Şubat 2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şubat 2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Avrupa Roosevelt’ini arıyor



Fransa’da ilk turu 22 nisanda yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi yapılan son kamuoyu anketleri, 1995’ten sonra ilk kez Sosyalist Parti’den bir adayın cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacağına işaret ediyor. Nisan ayı artık Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin gerçeklerle yüzleşme zamanı olacak. Sosyalist Parti adayı François Hollande’ın ilk turda oyların yüzde 30’una yakınını toplayacağına kesin gözüyle bakılıyor. Bir de tabii, aşırı sağın adayı Marine Le Pen var. Aşırı milliyetçi babasının 40 yıldan bu yana elinden düşürmediği milliyetçilik bayrağını babasından devralan Marine Le Pen, çok hırslı. Dünyanın neresinde olursanız olun, bir ülke seçim sathı mailine girmişse, orada rakamsal vaatler de havada uçuşur. Danışmanlar bu taktikten vazgeçmiyor olacak ki, lider adayının matematiği iyi mi değil mi pek bakılmıyor. Zira, geçtiğimiz günlerde hem Sarkozy hem de Le Pen, rakamsal vaatlerde epey çuvalladılar. Sarkozy, patronların çalışanlar için ödediği sosyal güvenlik payında yedi milyon Fransız için 1000 avro kesinti yapacağını söyledi, ancak rakamları karıştırınca “Her çalışan için 1000 avro kesilmeyecek” demek zorunda kaldı. Marine Le Pen de, 1500 avrodan daha az maaş alanlara 200 avro zam yapmayı vaat etti. Ülkede 8,5 milyon Fransız, 1500 avronun altında kazanıyor. Le Pen, hem bunun toplamda ne kadar malolacağını hesap edemedi, hem de kaynağı nereden bulacaksınız sorusu yanıtsız kaldı.

İsim Roosevelt’e ithaf edildi

 Avrupa’da her ne kadar en riskli ülkeler kategorisinde İspanya, İtalya, Portekiz sayılsa da, Fransa’nın da Avrupa’nın Avro kriziyle bağlantılı yapısal sorunları var. Sosyal güvenlik sistemi açığı, resesyon ve azalmayan işsizlik bunların başında. Şu an ciddi bir kriz ihtimali görülmese de, sorunlu ülkelerden kaynaklanan maliyetler ve Fransız bankalarının İtalya ve Yunanistan’daki riskleri hayli ciddi. Avrupa’da vizyon sahibi ve cesur kararlar alacak lider eksikliği de iyiden iyiye hissediliyor.
Durum böyleyken, Fransız kamuoyunun yakından tanıdığı 20 kişi, Collectif Roosevelt 2012 adıyla bir oluşumda yer almış. Yer alan isimler arasında filozof Edgar Morin, Fransa’nın eski Başbakanlarından Michel Rocard, eski futbolcu Lilian Thuram ve ABD’den Franklin Roosevelt’in torunu Curtis Roosevelt var. Ama en renklileri kuşkusuz Stephane Hessel. 1917 Almanya doğumlu bir Yahudi Fransız vatandaşı olan Hessel toplama kampından sağ kurtulmuş. 1948’de Roosevelt’in eşi Eleanor Roosevelt ile Uluslararası İnsan Hakları Bildirgesi’nin ortaya çıkmasına önayak olanlardan. Dünyanın içinde bulunduğu duruma karşı barışçı ve şiddetten arınmış ayaklanmaya çağıran, İsrail hükümetinin 2009’daki Gazze saldırısını kıyasıya eleştiren renkli bir kişilik. Ekim 2010’da Fransızca yazdığı Indignez-vous (Utanç duyun, kızın, öfkelenin, dik durun) adlı risale dünyada Türkçe dâhil 25 dile çevrildi ve 3,5 milyondan fazla sattı. Türkçeye Öfkeliler olarak çevrilen kitap İspanya’daki Indignados hareketinin esin kaynağıydı. 
Collectif Roosevelt 2012’nin çağrıcıları kendilerini şöyle tanımlıyor: Avrupa’yı kasıp kavuran bu kriz döneminde, güçlü bir yurttaş hareketinin gerçekleşmesine destek vermek ve vicdanların ayaklanmasını sağlayacak ihtiyaçlara cevap verebilecek bir hareket. Collectif Roosevelt 2012 platformunun internet sitesindeki bir nevi vatandaşlık manifestosunda “Krizden çıkmak için 15 karar alınsın” deniyor. 
Grubun sitesinde yer alan maddeler imzaya açılmış durumda. Talep edilen kararlar şöyle sıralanıyor:

• Eskiden bu yana gelen birikmiş borçlar üzerindeki faizleri çok aşağı çekmek.
• Şirketlerin kazançları üzerinden yeni bir Avrupa vergisi almak.
• En zengin yurttaşlara ve büyük şirketlere verilmiş vergi indirimlerinden vazgeçmek.
• Vergi cennetlerini boykot etmek.
• İşten çıkarmaları sınırlandırmak.
• Asgari ücretle çalışan en yoksul kesime destek vermek.
• Mevduat bankacılığı ile yatırım bankacılığını ayırmak.
• Mali işlemler üzerinden bir nevi Tobin Vergisi gibi yeni bir vergi kaldırmak.
• Fabrikaların başka ülkelere taşınmasını önlemek.
• Gerçek bir konut politikasına yatırım yapmak.
• İklim değişikliğine yönelik mücadele başlatmak.
• Toplumsal ve dayanışmacı ekonomiyi geliştirmek.
• Çalışılan zamanı ve geliri doğru değerlendirerek dengeli paylaşmak.
• Avrupa Birliği’nde demokrasiyi halka yayacak şekilde tüm kurumları yeniden gözden geçirmek.
• Gerçek bir sosyal Avrupa antlaşmasını müzakere etmek.
Oluşumun adına ilham veren Roosevelt adı da, tahmin edeceğiniz üzere eski ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt. 1929 buhranının ardından 1932’de başa geçen Roosevelt, mali piyasaları rahatlatmak yerine onları kontrol altına alma yöntemine gitmişti. Roosevelt’in, o dönem uygulamaya koyduğu ekonomik, sosyal ve siyasal önlemlerin tümüne “New Deal” adı verilmişti. 13 önemli yasayı yürürlüğe koyan Roosevelt, devlet/özel sektör ilişkilerinde yeni bir dönemin başlamasına neden olmuştu. Bunların en önemlisi, bankaların borsalardaki spekülasyonlarını besleyecek krediler vermelerine engel olacak ve tasarruf sahiplerinin haklarını koruyacak yasalardı. Mali piyasaları rahatlatmaktan başka bir önlem düşünemeyen Avrupalı siyasetçilerin ışık yılı kadar uzak oldukları bir siyaset...

Bu çıkışın dönüşü olmayabilir: Grexit



Yunanistan 1 Ocak 1981 tarihinde Avrupa Birliği’nin kapısından giriş yaparken, kimse yıllar sonra başlarına neler gelebileceğini öngöremezdi. O dönem AB’ye giren en fakir ülkeydi, adeta bir Avrupa mucizesiydi, şimdilerde ise AB’nin en büyük baş ağrısı. Yunanistan tarihini AB öncesi ve AB sonrası olarak ayıranlar artık sayfalara yeni bir bölüm açmalı: Avrodan çıkış ve sonrası.
Hikâye çok bilindik, o yüzden tekrara lüzum yok, özetleyelim. Başta Avrupalı liderler olmak üzere siyasilerin, uluslararası piyasaların kanaat önderlerinin önünde, yıllarca kendisine ait olmayan bir parayı harcayan, AB’nin parasal kaynaklarını bol keseden saçarak, pek çok gelişmiş ekonomide olmayan yükseklikte memur ve emekli maaşları dağıtan, sonra bu har vurup harman savurma hali ortaya çıkmasın diye rakamlarla oynayan bir ülke var. Ülkenin borçlarının yönetimi ve kontrolü için oluşturulan Troyka ile Yunanistan arasında adeta bir tenis maçı var, top bir Yunan hükümetinin tarafında bir Troyka tarafında. Aslında, gelinen noktada Yunan siyasilerinin çok da fazla tercihi yapma durumu ve manevra kabiliyeti artık kalmadı. Yol haritası belli, yapılacaklar listesi de... Ancak, gerek ülke kamuoyunun yeterince ve iyi hazırlanmaması ve gerekse siyasilerin geleceğe yönelik hesapları, bazı radikal adımların atılmasına mani oluyor. 
Son birkaç haftadır artık öyle ima ederek veya gizli kapaklı değil, ciddi ve açıktan Yunanistan’ın avrodan çıkışı tartışılıyor. Drahmiye dönme fikrinin destekçileri de artıyor. Hoş, bu tartışma Yunanistan’da krizin ilk baş gösterdiği zamandan bu yana yapılıyor ama o dönemki tartışma avrodan çıkışın daha uzak bir ihtimal olarak değerlendirilmesi üzerineydi. Zira, Yunanistan, Troyka’nın talepleri üzerine oluşturduğu acı reçeteyi uygulayamayacaksa, avrodan çıkarak drahmiye dönmesi kaçınılmaz olacak. Yani, bir anlamda Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Avro Bölgesi’nin uluslararası itibarı sarsılmasın diye Yunanistan’ı avroda tutmak için gösterdiği yoğun çabanın boşa çıkma ihtimali yükseliyor.
Öte yandan, Yunanistan için artık “borç yapılandırması” epeyce eskimiş bir ifade, şimdi gündemde daha güçlü şekilde seslendirilen avrodan çıkış var. Hatta bunun için son zamanlarda yeni bir kavram da üretilmiş: Grexit. Bu, “Greek euro exit”ten türetilmiş, Yunanistan’ın avrodan çıkışı anlamına gelen bir kelime
Tabii, bu süreç de en az Troyka’nın acı reçetesi kadar sancılı bir süreç getirecek. Kimilerine göre, daha ağır sonuçları bile olabilir. Yeni para birimiyle gelecek olan bir devalüasyon, varlıkların değer kaybetmesi, mevduat sahiplerinin kitlesel olarak bankalardan para transferi ve daha da ağırlaşacak bir yoksullaşma. Durumu kuramsal olarak değerlendirenler, bu çıkıştan AB’nin geri kalanının da büyük zarar göreceğini, avrodan çıkışın anlaşılmasıyla birlikte yeni paranın piyasaya sürülmeden aşırı şekilde devalüe olacağını ifade ediyor. 
Almanya’nın önde gelen ekonomik düşünce kuruluşlarından IFO Başkanı Hans-Werner Sinn ise, geçen hafta Avro Bölgesi’nden ayrılmanın Yunanistan’ın çıkarına olduğunu, çünkü Yunanistan’ın rekabet gücünü ve refahını ancak bu şekilde geri kazanabileceğini söyledi ve hatta ekledi: AB-IMF’den alınacak yardım ülkenin bankacılık sistemini yeniden sermayelendirmeye ve drahmiye dönüş için kullanılmalı.
Bu arada, bankalar, kurumlar, döviz şirketleri ve yatırımcılar avrodan drahmiye dönüş için gerekli ön hazırlıkları yapmaya başlamış bile. Özellikle bankaların, drahmi, avro, dolar ve diğer para birimleriyle ilgili deneme çalışmaları yaptıkları biliniyor. Dünyanın bankalararası en büyük döviz alım-satım şirketlerinden ICAP Plc. Yunanistan’ın drahmiye dönmesiyle ilgili hazırlık yapıyor. Şirket, drahminin, avro ve dolar karşılığında alım-satımına izin verecek sistemleri deniyor şu sıralarda. Bunun sebebi, de, bir ülkenin avrodan ayrılması halinde neler olabileceğiyle ilgili bankaların endişeleri. Bunun yanı sıra, avronun dağılmasına hazırlıklı olmak amacıyla bankaların stres testleri gerçekleştirdiği de gelen bilgiler arasında. Panik havasına hazırlık yapanlar arasında İngiliz Bankacılık Denetleme Kurumu da var. İngiliz bankalarına avrodan çıkması muhtemel ülkelerle ilgili acil durum planları yaptırılıyor.
Stres testleri sadece drahmi ile sınırlı değil, İtalyan Lireti, Portekiz Eskudosu üzerinden de borsada alım satım yapmaya yönelik bazı bankaların hazırlık içinde olduğu belirtiliyor. Durum nereden bakarsanız bakın hayli iç karartıcı.



Yeni bir iş kolu olarak HES business



Bugün dünyada en değerli şey nedir diye sorsalar su aklınıza kaçıncı sırada gelir? Dünyada 1,5 milyar insan suya ulaşamıyor, suyun doğaya ve kamuya ait olduğu gerçeği görmezden gelinerek alınıp satılan bir meta haline getiriliyor. Öte yandan, üretim ve tüketim arttıkça endüstri alanlarının suya olan ihtiyacı da fazlalaşıyor. Gelecekte en büyük çatışmaların da suyun paylaşımı ve kullanımı konusunda çıkacağıyla ilgili beklentiler çok yüksek. Türkiye’de de başta Doğu Karadeniz olmak üzere nerede bir akarsu, nehir varsa, –şartları uygun olsun ya da olmasın– üzerine bir HES kondurulması hevesi epeydir gündemde olan bir konu. Türkiye’deki mevcut su potansiyeli, muktedirlerin, ilgili bakanlıkların, Devlet Su İşleri’nin gerçekleştirmek istediği 2000 civarında HES için bulunmaz bir nimet gibi görünüyor. Ancak, gözden kaçırdıkları önemli bir detay var, doğada hiçbir şey sonsuz değil. Gelişmiş ülkeler doğayı tahrip etmek şöyle dursun, ekosistemi korumak için sürekli fikir geliştiriyor, geleneksel enerji üretimi yerine yenilenebilir enerji üretimine yöneliyor. 
Bizde durum tam tersine işliyor, Türkiye’de doğa vahşi bir talana sunuluyor. Akarsular üzerine HES’ler inşa ediliyor, daha sonra HES’ler uluslararası ve yerli dev şirketlere satılarak su kullanım hakkı, bölge halkının, doğal yaşamın elinden alınıyor. 
Çevre meselesine gönül vermiş insanlar yetişebildikleri oranda HES’lerin iptali için dava açıyor. Ancak,Türkiye’de HES’lerle ilgili durum artık çevre mücadelesinin ötesinde artık bir “business”, bir işkolu haline gelmiş durumda

Yıllardır HES’lere karşı mücadele veren “Derelerin Avukatı” Yakup Okumuşoğlu, gelecekte suyun kamuoyu ait olduğunu değil de, birilerine ait olduğunu düşünen nesillerin yetişeceğini söylüyor.
 Parası olan daha çok kullanacak, olmayan kullanamayacak. Bu durum, küçük çiftçileri de olumsuz etkileyecek, suyu elinde tutan daha fazla su kullanana satmak isteyecek, küçük çiftçi daha yüksek fiyattan suyu satın almak zorunda kalacak.


Karbon ticaretine peşkeş

Bu, işin bir boyutu. Diğer boyutu ise karbon ticareti üzerinden suyun kullanım hakkının satılması. Küresel iklim değişikliği, kendi finansman modelini de yaratarak karbon borsası oluşturdu. Gelişmiş ülkelerin karbon salımlarını azaltmak amacıyla oluşturulan karbon borsasında 2020’de işlem hacminin 1 trilyon doları aşması bekleniyor. Karbon borsasında bir ton karbondioksiti atmosfere bırakmanın karşılığında ödenmesi gereken karbon fiyatı arz-talebe göre değişiyor. 
Okumuşoğlu’nun anlattığına göre, Türkiye’de HES’ler, rüzgâr, güneş gibi yenilenebilir enerji sınıfında ve “temiz enerji” adı altında toplanıyor. HES’lere temiz enerji demek ise, sadece bir “pazarlama algısı” yaratmak. Avrupa’da 10 megawatt ve altındaki HES’ler yenilenebilir enerji sınıfında, Türkiye’de bu önce 25 megawatt’a, sonra 50 megawatt’a çıkarıldı, en sonunda da üst sınır kaldırıldı. Dolayısıyla her boyutta HES yenilenebilir enerji sınıfına alınmış oldu.
AB ülkeleri, şirketlerin karbon salımları sınırlandırılmış durumda. Kyoto Protokolü’ne imza atmış ülkeler karbon azaltma sorumluluğunu üstlenmişti. Gelişmiş ülkeler, kendilerine tanımlanan kotanın üzerinde karbonu doğaya salamıyor. Bu salım oranları da her ülkede, şirketlere bölüştürülüyor. Ancak, üretim sürüyor ve şirketler kendileri için ayrılan sınırı geçtikleri takdirde, sınırı geçtikleri miktarın parasal karşılığı kadar yenilenebilir enerji yatırımı yapmak zorundalar. Dolayısıyla, bir milyon ton daha fazla karbon salmak isteyen bir şirket, bir birimine 20-25 avro ödeyeceği gelişmiş ülkeler yerine yenilenebilir enerji yatırımını bir birimine iki-beş avro ödenen Türkiye’yi tercih ediyor. HES’lerin genellikle kullanım hakkı da 49 yıllığına verildiği için bu dev şirketler, karbon kredisini peşin olarak gelip satın alıyor. Yenilenebilir enerji belgesini alıp Türkiye’de bulduğu suya tesisi yapıyor. Okumuşoğlu, böylelikle bir enerji piyasası oluşturulduğunu, birtakım firmaların zenginleştirildiğini söylüyor. Hatta büyük şirketlerin dışında herkes bu aralar bu işin ticaretinin peşine düşmüş. Dört-beş tane Devlet Su İşleri’nden su kullanım hakkı, Çevre Bakanlığı’ndan gerekli izin belgeleriyle, ÇED raporunu alanlar şimdi bunları iyi paralara şirketlere satmaya başlamış. 
Okumuşoğlu, “dereleri vadilerin dışına çıkarmıyoruz ki, su bir yere gitmiyor ki” diyenlerin savunmasının böylelikle ne kadar boş olduğunu, tüm nehirlerin metalaştırıldığını, ÇED’lerin masa başında hiçbir saha çalışması gerçekleştirmeden Google haritalarıyla yapıldığını söylüyor. Yani, meseleyi neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Bu arada, su akar yolunu bulur, tabii siz müsaade ederseniz...

Her kar yağdığında bir asparagas yeter

Geçen hafta Türk medyasının “amiral gemisi” Hürriyet, “Mini Buzul Çağı Geliyor” manşetiyle kendi öznel tarihinin sayfalarına içi epeyce boş bir iklim asparagası yerleştirmiş oldu. Haber, spottan şöyle anonslanıyordu: “İngiltere’de yapılan iklim araştırmasından şok sonuçlar çıktı: Dünyada 1997’den beri hava sıcaklıkları yükselmiyor. Küresel ısınma devri bitti, mini buzul çağı başlıyor.”
Bu haberin manşetten verilmesiyle, hiç sorgulamadan, acaba denmeden internet sitelerinde dalga dalga yayılması da bir o kadar hızlı oldu. Tamam, Türkiye’de insanlar okumaya, araştırmaya meyilli değil, duyduğuna, gördüğüne inanıyor da o kadar uzun boylu değil. Mevsim normali olan bir kar yağışına ilişkin tepkiler, “hani küresel ısınma vardı” algısından öteye gitmiyorsa, demek ki çevre, doğa, iklim değişikliği bilincinde alfabenin hâlâ ilk harfinde duruyoruz. 
Hürriyet’in haberinde bakıyorsunuz, kimmiş bu araştırmayı yapan, hangi bilimsel verilere dayanmış, nerede yayınlanmış, yayınlandığında üzerine nasıl bir tartışma yapılmış, tabii bu soruların cevabını bulamıyorsunuz. Çünkü, haber başta aşağı karların kapattığı yollardan, İstanbul’da yaşanan aksaklıklardan, meteorolojik verilerden oluşuyor. Haber metninde büyüteçle arayıp da bulacağınız manşetteki iddianın kaynağının ise İngiltere’deki Met Office ve East Anglia Üniversitesi olduğunu görüyorsunuz ki, konuyla ilgili detay hak getire. Hürriyet’in çok beğenip üzerine atladığı asparagasın ilk yayın sahibinin, İngilizlerin en büyük bulvar gazetelerinden Daily Mail olduğu ortaya çıkıyor. David Rose imzalı haberin başlığı ise Forget Global Warming (Küresel Isınmayı Unutun) olarak atılmış. 

Adı Rosegate olarak anılır olmuş

Gelelim zurnanın zırt dediği yere. Ömer Madra ve Ümit Şahin’in Açık Radyo’da yaptıkları program, işin sahteliğini tüm açıklığıyla ortaya döktü. Hürriyet’in Daily Mail’den aparttığı habere İngiltere’nin resmî meteoroloji kuruluşu Met Office’ten yalanlama geldi. Met Office yetkilileri, haberi yapan David Rose’un kendisine anlatılanları çarpıttığını açıkladı. Haberin pek çok hata içerdiği, üstelik yaptıkları bilimsel çalışmaların da yanlış yansıtıldığı ifade edildi. Met Office yetkililerine göre, David Rose, Met Office’in sorulara verdiği cevapların hepsini kullanmamış hatta son 15 yıldır “küresel ısınma olmadı” şeklinde bir yorum yaparak gerçekleri çarpıtmış. 
Met Office, David Rose’e gönderdiği yanıtta, “2000-2009 arasında ısınma trendinin devam ettiği açıktır ve ölçümlerin yapıldığı 1850′den bu yana en sıcak 10 yıldır. 2010 tüm zamanların en sıcak yılıdır” ifadelerinin bulunduğunu da açıklamasına eklemiş. Bu arada, şimdilerde David Rose’tan çarpıtarak yazdıkları sebebiyle olacak ki, “Rosegate” diye söz ediliyormuş. 
Bu tip haberleri Avrupa ve ABD’de yazanlar yeni değil, iklim değişikliği inkârcıları olarak tanımlanabilecek bu ekip, bu inkârı daha ideolojik bir yerden savunuyor. Son dönem yazılıp çizilenler de sistematik kampanyalarının yeni bir aşamasını oluşturuyor. Kış aylarında havaların soğuduğu, hele karın yağdığı dönemlerde, inkârcıların “buzul çağı geliyor” temcit pilavını ısıtmaları yeni değil. Dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinin çalışmalarına göre, yeryüzünden insan tamamen ortadan kalkmadığı sürece, bir daha dünya üzerinde buzul çağı yaşanması imkânsız. 
Daily Mail’in ardından daha sözünü güvenilir bulduğumuz Rupert Murdoch’un gazetesi Wall Street Journal’da da bu inkârcılar ekibi işbaşındaydı. “No Need to Panic About Global Warming” (Küresel ısınmayla ilgili paniğe gerek yok) başlığıyla verilen haberde 16 bilim insanının imzaladığı bir metin yayımlandı. Özetle, “endişeye gerek yok, karbon salımlarına, kirletmeye devam” minvalindeki metni imzalayanlar arasında mühendisler, fizikçiler var, bir tek iklimbilimci yok.

Northern Rock’tan inkârcılığına

Wall Street Journal’ın esas itibariyle kıdemli inkârcılarının başını Matt Ridley çekiyor. Ocak ayı içinde yaklaşan! buzul çağı ile ilgili bir yazısı var. Ridley, kariyeri son derece ilginç biri. Kendisine sorulan “En tehlikeli fikrin nedir” sorusuna, “Devlet, çözüm değil sorundur” diye cevap veriyor. Ridley’in neo liberal bakış açısıyla yansıttığı devlet karşıtlığının altında özellikle her türlü düzenleyici ve denetleyici sisteme karşı olmak yatıyor ki, bu da “küresel ısınma bir balondur, bırakın bu karbon salımı işlerini filan, istediğimiz gibi doğayı kirletelim”e çıkıyor. Bugün hükümetler pek yanaşmak istemese de, şirketlere çevreyle ilgili yeni vergiler, yeni regülasyonlar getirme peşinde. Ridley, tüm bunlara karşı. Ancak, kariyerinin yakın döneminde batan İngiliz Northern Rock’ın CEO’luğu da var. Her konuda regülasyon düşmanı olan Ridley, 2007’de iflasın eşiğine getirdiği bankanın devlet eliyle kurtarılmasına elbette karşı çıkmamış.
Mini buzul çağından sonra dinozorlar da geri döner belki, yalandan kim ölmüş.