Ağustos 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ağustos 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Türk işadamının siyaset ve cesaretle imtihanı

Darbe anayasına verilen tepkiler konusunda ve samimiyette iş dünyasının nasıl sınıfta kaldığının farkında mısınız? Demokrasi kültürünün ülke ekonomisine yön veren sivil toplum kuruluşlarında ne kadar güdük kaldığı ortada.
Referandum süreci yaklaştıkça Türk iş dünyasının darbe anayasası ile imtihanına ilişkin özellikle son birkaç haftada önemli gelişmeler yaşadık. Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşüm süreci sancılı, tabular yıkılıyor, ezberler bozuluyor, dolayısıyla tüm bu olup bitenlere ayak uydurmak, gelişmeleri hazmetmek de zaman gerektiriyor.

Eleştiriler TÜSİAD’ı eksiltmez

Başbakan Erdoğan’ın çok ses getiren “bitaraf-bertaraf” çıkışı öncesi ve sonrasında TÜSİAD, “bizim duruşumuz belli, biz toptan değiştirilecek bir anayasa ihtiyacını her zaman dile getiriyoruz” dedi.
Diğer iş dünyası örgütleri bir yana TÜSİAD’dan oyunun rengini belirtme yönündeki beklentinin kamuoyunda bu kadar yüksek olması, aslında TÜSİAD açısından olumlu karşılanacak bir durum. Beğenelim beğenmeyelim, TÜSİAD’ın duruşunun hâlâ Türkiye’nin ekonomik ve siyasi gelişiminde önemli rolü vardır. O nedenle kimse TÜSİAD’la arası kötü olsun istemez...
Bugüne kadarki süreçte TUSKON, ASKON, MÜSİAD ve İTO’nun yanı sıra 365 oda ve borsayı temsilen TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’ndan referanduma yönelik renklerini belli eden açıklamalar geldi. Tabi, TÜSİAD’ın vurgu yaptığı anayasada toptan değişiklik vurgusuna TOBB’un da desteği söz konusu.

En cesur Alaton ve Ağaoğlu

Son dönemde şahsi olarak çıkıp da oyunun renginin evet olduğunu açıklayan birkaç cesur işadamının da gördüğü muamele mahalle baskısından hallicedir.
Bunların başında da TÜSİAD’ın tarafsızlığına nisbet yaparcasına İshak Alaton’dan gelen açıklamalar var. Alaton, 12 Eylül’deki referandumda bir değil iki kez ‘evet’ diyeceğini açıklayarak, iş dünyasını cesaret fakiri olmakla eleştirdi. TÜSİAD’a yapılan baskıya da karşı çıkan Alaton, zamanı gelince darbe mağduru olmamak için pozisyon almak gerektiğini dile getirdi. Alaton kadar cesur biri daha var. O da Ali Ağaoğlu. Particiliği olmadığını ama daha demokratik bir Türkiye için 12 Eylül’de ‘evet’ oyu atacağını çıktı açık açık söyledi.
Güneydoğu ve Doğu Anadolu illerinin önde gelen işadamlarından da ‘evet’ler duyduk ancak, en büyük cesaret örneği, BDP’nin boykotuna rağmen bölge sanayici ve iş çevrelerini temsil eden 14 sivil toplum örgütünün referandumda evet oyu vereceklerini açıklamasıydı.
Cesaretlerine karşılık olarak da, BDP Başkanı Selahattin Demirtaş’tan ahlaksızlık nitelemesi aldılar.
Bu örgütlerin arasında TOBB’un, TÜSİAD’ın ve MÜSİAD’ın bölge illerdeki şubeleri bulunuyor. Bu örgütler en azından ahlaksızlık sözüne karşı sessiz kalmamalıydı.

Hiç hayır diyen işadamı yok mu?

Şu ana kadar referandumda hayır diyeceğini açıklayan bir işadamı duymadık. Kimse durup dururken dikkatleri üzerine çekmek istemez ancak şu anki konjonktürde hayır diyen bir işadamı da son derece ilginç olabilir.
Sessiz kalma hali, iş dünyasının gelecek eleştirilerden korktuğuna bir işaret olarak değerlendirilebilir mi?
Bu noktada, İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince’nin geçen haftaki sözleri kayda değerdi.
Özince, “Halkın demokratik tercihleri doğrultusunda oluşacak yönetimler hiçbir risk taşımaz. Önemli olan, demokratik prensiplerin sonuna kadar çalışmasıdır. İşadamları bir tarafta serbest piyasa ekonomisinde serbestliği sonuna kadar savunurken, siyasetteki serbestiden mi korkacak? Böyle bir saçmalık olmaz. İster koalisyon, ister azınlık hükümeti olur... Türkiye’nin azınlık hükümetiyle yönetildiği dönemler de oldu. İktisadi açıdan Türkiye’nin göreceli bir iyi yönetim dönemi yaşadığını düşünüyorum.
Ama bu demek değildir ki, bu performansı başkası gösteremez. Ben artık Türkiye’nin belli bir olgunluğa geldiğini düşünüyorum” yorumunu yaptı.
Oyların rengi ne olacak olursa olsun, fikirleri söylemek, Türkiye’nin can yakan konularında tartışma açmak, öneri getirmek, elleri taşın altına koymak herkes kadar iş dünyasının da işidir.
Bugün Kürtlerin, azınlıkların, türbanlı kızların, toplumun tüm itilip ezilmişlerinin talep ettiği özgürlük, demokrasi eşitlik, insan hak ve özgürlüklerine saygı bir gün herkese lazım olabilir...

 * * *

Adnan Dalgakıran ortalığı yine fena karıştıracak

İstanbul Sanayi Odası’nda Meclis üyesi olduktan sonra muhalif konuşmalarıyla İSO’da bir dönem sıkıntı yaratan TİM Yönetim Kurulu Üyesi ve Makine Tanıtım Grubu Başkanı Adnan Dalgakıran, yine epey tartışma yaratacak açıklamalar yapıyor. Dalgakıran’ın eleştiri oklarının hedefinde TOBB var.
TOBB’un iş dünyasındaki gerçek sivil toplum kuruluşlarının gelişmesinin engelleyen bir kült olduğunu ve TOBB’un yapısının aşamalı bir şekilde değiştirilerek sembolik bir teşkilata dönüştürülmesi gerektiğini savunuyor.

İSO’da gündeme getirecek

Dalgakıran, TOBB ile ilgili bir çalışma başlatmış ve yakın zamanda çalışmayı İSO toplantılarında dile getirmeye başlayacakmış. Hatta konuyu Sanayi Bakanlığı’na da sunmuş. Dalgakıran’ın önerisi şöyle: “TOBB’un yapısını değiştirerek, sembolik bir teşkilata dönüştürelim. Türkiye’de sadece birkaç şeyi savunabilsin. Örneğin hukuk sistemi ve demokrasi gibi. TOBB’u büyük paraların üzerine oturabilir bir yapıdan çıkarmamız lazım. Yapının değişimiyle Türkiye’deki sanayi ve ticaret odaları birlikte mecburi üyelik ve aidat sisteminin olmadığı, ayrı birer birlik altında toplanabilir. Bunu yapabilirsek, gerçek sivil toplum kuruluşlarının örgütleşmesini ve oluşabilmesini sağlayabiliriz. Türkiye’nin ihtiyacı olan gerçek sivil toplum örgütleridir.”
Dalgakıran, sivil toplum kuruluşları olmayan bir Türkiye’nin, daha güzel bir demokrasiye geçişte zorlanacağını ve bu nedenle de TOBB’un ciddi bir dönüşüme ihtiyacı olduğunu dile getiriyor ve ekliyor: “Bunlar bizim fikrimiz. Kimse bize kızmamalı. Bu fikri insanlarımızla paylaşalım. Biz TOBB’daki bu dönüşümün aşama aşama yapılmasını arzu ediyoruz. Yarın hemen mecburi üyelik kalksın demiyoruz.”
Şimdi, söz sırası TOBB’a geçti. Rifat Hisarcıklıoğlu, bu açıklamalara duyarsız kalamaz, önümüzdeki dönemde açıklamaları gelecektir...

Yatırım Destek Ajansı’nda sular durulmuyor

Doğrudan Başbakan’a bağlı çalışmak üzere Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı Başkanlığı için İsviçre’den Türkiye’ye transfer edilen Alpaslan Korkmaz, bu ay başında sürpriz bir kararla kurumdaki görevinden istifa etti. Başbakan’ın prenslerinden biri olarak nitelendirilen Korkmaz, dört yıldır bu görevdeydi. Başbakan Erdoğan’ın, Korkmaz’ın performansından memnun olmadığı için istifadan çok önce Korkmaz’ın ipini çektiği, ancak bu zamana kadar görev sürecinin bir şekilde uzatıldığı kulislerde konuşulmuştu.
Korkmaz’ın iş başına geldiği dönemde yabancı yatırım miktarının düşmesi ve bazı uluslararası devlerin Türkiye’ye yapacağı yatırım haberlerinin arkasının gelmemesi, sonun başlangıcı oldu. Daha sonrasında da Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı’nda yolsuzluk ve usulsüzlük söylentileri çıktı, Sayıştay konuyla ilgili inceleme başlattı. Bunlardan bahsetmemizin sebebi, Ajans tarafında suların hâlâ durulmadığı yönündeki gelişmeler...

Alkış’a konuşma yaptırılmamış

Geçtiğimiz iki gün boyunca DEİK bünyesinde Hindistan-Türkiye Bağımsız Devletler Topluluğu İş Forumu gerçekleştirildi. Hintli işadamlarıyla, BDT ülkelerindeki işadamlarının tanıştırılması, ortak iş ve yatırım fırsatlarını değerlendirmeleri için düzenlenen iki günlük iş forumunun ilk gece düzenlenen yemeğine davetli 300 yabancı işadamından sadece 30 kişi civarında bir katılım oldu. Ayrıca, Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı’nı temsilen kimse yemeğe katılmazken, kimse konuşma bile yapmadı.
Hatta, Türk-Hint İş Konseyi Başkan Yardımcısı Erdal Alkış, bir konuşma yapmak istemiş, ancak kulağımıza gelenlere göre Alkış’a konuşma yaptırılmamış. Alkış’ın adı şu sıralar Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı’nın başkan adayları arasında sayılıyor. Alkış, daha önce Korkmaz’ı da eleştirmiş, Ajansın başındaki kişi olarak Türkiye’ye yatırıma gelmek isteyen ArcelorMittal’i engellediği yönünde açıklamalar yapmıştı.
Davos’ta yaşanan one minute krizinden önce Başbakan Erdoğan ile biraraya gelen ArcelorMittal’in patronu Lakshmi Mittal, kendilerine çeşitli muafiyetler sağlanması halinde Erdemir’le ilgilenebileceklerini ve Avrupa’daki merkezlerinden birini Türkiye’ye kaydırabileceklerini söylemiş. Ancak, geçen zaman içinde Ajans, konuyla hiç ilgilenmedi ve böylesi bir yatırım fırsatı da ekaçmış oldu.

Başkanlığa kim gelecek?

31 ağustos itibariyle Alpaslan Korkmaz’ın görev süresi doluyor. Ajansta daire başkanlığı yürüten Hüseyin Aslan’ın adı da, Korkmaz’ın bırakacağı koltuk için konuşuluyor. Aslan’ın Başbakan’ın da yakını olan işadamı Remzi Gür’le olan yakınlığı daha önce medyaya yansımıştı. Hatta, Gür’ün referansıyla Aslan’ın bu göreve aday olduğu konuşulmuştu. Gelinen noktada görünen o ki, Yatırım Destek Ajansı’nda Korkmaz’ın istifasının ardından karışıklık bitmemiş, görevler layıkıyla yerine getirilmemiş. Bilinmez ama belki de birileri Yatırım Destek Ajansı’nın aktif olmaması için taş koyuyor olabilir. 31 ağustosta görev süresi dolacak Korkmaz’ın ardından Başbakan Erdoğan’ın hemen bu göreve atama yapmayacağı, 12 eylüldeki referandumun ardından durumu değerlendireceği de konuşulanlar arasında...

* * * 

Kanada Tarım Bakanı’ndan Mersinli Arbel’e vefa ziyareti

Kanada Parlamentosu’nun 2004’te Ermeni soykırımını kabul etmesiyle birlikte devam eden süreçte tamamen siyasi nedenlere bağlı olarak, Türkiye Kanada ilişkileri çok zayıflamış, neredeyse kopma noktasına gelmişti. Türkiye, büyük avantajlar elde edeceği bir ülkeyle ilişkilerini en az seviyeye indirerek, önemli fırsatları da kaçırmış oldu. “Soykırımı tanıyan başka ülkeler de var, bu sorunu çözmeliyiz” düşüncesiyle Kemal Unakıtan’ın Maliye Bakanlığı döneminde başlatılan girişimler, biraz zaman alsa da meyvelerini vermeye başladı. Kanada’da 100 bin civarında Türk yaşadığı göz önüne alındığında geçen yıl THY’nin Toronto’ya direkt uçuşlara başlaması bu yönde atılan önemli adımlardan biri oldu.
Kanada ile Türkiye’nin ilişkileri geç başladı, yavaş ilerliyor ama hiç ilişki olmamasından çok daha iyi bir durum. Kanadalı şirketler Türkiye’ye ilgi duymaya başladı, 1 milyar dolar civarında bir yatırımları oldu. İki ülke arasındaki ticaret hacmi de 2 milyar dolar seviyelerinde. İki taraf içinde keşfedilecek çok fazla ticaret ve yatırım fırsatı olduğu bir gerçek.
Bu arada, uzun süreden bu yana ilk kez Kanadalı bir Bakan Türkiye’yi ziyarete geliyor. Sınırlı tarım alanlarına sahip olmasına rağmen bir tarım ülkesi olan Kanada’nın Federal Tarım Bakanı Gerry Ritz, temaslarda bulunmak üzere 13-15 eylülde Türkiye’de olacak. Tarım Bakanı Mehdi Eker ile çeşitli görüşmeler yapacak olan heyetin, Türkiye’deki tarımsal ürünlere yönelik çeşitli planları var. Ayrıca, tarımsal ürünlere yönelik olarak çeşitli anlaşmaların imzalanması da gündemde. Üretim potansiyeline rağmen sıcak iklimlerde yetişen ürünlere yönelik talebin karşılanması amacıyla Kanada, düzenli olarak ithalat yapıyor. Bunların başında meyve ve sebzeye olan talep geliyor.

Mersin’de Bakan ağırlayacaklar

Bu arada Kanadalı Bakan, Ankara temaslarının yanı sıra Mersin’e de girecek. Ziyaretin sebebi de, geçen yıl Alliance Grain Traders Income Fund ile yaptığı birleşme sonrası Toronto Borsası’nda yüzde 100 halka açılan Arbel’in tesislerini yakından görmek. Türkiye’nin en büyük bakliyat ihracatçısı olan Arbel, makarnada da Arbella markasıyla tanınıyor. Ancak, Arbel, bakliyat işinde dünya çapında bir aktör. Arbel’in, Türkiye’den sonraki en büyük yatırımları Kanada’da bulunuyor.
Arbel, Kanada’da farklı eyaletlerde sekiz bakliyat fabrikasına sahip. Mercimek piyasasında Kanada’da bir numara, şimdi bakliyat işinde de bir numara olmuş durumda. Arbel’in patronu Mahmut Aslan, “Kanada, Türkler gibi değildir, yatırımcısını sever” diyor.

Bakliyattan akaryakıta

Bakliyat işinde büyük oynayan Arbel, kendine yeni bir iddialı alan daha seçmiş. O da akaryakıt sektörü. Bu alana girmelerinde akaryakıt dağıtım şirketlerinin açıkladığı kârlılık rakamları etkili olmuş ve bu işe girmeye karar vermişler.
Mersin merkezli Fullpet şirketini alarak bu işe giren Arbel, 10 tane yer alarak İstanbul’da benzin istasyonlarını da kurmaya başlamış bile. Sektörde çok iddialı olmayı hedefleyen Arbel, bu işe büyük para yatırmaya devam edecek gibi görünüyor.

Yunanistan Midilli’deki gümrük kapısını ikiliyor

Türkiye’den bakınca ışıkları görünen, açık havada en net haliyle kıyılarını fark edebildiğiniz, elinizi uzatsanız karşıdan tutacaklarmış gibi görünen Yunan adaları artık Türkler için gizemli yerler değil. Hatırlanacağı gibi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun mayıs ayında yaptığı temasların ardından imzalanan anlaşmalar kısa süre önce meyvelerini verdi. 28 Temmuz tarihi itibariyle yeşil pasaport sahibi Türk vatandaşları Yunan adalarına vizesiz olarak günübirlik seyahat etmeye başladı. Ayvalık ile konum itibariyle Türkiye’ye en yakın Yunan adalarından biri olan ve Midilli olarak bilinen Lesbos Adası arasında yıllardan beri feribot seferleri düzenleniyor. Günübirlik seyahatlerin başlamasıyla birlikte bu sefer sayıları haftanın belli günleri için arttırılmış. Talep epeyce yüksek. Hatta daha önce sadece bir tek şirket bu feribot seferlerini düzenlerken, yenileri de hizmet vermeye başlamış.

Sınır kapıları yetersiz

Sınırlı olsa da bunlar başlangıç için son derece önemli. Daha fazlasını da şimdilik beklememek lazım zira girişimler ne kadar iyi de olsa, hem Ayvalık hudut kapısının hem de Ada’ya giriş yapılan Mytlini gümrük kapısının ne kadar yetersiz olduğunu geçen hafta yaptığım seyahat sırasında bir kez daha görmüş oldum. Her iki tarafta çalışan memurlar çok iyiniyetli ancak bu durum saatlerce güneşin, sıcağın altında kuyruk bekleme gerçeğini değiştirmiyor. Hem Türkiye tarafındaki hem de Midilli’deki gümrük binaları son derece yetersiz ve elverişsiz şartlara sahip. Uzun süreli gidenler için bir nebze çekilebilir ancak zaten günübirlik gidenler için saatlerce kuyrukta bekliyor olmak ziyaretleri anlamsız hale getiriyor. Görünen en ciddi sorun bu.

Assos’tan Molivos’a 20 dakika

Midilli Adası’na geçmeden dört gün geçirdiğim Assos’ta, arkadaşlarımla buradan Ada’ya tekneler gidip gelse ne kadar iyi olur diye konuştuk. Türkiye’de Assos ile Midilli Adası’nın en batı ucu Molivos’un uzaklığı 7.5 mil. Ortalama bir tekneyle 20-30 dakikada karşıda olmak mümkün. Döndükten sonra öğrendim ki, Assos civarlarındaki bir nokta ile Molivos’a gümrük kapısı kurulması yönünde çalışmalar yapılıyormuş. Ayvalık-Mytlini arası 1.5 saat süren yolculuğun üçte bir zamanda yapılabilecek olması gidiş gelişleri çok daha cazip hale getirebilir.

Türkler, adalara nefes aldırır

Yunanistan’ın sorunlu ekonomisinin kurtuluşu Türkiye’den ve bu adaları ziyaret edecek olan Türklerden geçiyor desek çok abartmış olmayız. Özellikle adalardaki yerel kalkınma için Türkiye’den yapılacak ziyaretler çok önemli. Geçen hafta, Türkiye ile ilişkileri bozulan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Yunanistan’ı Başbakan olarak ilk kez ziyaret etti. Bu ziyaretin ardından Yunan medyasında son dönemde İsrailli turistlerin Türkiye yerine Yunanistan’ı tercih ettiği yönünde haberler yer aldı. Bu yılın ilk altı ayında Yunanistan’a giden İsrailli turist sayısı 230 binmiş. Geçen yıl Yunanistan’ı ziyaret eden Türk turist sayısı ise 200 binleri geçmiş durumda, yılsonuna kadar geçen yılki rakamın çok çok üzerine çıkılması bekleniyor. Zaten Yunanistan her zaman turist alan destinasyonlara sahip. İsrailli turistin Yunanistan tercihi tamamen konjonktürel olarak değerlendirilebilir. Ancak, ülkeye ekonomik olarak nefes aldıracak olan Yunanistan’ın gerçek hinterland’ı yanıbaşındaki Türkiye’dir. Küresel krizin en fazla sarstığı, Avrupa Birliği’nin kurtarmak için seferber olduğu ülkede fiyatlar nasıl derseniz, geçen yılın fiyatları ile aynı seviyede. Turist çekmek için fiyat kırmamışlar ya da krizdeyiz deyip rakamları uçurmamışlar.
Ancak, kriz sonucu benzin fiyatlarındaki KDV oranının arttırılması nedeniyle benzin fiyatları uçmuş durumda. Bir litre benzin 1.50 avro ki, geçen yıl bu rakam 1 avronun altındaydı. Öte yandan, ilginç bir anektod da mültecilerle ilgili. Mültecilerin en fazla tercih ettiği Yunan adalarından Midilli’ye iltica etmeye çalışan insan sayısında, gidiş gelişlerin hızlanması ve iki tarafın sahil güvenliklerinin korumasıyla azalma olmuş.
Bu ikili trafiğin artmasının her iki ülkeye de getireceği kültürel, siyasi ve ekonomik artılar çok, ama bir şartla. Yeter ki, Ege’nin bu tarafı mangal ve modern Türk mimarisi geleneklerini adalara götürmesin...

Rakısı elden gitti, o sigaraya göz dikti

Hayyam Garipoğlu isminin büyük patronlar arasında anılmaya başlaması, özelleştirilen Sümerbank’ı satın aldığı döneme denk gelir. Marmara Bira’yı kurarak pazarda büyümesiyle dikkat çekmesinin ardından çeşitli sektörlerde de faaliyetlerini sürdüren Garipoğlu’nun ismi, çeşitli vesilelerle kamuoyunun gündeminde yer aldı. Bu haberler kimi zaman yolsuzluk, kimi zaman Nesim Malki cinayetinde azmettiricilik, çoğu zaman da TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) ile yaşadığı olaylarla ilgili oldu. Son dönemde de tüyler ürperten Münevver Karabulut cinayeti ile...
Yaşadığı sıkıntılara rağmen iş hayatında durmayan, sürekli yeni birşeylerin peşinde koşan bir isim Garipoğlu. Burgaz Alkollü İçkiler şirketiyle içki pazarına giren Garipoğlu, zaman içinde bazı ürünlerde ciddi pazar paylarına ulaşarak bu alandaki liderlerin karşısına zorlu bir rakip olarak çıktı.
Ancak, burada da sıkıntı eksik olmadı, sahte bandrol iddiaları gündemdem düşmedi, davalar açıldı, depoları basıldı, rakılara el kondu.

Mey İçki’nin kararı ne olacak?

Daha sonra Sümerbank’tan kaynaklanan borçları nedeniyle TMSF, Garipoğlu’na ait şirketlere el koydu. TMSF, şirketi satışa çıkarınca Mey İçki talip oldu. Ancak, bu satış hakim durum yaratacağı gerekçesiyle Rekabet Kurulu’nun onayını alamadı. TMSF, ilginç bir kararla tekrar Burgaz Alkollü İçkiler’i Garipoğlu’na devretti. Ardından, 12 Temmuz’da Mey İçki aynı yönde yeniden taahhütlerde bulununca, Rekabet Kurulu Mey İçki’ye şartlı devir için onay verdi.
Mey İçki, Votka 1967 markası ve Burgaz’ın rakı ve cin işkollarını tümüyle elden çıkarmayı taahhüt ederken, Rekabet Kurulu, Votka 1967 markası ile Burgaz’ın rakı ve cin işkollarını tümüyle elden çıkarılması ve İstanblue markasının ayrıştırılması konusunda Mey İçki’ye süre verdi. Bu süre, ticari sır olduğu gerekçesi ile açıklanmadı. Söylenenlere göre, Mey İçki’nin kararını geçen hafta bildirmesi gerekiyormuş. Şimdi, Mey İçki’nin vereceği karar bekleniyor. Mey İçki, bu şartları kabul ederse, Garipoğlu, TMSF’ye olan borçlarını kapatacak, kabul etmezse satış için yeni bir süreç başlayacak demektir. Medyaya yansıyan haberlerde, Grubun TMSF’ye 300 milyon dolar civarında borcu olduğu belirtilmişti.

Yeni yatırımlara giriyor

Bu zorlu ve karışık süreç devam ederken, Hayyam Garipoğlu da boş durmuyor, yeni yatırımlara soyunuyor.
Hatırlanacağı gibi, 2009’da TMSF, Garipoğlu Grubu’na ait 70 şirkete el koymuş, o dönem yapılan incelemelerde Garipoğlu üzerine kayıtlı olmayan iki şirket daha ortaya çıkmıştı. Bu şirketler Garipoğlu’nun adına kayıtlı olmayan biri bira, diğeri de sigara şirketiydi.
Garipoğlu, Lüleburgaz’daki fabrikasında Pera markasıyla bira üretimi yapıyordu ancak bu bira üretimine diğerlerine oranla daha geç girdiği için kamuoyu tarafından pek duyulmamıştı. Garipoğlu’nun sigara üretimi yapan şirketinin adı ise Boğaziçi Sigara ve Tütüncülük A.Ş. Bu şirket, 2003’te kurulmuş ve ortakları arasında Garipoğlu Ailesi’nden kimse yok. Bundan iki üç yıl önce TAPDK’dan (Tütün ve Alkollü İçecekler Piyasa Düzenleme Kurulu) sigara üretimiyle ilgili tüm izinler alınmış. Bu arada, Boğaziçi Sigara ve Tütüncülük, iki markayla ürünlerini piyasaya vermeye başlamış bile.
Başlangıç olarak Anadolu’da deneme satışları yapmış. Sigaralar birkaç haftadır İstanbul’da belirlenen noktalarda satılıyormuş.
İş hayatı epeyce inişli çıkışlı olan Garipoğlu, yaşadığı olumsuzluklardan pek yılmıyor gibi, şimdi küllerinden yeniden bir kez daha doğuyor...

* * * 

Et ithalatında özel sektöre yeşil ışık

Türkiye’nin gündemini epeydir meşgul eden konulardan biri de canlı hayvan ithalatı. Hayvan popülasyonunun azalması ve buna bağlı olarak et arzında yaşanan düşüşle birlikte et fiyatları yükseldi. Ardından da, et ve canlı hayvan ithalatının önünü açan süreç geldi.
Hükümet, Et ve Balık Kurumu’nca yapılmak üzere hem et ithalatına hem de canlı hayvan ithalatının önünü açtı. Ondan sonra tartışmalar da başladı, bu etler nerede muhafaza edilecek, halka nasıl ulaştırılacak, fiyatlar düşecek mi gibi sorular ardı ardına gündeme geldi. Geçen hafta Tarım Bakanı Mehdi Eker, biraraya geldiği küçük bir gruba, Et ve Balık Kurumu’nun tedarik ve temin edeceği kırmızı etlerin satışı konusunda Türkiye Perakendeciler Federasyonu ile işbirliği yapılacağını söylemiş.
Buna göre, her gün 20 ton et, Federasyon’a verilecek. Federasyon da bu eti üye işyerlerinde satışa sunacakmış.
Et ve Balık Kurumu’nun fazla yaygın bir satış ağı yok, etin geniş kitlelere ulaştırılmasında sorun yaşanıyor. Mesela Ankara’da sadece üç dört satış noktası var. Türkiye Perakendeciler Federasyonu, satış fiyatı 17 TL’nin altında olmak şartıyla temin ettiği bu eti Ankara’daki kendisine üye 300 civarındaki satış noktasında tüketicilere sunacakmış.

Pazartesi günü açıklama olabilir

Ancak, 20 ton et düşük bir miktar olduğu için Et ve Balık Kurumu’nun, daha fazlasını temin için 23 Ağustos’ta yeni bir açıklama yapabileceği söyleniyor. Et ve Balık Kurumu’nun temin ettiği etler 300 satış noktasına gönderilince, pek çok market de kendi sattıkları etlerin fiyatını aşağı çekmek zorunda kalmış. Gelinen noktada, pazartesi günü EBK, ya daha fazla et temini için bir yol bulacak ya da ihale usulü değil de özel şirketlerin canlı hayvan ithaline izin verecek. Bu haliyle de, Türkiye Perakendeciler Federasyonu’na et konusunda hem Ankara dışındaki üyeleri, hem de üye olmayan market sahipleri tarafından ciddi talep geldiği belirtiliyor.

Fayda A.Ş. ithalata başlayacak

Öte yandan, Tarım Bakanlığı, besi hayvan ithalindeki gümrük oranlarını yüzde 40’a indirip özel firmalara da ithalat izni vermişti.
Bu kararın ardından Türkiye Perakendeciler Federasyonu, kırmızı et konusunda iki önemli karar aldı. Ardından da Fayda A.Ş. ve Aytaç Et ile anlaştı. Fayda A.Ş., Türkiye Perakendeciler Federasyonu üyesi işadamlarının kurduğu, çok ortaklı bir tedarik şirketi. Şirket, Macaristan ve izin verilen Avrupa ülkelerinden canlı hayvan ithalatı yapacakmış. Gelen hayvanlar Aytaç’ın Çankırı Çerkeş’teki tesislerinde kesilip işlendikten sonra Türkiye Perakendeciler Federasyonu üyesi işyerlerinde satışa sunulacakmış.
Aynı sistemin diğer perakende zincirleri tarafından da uygulanması bekleniyor. Bu gelişmeler ışığında anlaşılan önümüzdeki günlerde, et ithalatı ile ilgili yeni haberler duyacağız...

UNESCO’dan Topbaş’a 15 Ekim’e kadar süre

UNESCO’nun Dünya Miras Komitesi, 25 Temmuz-3 Ağustos 2010 tarihlerinde Brezilya’da gerçekleştirdiği 34’üncü oturumda, İstanbul’un tarihî alanlarının tehlike altında olup olmadığını ve Dünya Mirası Listesi’nden çıkarılıp çıkarılmamasını ele aldı.
İstanbul’u yetersiz koruma standartları nedeniyle uzun yıllardır takip eden ve uyaran UNESCO, 1 Haziran 2010’da yayınladığı taslak kararında, İstanbul’da bulunan Dünya Miras Alanları’nın (ağırlıklı olarak tarihi yarımada) Türkiye’nin de taahhüt ettiği uluslararası koruma standartlarına uygun olarak korunmadığını, Haliç Metro Köprüsü inşaatının ve İstanbul Boğazı karayolu tüp geçiş projesinin bu standartları ihlal ettiğini, İstanbul’u Tehlike Altındaki Dünya Miras Listesi’ne alabileceğini duyurdu.
Bunu da Brezilya’daki toplantıda karara bağlayacaktı. Taslak karar, İstanbul’un Dünya Miras Listesi’nden düşürülerek, Tehlike Altındaki Dünya Miras Listesi’ne alınmasının ardından Komite’nin taleplerinde gelişme sağlanamadığı takdirde listeden tamamen atılmasını öngörüyordu.

 

Haber manipülasyonu

Bu gelişmelerin ardından taslak karar herkesi telaşlandırdı. Başbakan Erdoğan ve Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın devreye girmesiyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kadir Topbaş, UNESCO’ya İstanbul’un listeden düşürülmemesi için ellerinden gelen her şeyi yapmaya hazır olduklarını dile getiren bir mektup gönderdi.
Ardından kararın çıkmasını önlemek amacıyla Türkiye’den kalabalık bir heyet Brezilya’ya doğru hareket etti. Duyduğumuza göre heyette, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyesi iki kişi yer alırken, Haliç Metro Köprüsü inşaatını üstlenen inşaat şirketinden de iki kişi hazır bulunmuş.
Son dakika çabalarının UNESCO ne kadarını dikkate aldı, ne kadarını göz ardı etti bilinmez ama toplantı Brezilya’da devam ederken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden Anadolu Ajansı’na geçilen “UNESCO’dan İstanbul’a mutlu haber, UNESCO İstanbul’u kara listeye almadı” başlıklı kesin hüküm veren haberler buram buram asparagas kokuyordu.
Zira, Haliç Metro Köprüsü projesiyle ilgili inceleme talep eden, İstanbul’un listeden düşürülmesini gündeme getiren UNESCO’yu kararından caydıracak hiçbir gelişme de yok. Belediye, daha önce de aynı yola başvurmuş, yaptığı açıklamalar UNESCO tarafından yalanlanmıştı.

 

Karar 3 Ağustos’ta çıktı

Sonuçta UNESCO İstanbul’un durumu ile ilgili kararını 3 Ağustos 2010 tarihi itibariyle verdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, hem etekleri tutuştuğundan hem de biraz zaman kazanmak istediğinden Brezilya’daki toplantıda, uluslararası bağımsız bir heyete bağımsız Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) yaptırılması konusunda söz vermiş.
Ortaya koyacağı alternatif çözümleri ve bunların etki değerlendirmelerini de içermesi gereken bu değerlendirmenin sonuçlarını da 15 Ekim 2010 tarihine kadar Dünya Mirası Merkezi’ne göndermesi gerekiyor.
15 Ekim’e kadar gelecek ÇED dışında UNESCO, Türkiye’den şunları bekliyor:
“Kentsel dönüşüm projeleri de dahil olmak üzere ulaşım ve diğer altyapı projelerini kapsayan tüm büyük ölçekli projelerde bu projelerin kültür varlıklarının olağanüstü evrensel değeri üzerinde olumsuz etkiler göstermemesini sağlamaya yönelik sıkı bir miras etki değerlendirmesi sürecinin tatbik edilmesi, kültür varlıklarının başlıca hassas ögeleri olan Osmanlı tarzı ahşap evlerle Teodosyus Surları’nın korunması ve rehabilitasyonu için bir programın kabul edilmesi, geriye dönük Olağanüstü Evrensel Değer Bildirgesi’nin kabul edilmesi, çevre etki değerlendirmesinin sonuçları ve diğer önlemler açısından da kayda değer bir ilerlemenin gerçekleştirilmemiş olmasının ışığında, kültür varlıklarının Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilip edilmemesi kararının mütalaa edilmesi için Taraf devlet’in tüm bu hususlar hakkındaki ayrıntılı bir raporu Dünya Mirası Merkezi’nin 2011’de yapılacak 35’inci oturumunda incelenmek üzere 1 Şubat 2011 tarihine kadar Dünya Mirası Merkezi’ne ulaştırmasını istemektedir.”
Ne acıdır ki, bilim ve sanat dünyamız tüm bu zaafları yıllardır dile getirse de dinleyen yok. Bugün üstüne titrememiz ve özenle korumamız gereken kültür varlıklarımıza, camilerimize başkaları sahip çıkıyor, tarihî yarımadayı otobana çevirerecek ve siluetini bozacak köprü yapılmasın diye canla başla uğraşıyor.
Sözün özü, UNESCO kararından İstanbul’a öyle mutlu haberler filan çıkmadı, Topbaş’ın kaçışı yok. Bir an önce kolları sıvamakta fayda var. Yerel yönetici olmanın sorumluluğu şimdi başlıyor...

 

“İstanbul’u koruyacağız”

Sivil toplum örgütleri UNESCO’nun aldığı karar üzerine yayımladıkları ortak bildiride İstanbul’a sahip çıkacaklarını belirtti.
Bildiride, şu ifadelere yer verildi:
“İstanbul ve Türkiye’nin bilim, sanat ve kültür çevreleri kronik bir hale gelmiş koruma zaafları sorununa UNESCO’dan da önce dikkat çekerdi, bugün de aynı duyarlılığı taşıyor. Aşağıda sayılan kurumlar İstanbul’un Avrupa Kültür Başkentliğinden birkaç ay sonra Tehlike Altındaki Miras Listesi’ne düşme olasılığının kader olmadığını düşünüyor.
Kentin her geçen gün derinleşen altyapısal, kültürel ve beşerî erozyonuna karşı duracak, kamu, özel, sivil, bütün paydaşları biraraya getirerek politika üretecek bir İstanbul Kültür Mirası Platformu ile güç birliği sağlanması çağrısında bulunuyor. Platform’un ilk işlevi ise 1 Şubat 2011 son tarihinin en etkin şekilde değerlendirilmesi için kolları sıvamak, verilen taahhütleri izlemek, yapılacak çalışmalara dahil olmak ve bu amaçla kamuoyu bilinci oluşturmak olacak.”

Bilgi Üniversitesi’nin yeni imajı

Türkiye’nin ilk vakıf üniversitelerinden İstanbul Bilgi Üniversitesi, bugüne kadar düzenlediği liberal çizgideki panellerle ve önayak olduğu tartışmalarla adından çokça söz ettirdi. Kürt sorunu, demokratikleşme, Ermeni soykırımı gibi sözleri kimse ağzına almadan kenarından dolaşırken, Bilgi Üniversitesi cesurca bu konularla ilgili konferanslar gerçekleştirdi, türbanlı kız öğrencileri kim ne der diye düşünmeden derslere aldı.
Ancak, son dönemde Bilgi ile ilgili pek çok spekülasyon var. Haliç’te yapılan yeni kampüs Santralistanbul’un üniversiteye pahalıya patladığı, ABD’li ortağı Laureate Education’ın yönetimde daha fazla söz sahibi olduğu, idari kadroda bazı tasfiyelerin yapıldığı, akademik kadronun rahatsızlıkları kulaktan kulağa dolaşırken, okulda sendikalaşma çalışmaları başlatanların işten çıkarılması gündeme geldi.

Beş yıldır hazırlanıyoruz

Bir de son dönemde, Bilgi’nin mühendislik fakültesi açma girişimleri, ‘üniversite entelektüel tartışma platformu özelliğinden uzaklaşıyor mu’ sorularını da akıllara getirmişti. Bu durum, üniversite yönetimini de epey rahatsız etmiş olmalı ki, bir grup gazeteci, Bilgi Üniversitesi Rektörü Halil Güven ve Mütevelli Heyeti Başkanı Rifat Sarıcaoğlu ile biraraya geldik.
Rektör Güven, Bilgi’yi gerçek anlamda Türkiye’nin ilk uluslararası üniversitesi yapmak istediklerini, Bilgi’nin 2015’te özgürlükçü, yenilikçi özelliklerinin yanında uluslararası bir üniversite olacağını söylüyor.

Yenilikçi misyonu sürecek

Uluslararası bir üniversite olmanın yolunun da mühendislik, mimarlık ve tıp gibi bölümlere sahip olmaktan geçtiğini belirten Güven, Bilgi için çizdikleri gelecek misyonunu şöyle anlatıyor:
“Bugüne kadar sosyal bilimler ağırlıklı bir üniversiteydik. Türkiye’nin demokratikleşme dönüşümünde Bilgi’nin payı var. Bilgi, sosyal bilimler “power house” olmaya devam edecek. Beş yıldır mühendislik fakültesi için hazırlanıyoruz. 2011’de başlıyoruz. Görsel sanatlar, sahne sanatları gibi alanlarda Türkiye’ye pek çok yenilik getirdik. Bu misyon sürecek. Yeni bölümler arasında elektrik sistemleri mühendisliği başta gelecek.
Osmanlı’nın ilk enerji santralından dönüştürdüğümüz kampüste kazan daireleri laboratuar olacak. Adına yeşil mühendislik diyeceğiz, çevreye duyarlı mühendisler yetiştireceğiz. Bilgisayar mühendisliği ve biomühendislik de olacak. Türkiye’nin bu alanda yetişmiş insana çok ihtiyacı var. Bilgi, eski karakterini kaybediyor mu diye konuşuluyordu. Bilgi, açık, özgür tartışma ortamı olmaya devam edecek, hem de mühendislik alanına girecek.”

Teknopark için yer bakıyoruz

Mimarlık ve mühendislik bölümlerinin yanı sıra Adalet Meslek Yüksek Okulu açılmış. Mesleki eğitimde Antalya’da turizm otelcilik, Bursa’da moda tasarım bölümleri açma hedefleri var. Son dönemde popüler olan bilişim teknolojileri hukuku bölümü de olacak. 2015’te Bilgi’de Latin Amerika’dan, Çin’den, Nijerya’dan gelmiş 1300 öğrenci eğitim görecek.
“Mühendislik olunca, teknopark olmadan olmuyor” diyen Güven, bu iş için Ahmet Denker’i transfer ettiklerini, hazırlıkların sürdüğünü ve yer aradıklarını, ayrıca, biomühendislik bölümü için Harvard Medical School’da çalışan iki Türk’ü Türkiye’ye getirdiklerini belirtiyor.

 

Vakıf üniversiteleri hızlı büyüyor

Bilgi’nin Mütevelli Heyeti Başkanı Sarıcaoğlu ise aynı zamanda Vakıf Üniversiteleri Birliği Başkanı.
Vakıf üniversitelerinin imajlarıyla ilgili sıkıntıları olduğunu söyleyen Sarıcaoğlu, “Yeni kurulanlarla Türkiye’de şu anda 51 vakıf üniversitesi var. Üç büyük ilde devlet üniversitesinden daha fazla vakıf üniversitesi var. Vakıf üniversiteleri çok hızlı büyüyor ve kalite farkı oluşuyor. Kaliteyi arttırıcı metodlar uygulamayı hedefliyoruz. Vakıf üniversiteleri, devlet üniversitelerinden daha iyi, bu avantajı daha etkin kullanmak istiyoruz” diyor.
Sarıcaoğlu’nun eleştirileri de var: “Vakıf üniversiteleri olarak deve miyiz kuş muyuz bilmiyoruz, kamu muyuz özel mi belli değil. Elektrik tarifesi bile daha farklı, biz daha pahalı kullanıyoruz.
Kamu üniversiteleri istediği kontenjanın yüzde 10’unu burslu olarak ayırıyor. Burslar bölümlere eşit oranda dağıtılmalı, bölümlerin kontenjanları dolarsa burs anlamlı olur. Bilgi, şu anda en fazla burs sağlayan kuruluş. Vakıf üniversitelerinde eğitimin finansmanı en büyük sorun.”

 Boş kontenjanlar artacak

Sarıcaoğlu’na göre, şu anda vakıf üniversiteleri çok hızlı açılıyor, arz talep dört yıl sonra dengelenecek ve o zaman sorun başlayacak, boş kontenjanlar daha büyük boyutlara ulaşacak.
Bunun sebebi de, iyi bir planlamanın yapılmaması ve bölüm açılırken kontenjan kriterinin konmaması. Ayrıca, doktoralı öğretim üyesine ve yabancı dilde eğitim verecek hocalara olan ihtiyaç giderek artıyor. 2025’te 150 bin doktoralı öğretim üyesine ihtiyaç olacak. Yurtdışından gelecek öğrenci konusunda sıkıntı en çok kalite yönünde ortaya çıkıyor. En hızlı şekilde doktoralı eğitim elemanı yetiştirmek gerekiyor. Eğitim, dünyanın en meşakkatli işlerinden biri. Bilgi Üniversitesi’ne, yeni imajını oturtmakta başarılar.

Hükümete Şili modelini önerdik

2008-2009 döneminde 49 bin 500 öğrenciye 884 milyon liralık burs verilmiş. Şili’de uygulanan modelin Türkiye’ye çok yakın olduğunu söyleyen Sarıcaoğlu, şöyle devam ediyor: “Şili’de devlet ve vakıf üniversitelerinde okuyan herkese devlet 4000 dolar ödüyor. Öğrenci bu parayı mezun olduktan sonra fazsiz olarak 10 yılda ödüyor. Bunu YÖK ve Maliye Bakanlığı’na önerdik. 10 milyar TL’ye devlet garanti verirse, bu sistem işlemeye başlar. YÖK buna ısındı, Maliye daha pek ısınmadı. Maliye Bakanı birebir de haklısınız diyor ama parayı bulmak da sıkıntı var. Dünya Bankası bu iş için devreye sokulabilir.”