Ramazan ayı vesilesiyle tüm detaylarıyla Somali’deki açlık, kuraklık ve ölümle yoğrulan hayatların dramına tanık olduk. Bu hayatta kalabilme savaşının temelinde iklim değişikliği ve buna bağlı gelişmelerin büyük payının bulunduğunu görmek gerekiyor. Her yıl sayıları giderek artan oranlarda mülteci ve sığınmacı, ülkelerindeki başta siyasi sorunlar, iç çatışmalar ve insan hakları ihlallerinden kaçarak, daha güvenli bir yaşam özlemiyle bulundukları bölgelerden sınırları aşmaya çalışıyor. Artık mülteci kavramı sadece bunlarla ifade edilmiyor. Küresel iklim değişiklikleri, günümüzde mülteci kavramının tanımını da genişletmiş durumda. Küresel ısınmaya sebep olan gelişmiş ülkelerin sorumluluğunu, iklim değişikliğine hiçbir etkisi olmayan ancak iklim felaketlerinden en çok zarar gören yoksul Asya ve Afrika ülkeleri taşıyor.
İklim mültecisi kavramı, 1980’lerin ortalarında ortaya çıkmış. Bu kavramı çevresel mülteci olarak ifade edenler de var. 1990’larda bu sebeplerle yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalanların sayısı 25 milyonken, bugün bu rakamın 50 milyonu bulduğu belirtiliyor. İklim mültecilerinin sayısının 2050’ye kadar 1 milyarı bulacağına ilişkin yapılan tahminler, insanlığın karşı karşıya bulunduğu trajedinin ciddiyetini büyük ölçüde gözler önüne seriyor.
Toplam yüzölçümü Türkiye’ye yakın olan ve 10 milyon civarı nüfusa sahip Somali’den, artık kuraklık ve açlıkla savaşmaktan yorulmuş yüzbinlerce insan sığınmak için Kenya sınırını geçmeye çalışıyor. Uluslararası Göç Örgütü’ne göre, çevre kirliliği, çölleşme, su taşkınları, kıyı erozyonları ve doğal afetler nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalan iklim mültecilerinin sayısı çığ gibi artıyor. The International Organization of Migration verilerine göre, dünyada 2050’de her 45 kişiden biri iklim değişiklikleri ya da çevresel etkiler nedeniyle yer değiştirmiş olacak. Dünya nüfusunun yüzde 3’ü doğdukları yerin dışında yaşıyor ve bu rakamda da artışlar gerçekleşecek. Örneğin, doğal afetin ardından meydana gelen nükleer sızıntı sonrası denize, havaya ve toprağa karışan radyasyon nedeniyle Japonya’daki Fukuşima bölgesi bir daha yerleşime açılmayacak.
Yardım kuruluşu Christian Aid’in raporuna göre, “insan dalgası” olarak nitelendirilen bu iklim değişikliklerine bağlı dev nüfus hareketleri, gelecek 40 yılda artacak. Christian Aid’in çalışması küresel ısınma mültecilerinin, insanlık tarihinin en büyük nüfus hareketi olacağına dikkat çekiyor. Christian Aid, kaynakların zaten kıt olduğu bölgelerdeki nüfus hareketlerinin güvenlik riskleri yaratacağına, bunun da eninde sonunda dünya çapında istikrarsızlık tehdidi oluşturacağı görüşünde.
Geri dönme imkânı yok
Uzman kuruluşların raporlarına göre, küresel iklim değişimlerinin sonuçları dünyanın her bölgesinde aynı etkiyi göstermiyor. Bir bölgede aşırı yağışlar, kasırgalar ve seller yaşanırken, bir başka bölgede ise aşırı kuraklık ve çölleşme hızlanıyor. Her iki durumda da insanların temel ihtiyaçlarını karşıladıkları tarım alanları zarar gördüğü için zorunlu iç ve dış göç yaşanıyor. İklim mültecilerini, diğer mülteci ve sığınmacılardan ayıran en önemli unsur, bu kişilerin yaşam alanlarını kaybetmeleri ve bir daha evlerine geri dönme imkânlarının olmaması.
Küresel ısınma ve iklim değişiklikleri, her yıl pek çok felaketi de beraberinde getiriyor. ABD’nin yeni kasırgası Irene kaç kişiyi evinden, yaşadığı yerden edecek kestirmek zor. 2005’te Katrina ve Rita kasırgaları, New Orleans’ta binlerce kişinin ölümüne neden olurken, iki milyon kişiyi evsiz bıraktı. 2006’da Çin’de meydana gelen tayfunlarla 500 bin kişi evsiz kaldı. Örnekler çoğaltılabilir, Pakistan’ı, İngiltere’yi vuran seller, Avustralya’da kuraklık, Rusya’daki orman yangınları. Dünyanın ilk iklim mültecileri, buzulların erimesi ve deniz seviyesinin yükselmesiyle sebebiyle kıyıları sular altında kalan Tuvalu halkıydı. 12 bin nüfuslu Tuvalu’nun önemli bir bölümü Yeni Zelanda’ya göç etmek zorunda kaldı.
Yakın gelecekte ise en fazla zarar görecek kesimler, alçak kıyılar ve Afrika’daki kuraklık tehlikesi altındaki bölgeler. Uzun vadede, İngiltere, Hollanda ve hatta ABD gibi zengin ülkelerin de iklim değişikliklerinden olumsuz etkileneceği belirtiliyor. Dolayısıyla iklim mültecileri sorunu tüm dünyanın önemini kavraması gereken son derece ciddi bir sorun. Küresel ısınmanın yol açtığı iklim göçleriyle birlikte iklim mültecileri, gittikleri ülkelerdeki konumlarını güvence altına alacak hukuki düzenlemeler talep ediyor. Bu durum uluslararası hukuk ve devletler hukuku bakımından yeni tartışma alanları olarak ortaya çıkıyor.
Ağustos 2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ağustos 2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye’nin tapusu artık Erdoğan Bayraktar’da
Üçüncü AKP iktidarı döneminde bakanlıklarda yapılan değişiklikler sırasında en çok tartışma yaratan düzenleme, hatırlanacağı gibi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yönelik olmuştu. Hele de Bakanlığa TOKİ eski Başkanı Erdoğan Bayraktar’ın getirilmiş olması, tepkileri çoğaltmıştı. Özünde doğayı, çevreyi, doğal hayatı koruma görevi üstlenen bir bakanlıkla, beton, asfalt, bina, toplu konut gibi unsurların tek çatı altında toplanması, gelişmiş ülkelerde pek görülmeyen bir uygulama. Bu gibi uygulamalara sahip olanlar da çevresel ve toplumsal zararlarını gördükten sonra sadece kalkınmaya yönelik bu modelleri terk etmiş durumda.
Geçen yılın sonlarına doğru Kültür ve Tabiatı Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında değişikliklere gidilerek, tüm doğal alanlar, tarihî ve kültürel SİT alanlarına yönelik geri dönüşü olmayan bir tahribatın yolu açılmak istenmişti. Hatta, Avrupa Komisyonu, kanun tasarısının TBMM gündemine girmesinden hemen sonra yayımladığı Türkiye 2010 İlerleme Raporu’nda tasarıyı “endişe verici bir gelişme” olarak nitelendirmişti. Bu durumun kendisi bile AKP hükümetinin yasa tasarısına ilişkin gerekçesinde dayanak olarak sunduğu “AB uyum süreci doğrultusunda hazırlandığı” iddiasını çürütmüştü. Dolayısıyla paradigmayı, kentsel büyümeyi doğayı azamî koruyarak gerçekleştirmek değil, doğayı kentsel büyümeye uyarlamak olarak özetleyebiliriz.
İmar planlama yetkileri
Geçen hafta, tam da bu tanıma uygun bir düzenleme gerçekleştirildi. Türkiye, kendi sıcak gündemiyle meşgulken, 17 ağustosta Resmî Gazete’de yayımlanan 648 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Türkiye’nin çevre, doğa ve kültür mirasının yönetimine ilişkin çok önemli bir değişiklik yapıldı. Doğal SİT alanlarına yönelik yetkiler Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na geçerken, KHK ile 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Meclis’te tartışmaya bile gerek duyulmadan aslında yürürlüğü sokulmuş oldu. Bunun adı TBMM’ye kanun teklifi sunmadan kanun hükmünde kararnamelerle kamusal varlıkların yokolmasına sebep olacak düzenlemeler yapmak değil de nedir? Muhalefet milletvekilleri bir yana AKP milletvekillerinin kaçının bu yeni durumdan haberi var, merak ederiz.
648 sayılı KHK, Meclis komisyonlarında bekleyen ya da Genel Kurul’a indirilmiş ancak görüşülmemiş kanun tekliflerini de içerecek biçimde genişletilerek yayımlandı. Bu KHK ile 4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun, 3194 sayılı İmar Kanunu, 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu, 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu, 4848 sayılı Kültür ve Turizm Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, 3234 sayılı Orman Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, 6107 sayılı İller Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanun’da değişiklikler yapıldı.
Altı ay sonra ne olacak?
“Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” ile birlikte Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki koruma kurullarının tabiat varlıklarıyla ilgili yetkileriyle il genel meclisleri ve belediyelerin tasarrufundaki imar planlama yetkileri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na geçti, 1989’dan beri faaliyette olan Özel Çevre Koruma Kurumu kapatıldı. Kurumun sorumluluğundaki tüm işler için, “Bakan tarafından uygun görülen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın birimlerince yürütülür” dendi. Artık, milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları, tabiatı koruma alanları, doğal SİT alanları, sulak alanlar, özel çevre koruma bölgelerinin kullanma ve yapılaşmaya ilişkin kararları Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verilecek. Kararname’nin 17. maddesine eklenen Geçici 6. Madde ile, “Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte, doğal SİT alanı ve tabiat varlığı olarak tesbit ve tescil edilmiş alan ve varlıklara ilişkin her türlü belge, bu alan ve varlıkların statülerinin yeniden değerlendirilmesi için en geç altı ay içinde Bakanlığa devredilir” hükmü getirildi. Bu hüküm, altı ay sonra bu statülerin kalmayacağının habercisi niteliğinde. Yalnızca doğal SİT’ler değil aynı zamanda doğal SİT’lerle kesişen arkeolojik, kültürel, kentsel ve tarihi SİT’ler de tehlike altında girmiş bulunuyor.
SİT’ler yeniden belirlenecek
Yine aynı maddenin 3. fıkrasına göre, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca tesbit edilecek uzmanlardan oluşan komisyonda yeniden tesbit edilen doğal SİT alanı ve tabiat varlıklarıyla ilgili statüler, Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın onayıyla, yapı yasağı öngörülen statüler ise Bakanlar Kurulu’nca onaylandıktan sonra tescil edilecek. Bu alanlar ve varlıklar yeni statüsüne, ören yerleri ise mevcut statülerine uygun koruma ve kullanma esaslarına göre yetkili idarelerce yönetilecek.
Dolayısıyla, AKP iktidarının en yaratıcı, en cevval değişiklikleri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile ilintili olarak yaptığını söylemek çok yanlış olmaz. Bu kanun hükmünde kararnamenin hükmünde çevre mevre artık yok...
Geçen yılın sonlarına doğru Kültür ve Tabiatı Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında değişikliklere gidilerek, tüm doğal alanlar, tarihî ve kültürel SİT alanlarına yönelik geri dönüşü olmayan bir tahribatın yolu açılmak istenmişti. Hatta, Avrupa Komisyonu, kanun tasarısının TBMM gündemine girmesinden hemen sonra yayımladığı Türkiye 2010 İlerleme Raporu’nda tasarıyı “endişe verici bir gelişme” olarak nitelendirmişti. Bu durumun kendisi bile AKP hükümetinin yasa tasarısına ilişkin gerekçesinde dayanak olarak sunduğu “AB uyum süreci doğrultusunda hazırlandığı” iddiasını çürütmüştü. Dolayısıyla paradigmayı, kentsel büyümeyi doğayı azamî koruyarak gerçekleştirmek değil, doğayı kentsel büyümeye uyarlamak olarak özetleyebiliriz.
İmar planlama yetkileri
Geçen hafta, tam da bu tanıma uygun bir düzenleme gerçekleştirildi. Türkiye, kendi sıcak gündemiyle meşgulken, 17 ağustosta Resmî Gazete’de yayımlanan 648 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Türkiye’nin çevre, doğa ve kültür mirasının yönetimine ilişkin çok önemli bir değişiklik yapıldı. Doğal SİT alanlarına yönelik yetkiler Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na geçerken, KHK ile 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Meclis’te tartışmaya bile gerek duyulmadan aslında yürürlüğü sokulmuş oldu. Bunun adı TBMM’ye kanun teklifi sunmadan kanun hükmünde kararnamelerle kamusal varlıkların yokolmasına sebep olacak düzenlemeler yapmak değil de nedir? Muhalefet milletvekilleri bir yana AKP milletvekillerinin kaçının bu yeni durumdan haberi var, merak ederiz.
648 sayılı KHK, Meclis komisyonlarında bekleyen ya da Genel Kurul’a indirilmiş ancak görüşülmemiş kanun tekliflerini de içerecek biçimde genişletilerek yayımlandı. Bu KHK ile 4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun, 3194 sayılı İmar Kanunu, 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu, 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu, 4848 sayılı Kültür ve Turizm Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, 3234 sayılı Orman Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, 6107 sayılı İller Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanun’da değişiklikler yapıldı.
Altı ay sonra ne olacak?
“Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” ile birlikte Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki koruma kurullarının tabiat varlıklarıyla ilgili yetkileriyle il genel meclisleri ve belediyelerin tasarrufundaki imar planlama yetkileri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na geçti, 1989’dan beri faaliyette olan Özel Çevre Koruma Kurumu kapatıldı. Kurumun sorumluluğundaki tüm işler için, “Bakan tarafından uygun görülen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın birimlerince yürütülür” dendi. Artık, milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları, tabiatı koruma alanları, doğal SİT alanları, sulak alanlar, özel çevre koruma bölgelerinin kullanma ve yapılaşmaya ilişkin kararları Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verilecek. Kararname’nin 17. maddesine eklenen Geçici 6. Madde ile, “Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte, doğal SİT alanı ve tabiat varlığı olarak tesbit ve tescil edilmiş alan ve varlıklara ilişkin her türlü belge, bu alan ve varlıkların statülerinin yeniden değerlendirilmesi için en geç altı ay içinde Bakanlığa devredilir” hükmü getirildi. Bu hüküm, altı ay sonra bu statülerin kalmayacağının habercisi niteliğinde. Yalnızca doğal SİT’ler değil aynı zamanda doğal SİT’lerle kesişen arkeolojik, kültürel, kentsel ve tarihi SİT’ler de tehlike altında girmiş bulunuyor.
SİT’ler yeniden belirlenecek
Yine aynı maddenin 3. fıkrasına göre, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca tesbit edilecek uzmanlardan oluşan komisyonda yeniden tesbit edilen doğal SİT alanı ve tabiat varlıklarıyla ilgili statüler, Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın onayıyla, yapı yasağı öngörülen statüler ise Bakanlar Kurulu’nca onaylandıktan sonra tescil edilecek. Bu alanlar ve varlıklar yeni statüsüne, ören yerleri ise mevcut statülerine uygun koruma ve kullanma esaslarına göre yetkili idarelerce yönetilecek.
Dolayısıyla, AKP iktidarının en yaratıcı, en cevval değişiklikleri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile ilintili olarak yaptığını söylemek çok yanlış olmaz. Bu kanun hükmünde kararnamenin hükmünde çevre mevre artık yok...
TEPCO nükleerden çekildi, hükümetin ısrarı değişmedi
Geçen hafta, nükleer enerji tarihinin en büyük felaketi olarak nitelendirilen Fukuşima’daki nükleer kazada büyük sorumluluğu bulunan TEPCO (Tokyo Electric Power Company) şirketi, Türkiye’de Sinop’ta kurulması planlanan nükleer santral işinden çekildiğini açıkladı. TEPCO, martta meydana gelen deprem ve tsunami felaketlerinin ardından nükleer santralde yaşanan gelişmelerle ilgili izlediği tavırla güvenilirliği dibe vurmuş bir şirket olarak zaten gündemden Türkiye tarafından düşürülmeliydi. İlginçtir, aşağıda detaylarını aktaracağım bu şirket, hükümetin isteği ile değil de, kendi isteği ile konsorsiyumdan çekiliyor. Bu, hükümetin nükleer konusunda nasıl bir vurdumduymazlık, enerjisinin büyük kısmını nükleerden sağlayan ülkelerin bile alternatif planları masaya koyduğu bir dönemde nasıl bir anlamsız inat sergilediğinin açık göstergesi olmaya yeter de artar bile.
Hükümetin tavrı
Japonya’da kazadan sonra 14 yeni reaktör inşaatı iptal edildi. Yine kazadan sonra Sinop için görüşmeleri erteleyen taraf Japonya oldu. Türk hükümetinin TEPCO ile görüşmeleri bu zamana kadar devam ettirmesi, hem Türkiye hem de bölge ülkelerin halklarını risk altında bırakan bir tavırdı.
Nükleer felaketle ilgili TEPCO’nun ve Japon hükümetinin büyük ihmalleri olduğu, TEPCO’nun borsada işlem gören hisse senetlerinin değer kaybını azaltmak için felaketi bilerek ve isteyerek, mevcut durumdan daha küçükmüş gibi göstermeye çalıştığı artık bu işi takip edenler için bir sır değil. Üstelik, pek çok kez uzmanlar tarafından burada tsunami olabileceği dile getirilmişken, kafalarını kuma gömüp hiçbir önlem almamış olmaları, felaketin ardından durumun kontrol altına alınması konusunda büyük bir sorumsuzluk göstermiş olmaları da, bizim hükümet için bir şey ifade etmemişti.
TEPCO, kazanın ardından başlayan ve günümüze kadar gelen süreçte takındığı tavırla tüm dünyada tepkileri üzerine çekmiş bir şirket. Süreç boyunca şeffaflıktan uzak bir tavır sergileyen TEPCO, radyasyon seviyeleri konusunda eksik ve yanlış bilgi verdi. Sinop’ta kurulması planlanan nükleer santral için Japonya ile yapılan görüşmeler, Fukuşima’da yaşanan kazanın ardından nisan ayında, TEPCO tarafından geçici olarak ertelenmişti. Hükümet ise kazadan sadece üç ay sonra sicili bozuk TEPCO ile görüşmelere devam etti. Görüşmeleri olumsuz olarak sonlandıran taraf ise TEPCO oldu. Bu süreçte çevreci kuruluşların uyarılarının asla dikkate alınmadığını söylemeye gerek yok.
TEPCO’nun bozuk sicili
İsterseniz bu en büyük nükleer felaketin yaşandığı Japonya’daki Fukuşima nükleer santralinin sahibi TEPCO’yu Greenpeace’in verdiği bilgiler doğrultusunda biraz tanıyalım.
• 2007’de Japonya’da meydana gelen 7.1’lik depremden sonra, TEPCO’nun işletmecisi olduğu ülkenin en yeni santrali Kaşivazaki Kariva’daki üç reaktör aylarca kapalı kaldı.
• Fukuşima’da yaşanan kazadan sonra yapılan bir ankete göre, halkın yüzde 73’ü TEPCO’nun verdiği bilgilerin güvenilir olmadığı görüşünde.
• Deprem olduğu sırada bakım nedeniyle kapalı olan dördüncü reaktör, atık çubuklarının açığa çıkması nedeniyle sızıntı yaptı. İkinci reaktörde deprem sonrası açılan 20 cm’lik çatlak nedeniyle 10 binlerce ton radyoaktif su denize karıştı.
• TEPCO’nun üç reaktörde erime olduğunu saptaması iki ay sürdü, reaktörleri koruyan tanklardaki delikler ise ancak mayısta rapor edildi.
• Japonya’nın nükleer ajansının müdahalesi Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nca da şeffaflık konusunda eleştiri konusu oldu.
• Santralde soğutma işlemleri hâlâ duraklatılıyor ve santralin etrafındaki tahliye alanının biraz dışında bir çiftlikten gelen haberlere göre, daha önce rastlanmamış sakat doğumlar radyasyon güvenliği sorusunu gündeme getiriyor.
• TEPCO çalışanları, Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde 1 ve 2 numaralı reaktörlerde saatte 10 bin milisievert radyoaktivite ölçtü. Bu rakam marttan bu yana ölçülen en yüksek radyoaktivite. Japon Bilim Bakanlığı’nın broşürlerine göre, eğer bir insan 10 bin milisievert radyoaktiviteye maruz kalırsa bir ya da iki haftada ölebilir.
Gelişmiş ülkeler ve nükleer
Fukuşima’daki felaketten sonra pek çok ülke nükleer planlarını askıya aldı ya da iptal etti. Japonya 2050’ye kadar nükleer santrallerini kapatacak. İsviçre üç yeni nükleer reaktör planını iptal ederek, 2034’e kadar nükleer santrallerini kapatacağını açıkladı. Alman hükümeti, yedi nükleer santrali kapatarak, 2022’ye kadar tüm santrallerin aşamalı olarak devre dışı bırakılacağını duyurdu. Çin hükümeti, nükleer santral planlarını askıya aldı. İtalya’da nükleer santral kurulması konusu referanduma taşındı ve iptal edildi. Fransa ise nükleerin geleceğini tartışıyor. Yani anlayacağınız, enerjilerinin büyük bölümünü nükleerden elde eden ülkeler bile, gelecek planlarında nükleerin payını azaltıp, yenilenebilir ve alternatif enerji türlerinde neler yapabileceklerini araştırıyor. Yenilenebilir enerji imkânları geniş bir ülke olarak biz ise ısrarla nükleer gibi riski yüksek, maliyetli ve yapımı uzun yatırımlara dayanan bir enerji türünün peşinden koşuyoruz. Doğanın bize sunduğu imkânlardan korkmadan, nükleer kararının aynı zamanda etik bir karar olduğu gerçeğini gözardı etmeden ve kararı toplumsal boyutundan soyutlamadan yeniden ele almak gerekiyor.
Hükümetin tavrı
Japonya’da kazadan sonra 14 yeni reaktör inşaatı iptal edildi. Yine kazadan sonra Sinop için görüşmeleri erteleyen taraf Japonya oldu. Türk hükümetinin TEPCO ile görüşmeleri bu zamana kadar devam ettirmesi, hem Türkiye hem de bölge ülkelerin halklarını risk altında bırakan bir tavırdı.
Nükleer felaketle ilgili TEPCO’nun ve Japon hükümetinin büyük ihmalleri olduğu, TEPCO’nun borsada işlem gören hisse senetlerinin değer kaybını azaltmak için felaketi bilerek ve isteyerek, mevcut durumdan daha küçükmüş gibi göstermeye çalıştığı artık bu işi takip edenler için bir sır değil. Üstelik, pek çok kez uzmanlar tarafından burada tsunami olabileceği dile getirilmişken, kafalarını kuma gömüp hiçbir önlem almamış olmaları, felaketin ardından durumun kontrol altına alınması konusunda büyük bir sorumsuzluk göstermiş olmaları da, bizim hükümet için bir şey ifade etmemişti.
TEPCO, kazanın ardından başlayan ve günümüze kadar gelen süreçte takındığı tavırla tüm dünyada tepkileri üzerine çekmiş bir şirket. Süreç boyunca şeffaflıktan uzak bir tavır sergileyen TEPCO, radyasyon seviyeleri konusunda eksik ve yanlış bilgi verdi. Sinop’ta kurulması planlanan nükleer santral için Japonya ile yapılan görüşmeler, Fukuşima’da yaşanan kazanın ardından nisan ayında, TEPCO tarafından geçici olarak ertelenmişti. Hükümet ise kazadan sadece üç ay sonra sicili bozuk TEPCO ile görüşmelere devam etti. Görüşmeleri olumsuz olarak sonlandıran taraf ise TEPCO oldu. Bu süreçte çevreci kuruluşların uyarılarının asla dikkate alınmadığını söylemeye gerek yok.
TEPCO’nun bozuk sicili
İsterseniz bu en büyük nükleer felaketin yaşandığı Japonya’daki Fukuşima nükleer santralinin sahibi TEPCO’yu Greenpeace’in verdiği bilgiler doğrultusunda biraz tanıyalım.
• 2007’de Japonya’da meydana gelen 7.1’lik depremden sonra, TEPCO’nun işletmecisi olduğu ülkenin en yeni santrali Kaşivazaki Kariva’daki üç reaktör aylarca kapalı kaldı.
• Fukuşima’da yaşanan kazadan sonra yapılan bir ankete göre, halkın yüzde 73’ü TEPCO’nun verdiği bilgilerin güvenilir olmadığı görüşünde.
• Deprem olduğu sırada bakım nedeniyle kapalı olan dördüncü reaktör, atık çubuklarının açığa çıkması nedeniyle sızıntı yaptı. İkinci reaktörde deprem sonrası açılan 20 cm’lik çatlak nedeniyle 10 binlerce ton radyoaktif su denize karıştı.
• TEPCO’nun üç reaktörde erime olduğunu saptaması iki ay sürdü, reaktörleri koruyan tanklardaki delikler ise ancak mayısta rapor edildi.
• Japonya’nın nükleer ajansının müdahalesi Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nca da şeffaflık konusunda eleştiri konusu oldu.
• Santralde soğutma işlemleri hâlâ duraklatılıyor ve santralin etrafındaki tahliye alanının biraz dışında bir çiftlikten gelen haberlere göre, daha önce rastlanmamış sakat doğumlar radyasyon güvenliği sorusunu gündeme getiriyor.
• TEPCO çalışanları, Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde 1 ve 2 numaralı reaktörlerde saatte 10 bin milisievert radyoaktivite ölçtü. Bu rakam marttan bu yana ölçülen en yüksek radyoaktivite. Japon Bilim Bakanlığı’nın broşürlerine göre, eğer bir insan 10 bin milisievert radyoaktiviteye maruz kalırsa bir ya da iki haftada ölebilir.
Gelişmiş ülkeler ve nükleer
Fukuşima’daki felaketten sonra pek çok ülke nükleer planlarını askıya aldı ya da iptal etti. Japonya 2050’ye kadar nükleer santrallerini kapatacak. İsviçre üç yeni nükleer reaktör planını iptal ederek, 2034’e kadar nükleer santrallerini kapatacağını açıkladı. Alman hükümeti, yedi nükleer santrali kapatarak, 2022’ye kadar tüm santrallerin aşamalı olarak devre dışı bırakılacağını duyurdu. Çin hükümeti, nükleer santral planlarını askıya aldı. İtalya’da nükleer santral kurulması konusu referanduma taşındı ve iptal edildi. Fransa ise nükleerin geleceğini tartışıyor. Yani anlayacağınız, enerjilerinin büyük bölümünü nükleerden elde eden ülkeler bile, gelecek planlarında nükleerin payını azaltıp, yenilenebilir ve alternatif enerji türlerinde neler yapabileceklerini araştırıyor. Yenilenebilir enerji imkânları geniş bir ülke olarak biz ise ısrarla nükleer gibi riski yüksek, maliyetli ve yapımı uzun yatırımlara dayanan bir enerji türünün peşinden koşuyoruz. Doğanın bize sunduğu imkânlardan korkmadan, nükleer kararının aynı zamanda etik bir karar olduğu gerçeğini gözardı etmeden ve kararı toplumsal boyutundan soyutlamadan yeniden ele almak gerekiyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)