayet, intihar, kaza gibi nedenlerle ölme riskini yüzde 41 arttırıyor. Tartışma, kıskançlık, namus meselesi gibi olaylarda silah kullanımı yüzde 90. Trafikteki 13 milyon sürücünün yüzde 8’i ciddi düzeyde agresif sürücü. Ateşli silahların yüzde 80’i belde, torpidoda, yastık altında, çekmecede yani elinizi attığınızda bulabileceğiniz yerlerde duruyor. Silahla işlenen her 10 cinayetten biri trafikte gerçekleşiyor. Bakırköy Psikiyatri Polikliniği’ne silah ruhsatı için başvuran 800 kişinin, bir kişide birden fazla kişilik bozukluğu olmak üzere yüzde 50,8’i histriyonik yani her ortamda dikkatlerin kendi üstünde olmasını isteyenler, yüzde 42,6’sı obsesif-kompülsif, yüzde 31’i pasif-agresif ve yüzde 23’ü paranoyak. İçiniz karardı mı? Daha dünyadaki durumdan bahsetmedik. Uluslararası Hafif Silahlar Eylem Ağı (International Action Network on Small Arms) rakamlarına göre, dünyadaki silahların yüzde 75’i sivillerin elinde, yüzde 22’si ise hükümet ve silahlı kuvvetlerin. Dünyada her gün 1000 kişi silahlar yüzünden hayatını kaybederken, 3000 kişi yaralanıyor.
Avrupa 2007’de yasayı değiştirdi
Silah Üreticileri, Satıcıları ve Sevenleri Derneği’ne göre, bu yasa değişikliği AB uyum yasaları çerçevesinde değiştiriliyormuş. Kasım 2007’de Avrupa Parlamentosu ateşli silahlar yasasında değişikliklere gitti, bu doğru. Ancak, silah seven üretici ve tüccarların arkasına sığınmaya çalıştığı şekilde bir düzenleme değil bu. Avrupa sınırları içindeki silahlar, bu silahları satın alanlar ve kullananlarla ilgili tüm bilgiler merkezî bir veri bankasında en az 20 yıl kayıt altında tutuluyor. Avrupa ateşli silah satışı için en az 18 yaş şartı ararken, silahların yasadışı şekilde gençlerin eline geçmesini engellemeye çalışıyor. Silah sahipleri tüm Avrupa’da geçerli ortak bir ruhsata sahip olurken, bu ruhsatların beş yılda bir yenilenmesi gerekli. Sadece avcılık sporunun yaygın olduğu Finlandiya’nın isteğiyle, avcılar ve atıcılık sporuyla ilgilenen 18 yaşından küçükler silah satın alma yetkisine sahip olmasa da, kullanma hakkına sahip. En sert hükümler Almanya’da. Avcılıkla ilgilenen gençlerde en az 18, atıcılıkla ilgilenenlerde 21 yaş şartı aranıyor. Büyük kalibreli silah almak isteyenlerden silah kullanmaya mani fiziki ve psikolojik bir rahatsızlığı olmadığına dair rapor isteniyor.
Diğerlerinde durum nasıl?
Fransa’da ateşli silah bulundurma ruhsatı savunma amacıyla isteniyor. Son yıllarda silah ruhsatı çok az kişiye verilmiş. Ruhsat için talep edenin mesleği gereği güvenliğinin ciddi biçimde tehlikede olması gerekiyor. Başkalarının eline geçmemesi için evinde çelik kasa bulunması ve silahın sökülmüş vaziyette bulundurulması zorunlu. İngiltere’de bireysel silahlanma hakkı yok. Silah lisansına sahip olmak için müracaat etme hakkı var. Avcı ve atış kulüplerine üye olanların av tüfeği sahibi olma lisansları mevcut. Bu kişilerin de bir prosedürden geçmeleri gerekiyor. Belçika’da silah alımı için atış kulübüne üye olmak gerekli. Bunun için akıl sağlığının yerinde olması ve ateşli silah kullanmayı tehlikeli kılacak bir hastalığın olmaması şartları aranıyor. Sicil kaydı ve doktor raporu da şart. Yunanistan’da silah ruhsatı için psikiyatrdan rapor isteniyor.
Şimdi, silahlanmaya kaldığınız yerden devam edebilirsiniz...
Chiple SIM kartı birleştirip kredi kartı yarattılar
Mobil internet yeteneğine sahip cihazların satışı arttıkça, farklı alanlarda pek çok uygulama mobil ortama taşınıyor. Şirketler, yaşamın pek çok unsurunu mobil ortama nasıl taşıyabiliriz ve bunları nasıl birleştirebiliriz üzerine kafa yoruyor. Bunun en gelişkin örneklerini de bankacılık ve mobil ödeme alanında görüyoruz. Pilot çalışması tamamlanan ve ticari anlamda kullanımına başlanan bu uygulamaların bir ilki de Türkiye’den geldi. Avea ve Garanti Bankası işbirliğiyle MasterCard ve Gemalto desteğiyle başlatılan BonusluAvea uygulamasının lansmanı Paris’te düzenlenen Uluslararası Kart Teknolojileri ve Uygulamaları Fuarı Cartes 2010’da yapıldı. Böylece, kısa mesafedeki cihazların birbirleriyle iletişim kurmasını sağlayan NFC (Near Field Communication-Yakın Alan İletişimi) teknolojisinin ilk ticari ve telefon bağımsız kredi kartı uygulaması Türkiye’de start almış oldu.
Garanti Ödeme Sistemleri CEO’su Mehmet Sezgin ve Avea CEO’su Erkan Akdemir ile Paris’te yaptığımız sohbet toplantısında, mayıs ayında duyurusu yapılan uygulama üzerinde bir yıldır çalışıldığını öğreniyoruz. Chip ve SIM kartı biraraya getiren bu ürünün piyasaya sunulabilmesi beş altı ay gibi bir süreyi bulmuş. Ürünün avantajı özetle şöyle: Bonuslu Avea’yı kullanmak için öncelikle Avea SIM kartlarının NFC SIM kartları ile değiştirilmesi gerekiyor. Garanti Bankası müşterisi olmayanlar için kişi adına otomatik olarak bir ön ödemeli kart tanımlanıyor. Kartta bulunan bakiye ile yapılan alışverişlerden bonus kazanılıyor. MasterCard ve PayPass logolu Türkiye’de 40 bin, dünyada 265 bin temassız POS terminalinde telefon yaklaştırılarak kullanılacak. Tek seferde 35 TL’ye kadar olan ödemeler şifresiz ve imzasız olarak yapılacak.
Turkcell ile akış yollarımız farklı
Mehmet Sezgin, chip ve SIM kart içine bir anlamda bankacılığın yerleştirildiği bu uygulamaların arkasının geleceğini söylüyor. Bunu, diğer operatörlere de cesaret vermesi açısından önemli bir adım olarak nitelendiriyor. Diğer banka ve operatörlere de açılabilecek bir yazılım altyapısı geliştirilmiş, ancak diğer operatörlerle herhangi bir çalışma şimdilik yok. Sezgin’e göre, diğer operatörlerle benzer bir çalışma yapma konusu, onların ödeme sistemlerine bakış açısıyla paralel. Sezgin, “Şu anda yaptığımız projenin akış yollarının, Turkcell’in projelerinin akış yollarından çok farklı. Er ya da geç bir noktada buluşacağız diye umuyorum. Vodafone ise çok farklı bir geçmişten ve teknik yapıdan geldiği için henüz bu konulara detaylı bakabildiğini düşünmüyorum. Bu konulara odaklandıklarında onlarla da görüşürüz” diyor.
Garanti Bankası daha önce bu uygulamaya Turkcell ile başlamış ancak devamı gelmemiş. Garanti tarafında bu iş için 20 kişilik bir ekip çalışmış ve beş altı milyon dolar gibi bir para yatırılmış, Avea Genel Müdürü Erkan Akdemir, aynı miktarlarda bir yatırımın da Avea tarafında yapıldığını, bunun sadece bir başlangıç olduğunu, güvenlik kartı, personel giriş çıkış kartı gibi uygulamalar için bu ürünü kullanmayı düşündüklerini söylüyor.
İspanyol ortak isterse onunla da çalışılacak
Türkiye’de hiçbir banka aktif büyüklükte ilk 100’e giremezken, kredi kartı cirosunda 40 milyar lira ile 34’üncü büyük banka olan Garanti’nin geliştirdiği ürünlerin dünyada da izlendiğini ifade eden Sezgin, genel durumu şöyle tarif ediyor: “Dünyada başka bankaların da benzer çalışmalara başlaması NFC yetenekli telefonların üretimini teşvik edecek. Önce sticker vardı. Garanti sticker kullanımına dört yıl önce başladı. Bank of America, sticker duyurusunu daha geçen hafta yaptı. Şimdi antenli SIM kart yapıyoruz. ‘Ey üreticiler siz ayağınızı biraz daha sürürseniz, sizi by-pass edecek çözümler buluyoruz’ demeye çalışıyoruz.”
Hedef 2011’de 100 bin kişinin Bonuslu Avea’yı kullanıyor olması. Garanti, yeni İspanyol ortakları BBVA’in ilgilenmesi halinde onlarla da çalışacak. Garanti’nin faaliyet gösterdiği Romanya’da bonus kredi ve banka kartı sayısı 2010 sonunda 200 bine ulaşacak, geliştirilen tüm teknolojilerin oraya da taşınması sözkonusu. Zorlamak istedikleri alan ise, Blackberry, iPhone ve Nokia’nın bir iki yıl içinde NFC yetenekli telefonlar üretmesi.
Garanti Ödeme Sistemleri CEO’su Mehmet Sezgin ve Avea CEO’su Erkan Akdemir ile Paris’te yaptığımız sohbet toplantısında, mayıs ayında duyurusu yapılan uygulama üzerinde bir yıldır çalışıldığını öğreniyoruz. Chip ve SIM kartı biraraya getiren bu ürünün piyasaya sunulabilmesi beş altı ay gibi bir süreyi bulmuş. Ürünün avantajı özetle şöyle: Bonuslu Avea’yı kullanmak için öncelikle Avea SIM kartlarının NFC SIM kartları ile değiştirilmesi gerekiyor. Garanti Bankası müşterisi olmayanlar için kişi adına otomatik olarak bir ön ödemeli kart tanımlanıyor. Kartta bulunan bakiye ile yapılan alışverişlerden bonus kazanılıyor. MasterCard ve PayPass logolu Türkiye’de 40 bin, dünyada 265 bin temassız POS terminalinde telefon yaklaştırılarak kullanılacak. Tek seferde 35 TL’ye kadar olan ödemeler şifresiz ve imzasız olarak yapılacak.
Turkcell ile akış yollarımız farklı
Mehmet Sezgin, chip ve SIM kart içine bir anlamda bankacılığın yerleştirildiği bu uygulamaların arkasının geleceğini söylüyor. Bunu, diğer operatörlere de cesaret vermesi açısından önemli bir adım olarak nitelendiriyor. Diğer banka ve operatörlere de açılabilecek bir yazılım altyapısı geliştirilmiş, ancak diğer operatörlerle herhangi bir çalışma şimdilik yok. Sezgin’e göre, diğer operatörlerle benzer bir çalışma yapma konusu, onların ödeme sistemlerine bakış açısıyla paralel. Sezgin, “Şu anda yaptığımız projenin akış yollarının, Turkcell’in projelerinin akış yollarından çok farklı. Er ya da geç bir noktada buluşacağız diye umuyorum. Vodafone ise çok farklı bir geçmişten ve teknik yapıdan geldiği için henüz bu konulara detaylı bakabildiğini düşünmüyorum. Bu konulara odaklandıklarında onlarla da görüşürüz” diyor.
Garanti Bankası daha önce bu uygulamaya Turkcell ile başlamış ancak devamı gelmemiş. Garanti tarafında bu iş için 20 kişilik bir ekip çalışmış ve beş altı milyon dolar gibi bir para yatırılmış, Avea Genel Müdürü Erkan Akdemir, aynı miktarlarda bir yatırımın da Avea tarafında yapıldığını, bunun sadece bir başlangıç olduğunu, güvenlik kartı, personel giriş çıkış kartı gibi uygulamalar için bu ürünü kullanmayı düşündüklerini söylüyor.
İspanyol ortak isterse onunla da çalışılacak
Türkiye’de hiçbir banka aktif büyüklükte ilk 100’e giremezken, kredi kartı cirosunda 40 milyar lira ile 34’üncü büyük banka olan Garanti’nin geliştirdiği ürünlerin dünyada da izlendiğini ifade eden Sezgin, genel durumu şöyle tarif ediyor: “Dünyada başka bankaların da benzer çalışmalara başlaması NFC yetenekli telefonların üretimini teşvik edecek. Önce sticker vardı. Garanti sticker kullanımına dört yıl önce başladı. Bank of America, sticker duyurusunu daha geçen hafta yaptı. Şimdi antenli SIM kart yapıyoruz. ‘Ey üreticiler siz ayağınızı biraz daha sürürseniz, sizi by-pass edecek çözümler buluyoruz’ demeye çalışıyoruz.”
Hedef 2011’de 100 bin kişinin Bonuslu Avea’yı kullanıyor olması. Garanti, yeni İspanyol ortakları BBVA’in ilgilenmesi halinde onlarla da çalışacak. Garanti’nin faaliyet gösterdiği Romanya’da bonus kredi ve banka kartı sayısı 2010 sonunda 200 bine ulaşacak, geliştirilen tüm teknolojilerin oraya da taşınması sözkonusu. Zorlamak istedikleri alan ise, Blackberry, iPhone ve Nokia’nın bir iki yıl içinde NFC yetenekli telefonlar üretmesi.
Antalya’ya direkt uçuş azlığı turist kaybettiriyor
Krizin turizme etkilerinin tartışılmaya devam ettiği bir dönemde, Türkiye’de turizmin önemli merkezlerinden biri olan Antalya 2010 yılını iyi geçirdi. Turizmcilere göre, özellikle markalı turizm tesisleri çok iyi bir sezon geçirdi, Türkiye’nin fiyatta hak ettiği yerde olmasıyla, hem Türkiye’nin değerini arttırdılar hem de marka değerlerini yükseltiler. Şüphesiz, bu gelişmede havaların etkisi büyük. Daha önceleri üç ay olarak bilinen yüksek sezon havaların sıcak gitmesiyle birlikte dört beş aya çıktı. Sezon uzayınca verilen fiyatlar da ona yüksek seyrediyor.
Bu yıl Türkiye turizmde rakiplerini de epeyce kıskandırmış. İngiliz Poundu ile avro yıl içinde bir dönem neredeyse eşitlenince, İngiltere’den gelen turist sayısında patlama yaşanmış. Daha önce 200-250 binlerde seyreden Antalya’ya gelen İngiliz turist sayısı bu yıl 400-450 bin civarında olmuş. Genel olarak bakarsak, bu yıl Türkiye’ye gelen turist sayısı beklentisi 26,5-27 milyon civarında. Bu rakam geçen yıl 24 milyon olarak gerçekleşmişti. Bu yıl Türkiye’ye gelen turistin 10 milyonu Antalya’ya gelmiş. 2011’de bu rakamın 11-12 milyona ulaşması bekleniyor. Türkiye genelinde turist sayısı artışı yüzde 6 iken Antalya’da artış yüzde 16. Türkiye’yi en çok ziyaret edenler sıralamasında ilk üçte İngilizler, Ruslar ve Almanlar var.
Artış gelirlere yansımıyor
Turist sayısındaki rakamlar iyi ancak bu gelirlere aynı oranda yansımıyor. Bu yıl hedef olarak konan 30 milyar dolarlık turizm gelirine ulaşılamayacak, tahminler 22,5 milyar dolarda kalacak şeklinde. Geçen yıl turistin kişi başına harcaması 700 dolarken bu rakam bu yıl 560 dolara düşmüş. Oysa, Türkler yurtdışında kişi başına 1200-1300 dolar harcıyor. Cornelia Diamond Genel Müdürü Zafer Alkaya ve Cornelia De Luxe Resort Genel Müdürü Hakan Duran, bu kriz ortamında aslında Türkiye’yi son yıllarda çokça tartışılan all inclusive (her şey dâhil) sisteminin kurtardığını söylüyor. Türkiye’nin kişi sayısındaki artış bu sayede gerçekleşirken, bu uygulamayı bırakan İspanya, Yunanistan gibi rakiplerin kaybı olmuş.
Yunanistan’a Avrupa’dan manevi destek
Öte yandan, Türkiye’nin en büyük rakiplerinden Yunanistan’a ise Avrupa ülkelerinden pozitif ayrımcılık var. Geçenlerde Londra’da yapılan ve turizmin Oscarları olarak nitelendirilen World Travel Awards’te bu yıl önemli ödüllerin çoğu motivasyon olsun diye Yunanistan’a verilmiş. Bu arada, Cornelia De Luxe Resort ve Cornelia Diamond Golf Resort&Spa Londra’dan toplam beş ödülle dönmüş.
Talep var uçak yok
Öte yandan, Avrupa’dan Antalya’ya yapılan direkt uçuş sayısındaki yetersizlik Türkiye’ye turist kaybettiriyor. Fransa, İngiltere, Almanya gibi merkezlerden Antalya’ya direkt uçuşların olmayışı özellikle golf turizmi için Türkiye’yi tercih etmek isteyenlerin kararlarını olumsuz etkiliyor. Hakan Duran’ın verdiği bilgilere göre, eylül ayının ortasından mayıs ortasına kadar golf turisti geliyor. Türkiye’ye gelen golf turisti 120 bin civarında. İngiltere’deki üç milyon golfçu yılda en az üç kez yurtdışına golf oynamaya gidiyor. British Airways’in daha önce Antalya’ya direkt uçuşu olduğunu ancak ekim ayında son verdiğini dile getiren Duran, diğer charter yapan havayollarının golf malzemelerinin ağırlığı nedeniyle golfçulara en fazla 30 koltuk verebildiğini söylüyor. THY’ye birkaç kez Antalya-Londra uçuşu konması için talepte bulunulmuş ancak henüz bir sonuç yok. Paris ve Düsseldorf’tan yapılan uçuşlar da durdurulmuş. Duran, uçak sıkıntısının Türkiye’ye turist kaybettirdiğini, bunu da THY’ye her toplantıda anlattıklarını dile getiriyor. Golf turizmi operatörleri bu konuyu Pegasus ile de görüşmüş ancak sonuç alınamamış. Cornelia, bu amaçla gelecek hafta sekiz tane golf turizmi yapan tur operatörü ile bir havayolu şirketini biraraya getirerek Antalya’da bir work shop yapacak. Gelecek yıl kasım ayında Antalya’da Dünya Golf Turizmi Operatörleri toplantısı yapılacak, 1000-1500 civarında kişi gelecek. Buradaki tesislerinin tanıtımı açısından bu toplantı önemli. Belek’teki 14 golf sahasının yüksek doluluk oranlarıyla işletilebilmesi ve dünya golfçularına pazarlanabilmesi için havayolu şirketlerinin de elini taşın altına koyması gerekiyor.
* * * * * * * * * *
* * * * * * * * * *
WikiLeaks belgeleri ve suç imparatorlukları
WikiLeaks, dünya medyasında yer almayan fakat kapalı kapılar arkasındaki niyetlerin neler olduğunu açığa çıkarması açısından ilginç ve dikkate değer. Dünyada pek çok alanda özellikle uluslararası diplomaside bundan sonra WikiLeaks’in belgeleri sızdırmasından önce ve sonra diye bir zaman tanımlaması olacak. Belki de pek çok ekonomik ve siyasi ilişki buna göre düzenlenecek. Her ne kadar ABD başta olmak üzere siyasiler dış ilişkilerinin değişmeyeceğini söylese de, artık diplomaside kullanılan dilin değiştirilme gerekliliği bir kez daha ortaya çıkıyor. Belgeler aynı zamanda hemen her ülkede bürokraside, siyasette ve ekonomik faaliyetlerde nasıl yasadışılığa, yolsuzluğa bulaşıldığını da gözler önüne seriyor.
Film senaryosu gibi
Örneğin, belgelerden biri Afganistan’da seçkinlerin karıştığı yolsuzluklardan bahsediyor. Devlet Başkanı Hamit Karzai’nin yardımcısı Ahmet Zia Massoud’un Dubai’ye giderken 52 milyar dolar nakitle yakalanmasının ardından, Massoud’un durumu inkâr ederek görevinde kalmaya devam ettiği belirtiliyor. Ülkeye haftalık, aylık ve yıllık periyotlarda yüklü miktarlarda para girişi yapıldığının düşünüldüğü kriptolarda, 20 Ağustos 2009’da yapılan başkanlık seçimleri öncesi bankacılık sisteminden 600 milyon dolar çekildiği ve son aylarda da 200 milyon doların daha çekildiği belirtiliyor. Ya da Rusya’da siyasilerle arası iyi olan işadamları ve organize suç örgütlerinin bir mafya devleti yaratmak için nasıl birlikte hareket ettiklerini gözler önüne seriyor. Rusya Başbakanı Vladimir Putin’in ne kadar büyük ve gizli bir serveti olduğu iddia edilirken, suç dünyasının derinliklerine iniliyor. Örneğin belgelerden bir tanesinde, Rusya’da nasıl kaçak ağaç kesimi yapılıp yasadışı yollarla nasıl Çin’e satıldığı anlatılıyor. Bu işin için kurulmuş suç şebekelerinin Krasnoyarsk Bölgesi’nden her yıl yüzde 20-50 oranında ağacı keserek illegal yollarla Çin’ gönderdiği belirtiliyor.
Diğer bir dosyada ise Moskova Belediye Başkanı Yuriy Luzhkov’un bulaştığı suç dünyası en ince ayrıntısına kadar ele alınmış. Rusya’da kabul edilen bir kanun gereği 2004’ten bu yana Moskova Belediye Başkanı halkoyuyla seçilmiyor, bizzat devlet başkanı tarafından atanıyor. 18 yıl Moskova Belediye Başkanlığı yaptıktan sonra ekim ayında hakkındaki yolsuzluk iddiaları ayyuka çıkan Luzhkov, Rusya Devlet Başkanı Medvedev tarafından görevden alınmıştı.
Uzun yıllar Rusya’da pek çok projeye imza atmış olan Enka Holding’in patronu Şarık Tara’nın da Luzhkov ile olan dostlukları zaman zaman medyada gündeme gelmişti. Belgelerde, Luzhkov’un Moskova’da kurulmuş suç dünyasının en tepesinde olduğu hatta karısı Yelena Baturina’nın da çeşitli suç gruplarıyla bağlantılarının bulunduğuna dikkat çekiliyor. Moskovalıların Luzhkov’un iş yapma biçimini giderek daha fazla sorguladığı dile getirilen kriptolarda, hukuk dışı suç ortamının iş dünyasının rüşvetle çalışan bir koruma olmadan iş yapmasını engeller nitelikte olduğu ifade ediliyor. Adına “krysha” denen bu sistemin resmî ve gayrı resmî temsilcileri bulunuyor.
Uluslararası Şeffaflık Örgütü hesaplamalarına göre, Rusya’da yılda dağıtılan rüşvetin miktarı 300 milyar dolar ya da başka bir deyişle milli gelirin yüzde 18’i. Enerji şirketleriyle ilgili de pek çok iddia mevcut. İsviçre merkezli Gunvor adlı şirketin Putin’in sakladığı iddia edilen servetinin kaynağı olarak gösteriliyor. Gunvor’un Macaristan’a sattığı yakıttan varil başına normal şartlarda beş cent komisyon alması gerekirken bir dolar gibi fahiş bir komisyon aldığı öne sürülüyor ve bu komisyonun Putin’e gittiği ima ediliyor. Gunvor, önceki gün yaptığı açıklamada, Putin ile bağlantıları olduğu yönündeki iddiaları yalanladı. Belgelerde, İtalya Başbakanı Berlusconi’nin de enerji odaklı işlerde payı olduğuna dair imalar yer alıyor. Bunlar iddiaların çok az bir bölümü. Gelecek günlerde belgelerdeki iddiaların dünyanın siyasi ve iktisadi hayatına nasıl yansıyacağını hep birlikte göreceğiz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)